HALDUN TANER ÖYKÜCÜLÜĞÜ: BİR HAYAT PROJESİ OLARAK MUTLULUK

Haldun Taner (1915-1986); öykülerini, hayat ve doğa yüceltimi, içtenlik ve dürüstlük övgüsü ama hepsinden daha çok insan sevgisi üzerine kurar. Yaşama coşkusu, mutluluk arayışı ve derin bir hümanizm öykülerin arka planını oluşturur. O, hayat projesi olarak yalın ve sade yaşamı savunur. Mutluluğun gösterişsiz, yalın bir hayat sürmekle mümkün olabileceği görüşündedir. Öykülerinde “beğenilme” arzusunun insanı hep yanlışa götürdüğünü vurgular. İnsanın doğallıktan, sadelikten uzaklaştığında mutsuzlukla baş başa kalacağını düşünür. Hedef büyütme, insanı insanlıktan çıkararak bencil, egoist yapar ve insan buna ulaşamayınca da mutsuz olur. Aynı şekilde hayatı atlayarak, gereksiz bilgi yüküyle yüklenmenin de insanın mutluluğunu engellediğini düşünür. Böylece öykülerde “yaşamak mı üstün, bilmek mi” karşılaştırılması yapılır ve yaşamanın üstün olduğu sonucuna varılır. Ona göre mutluluğun yolu, insanın “kendi” olmasıyla mümkündür. Bilgi, özellikle hayata değmeyen bilgi, insana faydadan çok zarar getirir. İnsani eylemler, durumlar doğal bir şekilde yapılmadığında, insana sorun olarak yansıdığını düşünür. Bu arızaların başında kadın-erkek ilişkileri gelir. Bu ilişki doğru dürüst sürdürülemediği için hayat boyu süren bir problem olarak kalır. Onun bütün sorunlara önerdiği şey, “hayat”tır; onu gereği gibi, doya doya yaşamaktır. Ama insanlar ne yapar eder bu güzelim armağanı koydukları kurallarla kendilerine çekilmez hâle getirirler.

Haldun Taner’in öykü serüveni uzun bir döneme (1949-1983) yayılmıştır: Yaşasın Demokrasi(1949), Tuş (1951), Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu (1954), Ayışığında “Çalışkur” (1954), On İkiye Bir Var (1954), Konçinalar (1967), Sancho’nun Sabah Yürüyüşü (1969), Yalıda Sabah (1983). Bütün Öyküleri Bilgi Yayınları’nca, Kızıl Saçlı Amazon (1983), Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu (1983), On İkiye Bir Var (1983) ve Yalıda Sabah (1983) kitaplarında toplanmıştır.

Haldun Taner, uzun zamana yayılan öykü serüveninde her zaman dönemsel akımlara, yazınsal gruplara mesafeli olmuştur. Taner’in yoğun olarak öykü kitapları yayımladığı dönem olan 1950’ler, ülkemizde varoluşçu-gerçeküstü anlayışa yaslanan öykülerin edebiyat dünyamıza hâkim olduğu bir zaman dilimidir. Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç, Ferit Edgü, Leyla Erbil, Bilge Karasu, Sevim Burak yenilikçidiyebileceğimiz bir öykü anlayışının ürünlerini verirler. Öte yandan o dönemdeki diğer önemli bir akım da sosyal gerçekçiliktir. Haldun Taner ise, hem “entelektüel hikâye tarzı”nı hem de sosyal gerçekçileri tasvip etmez. Çünkü o kendi deyimiyle “herkesin anlayabileceği halkçı bir üslup” peşindedir. Sanatını gruplaşmanın, grup dayanışmalarının dışında tutmak ister. Batı özentili gruplaşmalar olarak nitelediği edebî grupları eleştirir. Taner, modern öykünün geldiği yeri, imkânlarını iyi bilmesine karşın geleneksel anlayışa sıkı sıkıya bağlıdır. Ne biçimsel anlamda yenilik arayışı içerisinde ne de dilde bir gerilim, şiirsellik peşindedir. Çoğunlukla düz, sade bir anlatımı yeğler. Öykülerinde nakilci tavır baskındır. Bu anlamda onun öykücülüğünü bağımsız, özgün bir adacık olarak nitelemek gerekir. O, seçkinci edebiyat anlayışının dışında, halka inen, çok okunan bir edebiyatın peşinde olmuştur. Hiç şüphesiz “hikâyeci-gazeteci” yazar kuşağındandır. Bu, dergi kanallarına mesafeli, daha çok okunmayı amaçlayan bir yazarlık tutumunu tanımlar. Açıkça “üç bin satan bir edebiyat dergisinde öykü yazmaktansa elli-altmış bin satan gazetelerde öykü yayımlamak” istediğini belirtir. Bunun için de biçimsel arayışlara girmez. Onun öykülerinde kahvede, eczanede, istasyon büvetinde bir araya gelen insanlar, memleket meselelerini konuşurlar. Ama Taner’i bir çizgiyle irtibatlandırmak gerekirse Hüseyin Rahmi Gürpınar, Memduh Şevket Esendal ve Sait Faik’in bileşimi olarak tanımlamak olasıdır.

Haldun Taner’in bu yazınsal tutumu kimi yazarlarca eleştirilir. Vedat Günyol onun öykülerini “bir nükte uğruna yazılmış, fıkramsı şeyler olarak” görür. Attilâ İlhan ise öyküleri derinliksiz, imega’sız bulur: “...dedikodu yapmak, kahvede çene çalmak gibi kendiliğinden oluveren gelişigüzel” şeylerdir. Taner, yapılan bu eleştirilere karşın yazınsal tutumundan geri adım atmaz, inandığı yoldan yürümeyi sürdürür. Yanıtlarını daha çok öykülerinde verecek, yenilikçi yazınsal anlayışları bu öykülerde mahkûm edecektir.

Mizah, hiciv, ironi Haldun Taner’in temel anlatım tercihleridir. Özellikle insanın tutarsızlıklarını, ikiyüzlülüklerini ortaya sererken gülünçlüğü yakalar. Öykülerinde bürokratik açmazları, toplumsal/siyasal ortamı, kendini beğenmişlikleri hicveder. Ancak mizah anlayışıyla da ülkemizdeki diğer önemli mizah yazarlarından ayrılır. Bilindiği gibi ülkemiz yazarlarının tarihsel süreç içerisinde muhalif tutum sergilemede en önemli araçları “mizah” olmuştur. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Muzaffer İzgü, Çetin Altan, Orhan Kemal toplumcu/siyasal eleştiri yaparken mizahın gücünden yararlanmışlardır. Bu yazarlar mizahı bir mücadele aracı görmüşler ve bir sınıf bilinciyle hareket etmişlerdir. Haldun Taner ise bu çizgiyi sürdürmekle birlikte, daha çok “insanlık hâlleri”yle ilgilenmiştir. Bu özelliği onu andığımız yazarlara değil Hüseyin Rahmi’ye yaklaştırır. Çünkü Haldun Taner toplumsal/siyasal eleştiri yapmakla birlikte ağırlıklı olarak insanın küçüklüklerini, zayıflıklarını, tutarsızlıklarını gündeme getirir. Başka bir deyişle ideolojik tutum onda belirleyici değildir. Toplumsal yergiden çok, bireysel yergi peşindedir ve insan odaklı bir mizah anlayışından yanadır. Bu nedenle eleştirileri sınıfsal değildir. Ama elbette ülke gerçeklerinden de kopuk bir mizah anlayışını benimsemez. Yolsuzlukları, bürokratik açmazları, sömürüyü, burjuvazinin yozlaşmasını o da anlatır. Ancak insanlık durumları onu daha çok cezbeder.

Öykülerinde “yazarlık” kurumuna ağır eleştiriler getirir. Hayatın doğal yanıyla yazarlığın kurgu yanını karşılaştırıp yazarların insana tepeden bakan duruşunu hicveder. Bu bölümlerde bir anlamda sanat görüşünü ifade ederken, beğenmediği, onaylamadığı yazarlık tutumlarıyla da hesaplaşır. Bencil, egoist, benbilirimci tutumu bütün öykülerinde eleştirirken, bunun en somut örneği olarak yazarlığı görür.

1956 yılında yazdığı “Salt İnsana Yöneliş” öyküsü, onun edebiyat anlayışının manifestosu gibidir. Döneminin akımlarıyla, kendine yöneltilen eleştirilere bu öyküyle cevap verir. Öyküde, kendi yazınsal görüşleri ve sanatçı duruşlarını seçememiş, hep başkalarının ağzına bakan, etraftaki yönlendirmeyle ve Batı’dan öğrendiklerini taklitle sanatını sürdüren sanatçıların parodisini yapar. Öyküde, her şeyi ilk kendilerinin keşfettiğini sanan, her şeyin en iyisini, en güçlüsünü, en görülmemişini kendilerinin yapacaklarına inanan edebiyat odaklarını eleştirir. Grup davranışlarının, sanatçı özgürlüğünü kısıtlayıp nasıl taklitçi bir zihniyete sürüklediğini vurgular. Grubun etkin elemanı, ortaya bir yazar adı atar, bunun üzerine herkes bu yazarı taklit eserler üretmeye başlar. Tam bu arada yeni bir yazarı piyasaya sürer, herkes bu kez de yeni yazarın peşinden gitmeye başlar: “Sen bir müddet James Joyce’unu yaşa diyordu. Ama tam manası ile. Tekniğini, üslubunu, vokabülerini didik didik ederek… Bir zaman sonra; yeter artık diyordu, şimdi biraz Faulkner’i yaşa. Ve Sungur bir müddet de Faulkner’ini yaşıyordu. O bitince Samuel Becket’ini, Albert Moriva’sını, Dos Passos’unu yaşıyordu. Ve her yaşayış devrinde o aradaki örneğinin damgasını taşıyan hikâyeler yazıyordu.” “Grupta bir ara Kafka’nın karmaşıklığı, bir zaman sonra da Çehof’un lirik karamsarlığı tutuldu. Sonra bir ara folklora, yersele dönüldü. Halk sanatı, halk müziği, halk oyunları festivali göklere çıkarıldı.” Görüldüğü gibi Haldun Taner, öyküde dönemsel akımları ve yazarları taklit eden yerli yazarları hicveder. Böylece, bu yazın akımlarına niçin mesafeli olduğunun ipuçlarını verirken bir yandan da kendine yöneltilen eleştirilere bu öykü aracılığıyla cevap verir.

Haldun Taner, insan ve insanlık hâllerine dayalı bir öykü anlayışı benimsediği için öykülerinde çok geniş bir konu çeşitliliği vardır. Mutluluk algısı, kadın-erkek ilişkileri, siyaset kurumu, doğa sevgisi belli başlı temalarıdır. “Sebati Bey’in İstanbul Seferi”, “Ases”, “Yalıda Sabah”, “Küçük Harfli Mutluluklar”, “Onikiye Bir Var”, “Eller”, “Sancho’nun Sabah Yürüyüşü”, “Ayışığında Çalışkur”, “Yaprak Ne Canlı Yeşil”, “Tuş” onun en başarılı öyküleridir.

“Yalıda Sabah”, onun öyküde yapmak istediklerini en iyi şekilde yansıttığı öykülerinden biridir. Sabahın ilk saatleri, bozulmamışlığın, safiyetin ve dingin bir hayatın simgesi gibidir. O suskunlukta, doğayla iç içe oluşta bir dinginlik, bir huzur vardır. Anlatıcı sabahın ilk saatlerini, gündelik hayatın karmaşasından, sürüp giden haksızlıklardan, insanlığa sığmayan davranış ve eylemlerden bir kaçış ve sığıntı olarak görür. Bu yüzden sabahın ilk saatleri, onun saltanatıdır; her ânını yudum yudum tadar. Çünkü birazdan gün başlayacak, insanların telaşı, klakson sesleri her yanı kaplayacaktır. Doğa ile insanları karşılaştırır. İnsanlar niye birbirine yabancıdır, niçin birbirlerinin uzağına düşerler sorusunun yanıtını arar. İhtiras, bencillik ve kişisel çıkarları, insanı kendi doğasına yabancılaştırmaktadır. Bu duyguların insanı güzellikten ve iletişimden uzaklaştıran en büyük engel olduğu görüşündedir. Oysa doğa her şeyi çözmüştür. İnsanın mutluluğu da buradan geçer. Tıpkı bir kaplumbağa gibi sadece yaşamak. Ahkâm çıkarmadan, yorum yapmadan, dünü, evveli, bugünü, yarını, öbürgünü takmadan. Sadece yaşamak. Öykünün sonunda, insan mutluluğunun, kıyının, doğanın verdiği bu ekolojik dersi uygulamaktan geçtiği önerisi yapılır.

“Küçük Harfli Mutluluklar”da, sade, yalın bir hayatın idealize edilişini görürüz. Küçük küçük ilkelerle, hayatın karmaşasına dalmadan yaşamanın, sanıldığının aksine insanı pekâlâ mutlu edebileceği hikâyeleştirilir. İnsan ne geçmiş acısı, ne gelecek kaygısı duymalıdır. İçinde bulunulan âna teslimiyettir mutluluk. Sağlıklı olmak, günde iki defa dışarı çıkmak, yaz kış denize girmek, yararlı olmak, sıcak bir ev, mutluluk için yeterlidir.

“Yaprak Ne Canlı Yeşil”de, kitaplara gömülüp entelektüel ilgilerle hayatı kaçıran yazarın; hayatı, mutluluğu ve kadını keşfedişi anlatılır. Toplumsal koşullandırmalar, yazar özentileri, bilgi peşinde koşmalar onu hayatın bizatihi kendisinden uzaklaştırmış, hayata yabancılaştırmıştır. Yazar, kendisini mutluluğa götürdüğünü sandığı duyguların sahte olduğunun farkına varır. Öyküde, bir yığın bilgiyle donanmış entelektüel bir insanın, doğal yaşamı kaçırabileceği, bilgiden körleşebileceği vurgusu yapılır. Kitap yüklü bu insanlar, asla sadece kendileri değildir. Pek çok kişidirler, kalabalıktırlar. Hiçbir zaman kendileri kalamadıkları için özgür değildirler.

Yazarlık tutumunu “açık seçiklik, sadelik yazarın birinci nezaket borcudur” diye açıklayan Haldun Taner, yine kendi deyişiyle “düzayak, ayrıntısız, okunmaya, kolayca anlaşılmaya yatkın öyküler” yazar. “Cambazlığı, fazla ustalığı, soyuta fazla kayışı” tasvip etmez.

Yazar (anlatıcı) yansıttığı dünyada anlatımın içindedir. Pek çok öyküsünde yorumlar yapar, kıssadan hisse bağlamında sonuçlar çıkarır. Öyküde vermek istediği duygu ve düşünceleri, metnin içinde bir de kendisi yorumlar. Çıkarılması gereken dersi, öykünün yazılış gerekçesini öyküde açık açık ifade eder. Bu nedenle öyküler hep bir ileti taşır. Öykünün sonu, kimi zaman bir denemeye dönüşür. Onu denemeye yaklaştıran diğer bir belirgin yan ise anlatıcıyla Taner’in kişisel görüşlerinin bire bir örtüşmesidir. Buralarda iyiden iyiye denemenin sularında, hayat ve sanat görüşlerini açıklar. Sonuçta fıkra yazarlığının, denemeciliğinin izlerinin biçim olarak, içerik olarak öykülere yansıdığını görürüz: Tümüyle bir doğrunun ispatı için öznel bakışlar, muhabbet eder gibi içtenlikli dertleşmeler…

Haldun Taner öykülerini, mizah, hiciv ve ironi üzerine bina eder. Bu seçimini ise şöyle temellendirir: “İroni, galiba daha çok yaşamın kendisinden kaynaklanıyor. Yaşam ve insanlar o kadar çelişkili ve değişken ki, en sıradan kahramana, en önemsiz ayrıntılara bakarken bile bu ironiyi yakalamak güç olmuyor… Önemli sayılan çok şeyin önemsizliğini, ağırlık sayılan çok şeyin hafifliğini, zorbalığı, fanatizmin, megalomaninin, bilgiçliğin, budalalığın, iki yüzlülüğün, kendini aldatışın, dalkavukluğun, batıl koşullanmaların ipini pazara çıkarıcı, ama bunu bağırganlıkla değil, usul usul yapan ince bir alay.”[1]

“Şeytan Tüyü”nde, ayı postu giyerek hayatını kazanan bir gurbetçinin ironik durumu mektup biçiminde anlatılır. Öykü boyunca Almanya’da herkesin kendisine ilgi gösterdiğini, çok popüler olduğunu söyleyen anlatıcının, sonunda ayı postuyla sokakta dolaşan biri olduğu anlaşılır. Ama gurbetçi bu gülünç işini bile öve öve anlatır. Öyküde çarpıcı mizah anlayışı da sergilenir: “Neden başın yerde gezecekmiş gafil? Köy okulunda öğrettikleri şarkıyı neden söylemeyon. Türk çocukları Türk çocukları/Gözler ileri başlar yukarı. Öyleyse neymiş? Başın hep yukarıda gezecekmiş emme arada bir önünü gollayacaksın. Kuyu çukur felan varsa düşmemek için.” “Küçük Harfli Mutluluklar”da yine ilginç bir söz ironisine rastlarız: “Nizamettin Bolayır’ın üç çeşit penaltı tekniği vardı. Bir falsolu vuruş. Ayağının burnunu sol köşeye yöneltip burnun sağ yönü ile ağa doğru falsolu vurmak ki, hiç bilmeyen bu gölü muhakkak yerdi. Diyeceksiniz ki, falsolu vuruş kalleşçe bir aldatıştır. Sporcuya yakışsa bile asker adama yakışmaz.”

Sonuç olarak mutluluk algısı, doğa çağrısı onun öykülerini belirleyen temel bir çizgidir. Ancak Haldun Taner öykücülüğünün aurası hiç şüphesiz mizah, hiciv ve ironidir. Türk öykücülüğünde ışıldayan yönleri de burasıdır. Ama ilginçtir, edebiyat iktidarınca zaman zaman görmezlikten gelinmesinin nedeni de budur. Çünkü mizah, yazınsal iktidarın peşinen çizgi dışına ittiği bir anlayıştır. İşte Taner, sanat anlayışı boyunca bu seçiminin hem olumlu hem de olumsuz yansımalarını yaşamıştır.

[1]Adnan Özyalçıner, “Haldun Taner ile Öykücülüğü Üstüne”, Hürriyet Gösteri dergisi, Ocak 1984.