İNSANA EN YAKIN YALNIZLIK

Anonim bir anlatıcısı olduğu iddia edilebilir Aslı Erdoğan'ın. İnsanları tek bir boyutuyla ele almayan, okuyucuyu hiç beklemediği yerlerde empatiye çağıran cümleleri var.

Said Aydın'ın kitap kritiği

Mühendislik formasyonu almış olanların edebiyatla ilişkisi üzerine söylenecekler, genel olarak, şimdiye dek söylendi aslında. Sadece isim saymak bile yeterli olabilir mühendislerin edebiyatla ilişkisinin ne denli “büyük” olduğuna dair:

Dostoyevski, Oğuz Atay, Boris Vian, Cemil Kavukçu… Bir meslek / yaratıcılık bağlantısı kurmaya çalışmıyorum ama isimler bize mühendis edebiyatçıların başarısı konusunda istatistikî bir bilgi veriyor. Geçtiğimiz günlerde, Everest Yayınları'ndan Taş Bina ve Diğerleri ismiyle öykü kitabı yayımlanan Aslı Erdoğan da, mühendis edebiyatçılardan. Bilgisayar mühendisliği ve fizik okumuş, Avrupa Yüksek Enerji Fiziği Laboratuvarı'nda yüksek lisans yapmış, Rio de Janerio'daki doktorasını yarım bırakmış bir yazar. Yazarlık özgeçmişi de, akademik özgeçmişi kadar ilgi çekici Erdoğan'ın; “Tahta Kuşlar” öyküsü Deustche Welle Ödülü'nü kazanmış ve dokuz dile çevrilmiş. İkinci romanı Kırmızı Pelerinli Kent de Fransızca ve Norveççeye çevrilmiş. Denebilir ki Erdoğan, Türk edebiyatının beynelmilel yazarlarından biri; Lire dergisi de onu, “Geleceğin 50 Yazarı”ndan biri olarak işaret etmiş.

Taş Bina ve Diğerleri, 10 yılın ardından, Erdoğan'ın kitap oylumunda öyküye dönüşünün kitabı. 2005'te çıkan Hayatın Sessizliğinde (Merkez Kitapçılık) isimli kitap, “öykü”nün içinde değil, “şiirsel düzyazı”nın içinde tasnif edilmişti. Erdoğan, 15 Mayıs 2009 tarihli Radikal gazetesinde Sema Aslan'ın onunla, Taş Bina ve Diğerleri münasebetiyle yaptığı söyleşide, Hayatın Sessizliğinde için “[O kitap] üslûbumda bir dönemece işaret eder. Tam anlamıyla türler arası bir kitaptı o. Orada hikâye bile yoktu artık. Sözcüklerin birbirleriyle konuşması her şeydi orada. ‘Şiirsel düzyazı' diye sınıflandırılmıştı.” diyor ve ekliyor: “Bu arada ben de çok sevmiyorum sınıflandırmaları ama…” Bu tasniften ve söyleşide Erdoğan'ın söylediği cümlelerin ardından, benim aklıma Hasan Ali Toptaş'ın Yalnızlıklar (İlk baskı 1993) adlı kitabı geliyor. İlk baskının “özgeçmiş” kısmında “Yalnızlıklar, Hasan Ali Toptaş'ın şiir dalındaki ilk yapıtıdır.” denmişse de, bilindiği üzere Toptaş bu kitaba “şiir” demek yerine, “şiirsel düzyazı” demeyi tercih ettiğini söylemiştir.

Bütünlük kaygısı…

Taş Bina ve Diğerleri, uzun zamana yayılmış öykülerin toplamı. Ama bir kitap olarak toplanmış bu öykülerin birbirleriyle ilişkisi, ilk yayımlarına yapılan müdahalelerle de karşılaştırılınca, kolayca anlaşılabiliyor. Bir bütünlük kaygısı ihmal edilmemiş yazar tarafından. “Taş Bina” isimli “tasnife gelmeyen” uzun öykü, ilk olarak Radikal gazetesinde, 9 Şubat 1999'da bir gazete yazısı olarak yayımlanmış. Erdoğan, yukarıda andığım söyleşide, bu yazının öyküye dönüşmesinin, son bir yılda yapılmış asıl “rötuş”larla gerçekleştiğini ve “Taş Bina” öyküsünde gerçek hayatının yirmi yılından kesitler olduğunu söylüyor. Yazı yayımlandığında tımarhane, karakol yahut mahkeme gibi yorumlanmış öykünün mekânının ilhamının da Beyoğlu Polis Karakolu olduğunu söylüyor: “[Öyküde] Beyoğlu Polis Karakolu da var, Brezilya da var, Sansaryan Han da var… Tüm bunlar iç içe girdi[.]” Kitaptaki tüm öyküler arasında, yazarının da onayladığı üzere, “kapatılma, işkence ve suçluluk” temaları bağlamında bir bütünlük olduğu söylenebilir.

“İçeri”yle sahici bir ilişki kurmaya çalışan, kitap bağlamında, anonim bir anlatıcısı olduğu iddia edilebilir Aslı Erdoğan'ın. İnsanları tek bir boyutuyla ele almayan, okuyucuyu hiç beklemediği yerlerde empatiye çağıran cümleleri var. Örneğin ilk öyküde, işkenceci olduğunu öğreneceğimiz bir adamdan söz eden öykünün muğlak ikinci karakteri “İyi bir insanmış aslında. Bilirsin, herkes aslında iyi bir insandır. Ama bu adam gece olunca değişirmiş. Kötü bir adam olurmuş. Anlıyor musun? Sözcükler sınırlıdır. Duvara vuran gölgesine dönüşürmüş.” diyor. Ele veren ile ele verilenin psikolojilerine de başarıyla yaklaşıyor Erdoğan. Ödüllü “Tahta Kuşlar” öyküsünde çizilen hastane atmosferi, hastalara dair anlatıcının yaptığı tasvirler/tespitler, ormanda yapılan yolculuk ve öykünün şaşırtıcı sonu, oldukça etkileyici. Ama Erdoğan “Mahpus” isimli öyküde, gebe anlatıcısının “dışarı”yla olan ilişkisini aynı başarıyla kuramıyor kanımca. Kendini, sürekli bir “eksiklik”le tarif eden karakterin kendine ve etrafındaki kadınlara dair tespitleri ne denli “derin”se, gazetede okuduğu “yaşam” başlıklı sayfadaki “savaş” üzerine söyledikleri o denli yüzeysel. Bodrum katta yalnız başına oturan bir kadın olan karakterin, “emekçi” olduğunu hiç düşünmediği garsona dair yaptığı tespitler ve giderken bıraktığı “yüklü bahşiş” de kitabın tutarlılık kaygısıyla örtüşmeyen şeyler olarak göze çarpıyor.

“Şarkıya gene yanlış yerden, yanlış perdeden gir[en]” Erdoğan'ın Taş Bina ve Diğerleri isimli kitabındaki temel duygunun, yukarıda andığım (bu tesadüf olmamalı) Yalnızlıklar'da geçen şu “giriş” cümlesiyle çok yakın olduğunu düşünüyorum:

“İnsana en yakın yalnızlıktır insan.”

(Kitap Zamanı)