anemi, anemik, ummak, umut etmek üzerine.

Doğru Yazalım Doğru Konuşalım/ Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR


Sözlükler Fransızcadan dilimize geçen anemi, anemik kelimelerini yalnızca kansızlık, kansız karşılıklarını vererek anlamlandırır, bu maddelerde tanım vermezler. Hekimlikle ilgili bu iki terim Türk Dil Kurumunca 1983 yılında yayımlanan Türkçe Sözlük’ten 2005’e kadar, arada çıkan sözlük baskılarında bu yolda bir anlamlandırma yapılmış, tanım aşağıda görüldüğü gibi kansız ve kansızlık maddelerinde verilmiş:

Kansız 1. Kanı olmayan. 2. Kan dökmeden yapılan. 3. hek. Kanı az olan, çok kan kaybetmiş olan, anemik. 4. mec. Duygusuz ve korkak. 5. Soysuz.

Kansızlık 1. hek. Kanda alyuvar sayısının ve hemoglobin miktarının azalmasından ileri gelen bir hastalık durumu, anemi. 2. mec. Duygusuzluk, korkaklık. 3. Soysuzluk.

Aynı tanımlar 2005 yılında Türk Dil Kurumunca yayımlanan sözlükte de herhangi bir değişikliğe uğramadan tekrarlanmış.

Anlaşılan Türkçe sözlüklerdeki bu yönlendirme bilim adamlarımız ve yazarlarımız tarafından dikkate alınmıyor. Bir başka söyleyişle sözlüklerdeki bu yönlendirmeden bilim adamlarımız ve yazarlarımız haberdar değil. Belki de haberdarlar ama Türkçe sözlüklerin bu yönlendirmelerine uymuyorlar. Televizyonlarda yapılan sağlıkla ilgili yayınlarda doktorlarımız anemi sözünü tercih ediyor. Sağlık konularında çeşitli dergi ve gazetelerde yazı yazanlar da batı kökenli anemi, anemik terimlerini kullanmaktan zevk alıyorlar. Anemik, anemi Cumhuriyet’ten önce de biliniyordu. Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türkî (1900) adlı sözlüğünde bu kavram Arapça kurallara göre yapılmış tamlama biçiminde, iki Arapça kelimeden oluşan “kan fakirliği, kan yokluğu” anlamında fakruddem biçiminde geçer. Mehmet Bahaettin Toven tarafından 1924 yılında yayımlanan Yeni Türkçe Lugat’te de anemi yer almaz; bu kavram fakrudem kelimesiyle ifade edilir. Cumhuriyet döneminde başlatılmış olan Türkçeleştirme çalışmalarında kansız, kansızlık ile karşılanan bu terimlere Cumhuriyet’in bilim adamları itibar etmemekte, sözlüklerin bu yönlendirmesine rağmen anemi, anemik terimlerini kullanmakta ısrar etmektedirler. Bu tutum içinde olanların savunması ise söz konusu terimlerin uluslararası özellikte oluşudur. Yalnızca bu terim için değil, her bilim dalında yabancı terimler için yapılan savunma aşağı yukarı bu yoldadır.

Uzun zamandır bu dergide Cumhuriyet öncesi kullanılan birçok kelime ve terimin 1930’lu yıllarda önerilen Türkçe karşılıklarını kullanmayıp batı dillerindeki karşılıklarını kullananlardan söz eder, bu durum ile ilgili örnekler veririm. Bu hekimlik terimini fakrudem ile karşılayan, yabancı dildeki biçimini tercih etmeyen son dönem Osmanlı bilim adamları Cumhuriyet döneminde çağdaş bilim adamlarıyla birlikte kansız, kansızlık terimlerini kullanmaya başlamış, ama günümüzün bilim adamları ise kansız’ı kansızlık’ı bir tarafa bırakarak anemi, anemik’te birleşmişlerdir.

Giderek yaygınlık kazanan ve toplumda kullanım sıklığı bulan anemi ve anemik kelimeleri Türk sözlükçüleri tarafından yeniden ele alınacak ve belki de sözlüklerde tanım kansız ve kansızlık’ta değil, anemi ve anemik’te verilecektir.

Sık sık Türkçenin üretken bir dil olduğu dile getirilir. Birçok bilim adamı, yazar Türkçenin bu özelliğine değinmeden geçemez. Ama kimse Türkçenin bu özelliğinin ne zamandan beri görülmeye başladığı üzerinde durmaz. Hatta kimse Türkçedeki bu özelliğinin hangi tarihten bu yana yitirilmeye yüz tuttuğu üzerinde de durmaz. Bundan yüzyıl önceki dönemde Türkçe üretken bir dil miydi? Türkçe köklerden ve eklerden kelime türetilir miydi? Özellikle 1850’li yıllardan sonra Türkçeye girmeye başlayan Fransızca kökenli kelimelere Arapça, Farsça köklerden mi, Türkçe köklerden mi karşılık bulunmuştu?

Uygarlık âleminin durmadan ürettiği araç ve gereçlere, ortaya atılan yeni düşüncelerin getirdiği terimlere Türkler de yabancı kalmamışlardır. 1600’lü yıllardan beri bilinen mikroskop’a Osmanlı Türkleri hurdebin sözünü karşılık olarak göstermişlerdir. Gözle görülmeyen küçük şeyleri (hurde) büyütüp gösteren (bin) anlamında ve iki Farsça kelimeden oluşan bu birleşik kelime Cumhuriyet dönemine kadar kullanılmıştır. Sonra yerini Türkçe bir kelimeye değil, Fransızcadan Türkçeye giren mikroskop’a bırakmıştır. Ardından kapı açılmış, bu köke dayanan mikroskobik gibi öteki türevleri de dile girmiştir. Osmanlı Türkçesinde müstehase, hatt-ı istiva, mizanü’l- harere, hamız terimleri Cumhuriyet döneminde yerlerini fosil’e, ekvator’a, termometre’ye, asit’e bırakmıştır. Bilim dallarının adlarında da aynı durum görülür. İlm-i nebatat, ilm-i hayvanat, ilm-i nücum, hikmet-i tabiye terimlerinin yerini Cumhuriyet döneminde batı kökenli botanik, zooloji, astroloji, fizik almıştır. Bu gerçeğe rağmen yukarıdaki sorulara biz gene de şu yanıtı veririz:

Türkçe köklerden ve eklerden kelime türetme Cumhuriyet döneminde başlamış ve 1932’de Türk Dil Kurumunun kurulmasıyla bu etkinlik ilk on yılda ciddi bir biçimde canlandırılmıştır. Ancak bu olumlu gelişmeye karşılık batıdan gelen kelime ve terimlerin Türkçe kelime köklerinden ve eklerinden türetilip türetilmediği üzerinde nedense durulmamıştır.

Aslında Cumhuriyet döneminde başlatılmış olan bu etkinliğin iki cephesi var. Bunlardan biri, Türkçe köklerden Türkçe eklerle kelime ve terim türetilirken Arapça ve Farsça kökenli kelimelerden yapılmış sözlerin hedef seçilmesi; diğer ise batılı bir toplum olma uğruna batı dillerinden gelen kelime ve terimlere karşı gerekli duyarlılığın gösterilmemesi, batı kökenli kelime ve terimlerin dile girmesine göz yumulmasıdır. Dildeki bu gelişmeye bakarak diyebiliyoruz ki, özellikle 1940’lı yıllarda başlayan ve giderek taraftar bulan bir düşüncenin ışığı altında Türkçe kelime köklerinden Türkçe eklerle terim türetme işi batı kökenli kelimeler için yeterince işletilememiş ve Türkçede başlatılmış olan bu gelişme 1960’lı yıllardan sonra işlerliğini, inandırıcılığını kaybetmiştir. Bu gelişmeyi yorumlayan dönemin bilginlerinden biri Agâh Sırrı Levend’tir. A. S. Levend, 1965 yılında Türk Dili dergisinde (171. sayı) yazdığı “Yabancı Kelimelerin Salgını” adlı makalesinde tehlikeyi sezmekle birlikte şöyle diyor:

“Ümmet çağında Arap ve Fars dillerinden kelime almakta bir zorunluk vardır... Batıdan gelen bu yeni salgında, hiç de böyle bir zorunluk yoktur. Gerçi bir yön değiştirme olmuş, yeni uygarlık âlemine girilmiştir. Bu yeni âlemin getireceği yeni düşünceler ve kavramlar, bunları belirten yeni kelimeler, deyimler ve terimler elbet girecek iş ve kültür ilişkileri birçok sözlerin gelip yerleşmesine yol açacaktı.

Fakat bunlar o kadar az, o derece sayılı ve zorunlu olacaktı ki dil özlüğünü asla bozmayacaktı.

Örneğin günlük hayatımızda sık sık kullandığımız komünizm, faşizm, nazizm, marksizm, sosyalizm, liberalizm gibi kelimeler, değiştirilemeyecek olan bazı felsefe ve bilim terimleri, her gün yığın yığın yurdumuza giren ilaçların adları, otomobil, taksi, motor, telefon, telgraf gibi sözcükler, sınırlı kaldıkça zararı büyük sayılmaz...”

Bu tür düşünceler 1960’lı yıllarda daha da taraftar buldu ve bugün zarar büyüdü, Türkçe batı kökenli kelime ve terimlerle yabancılaştı, sınırlar alabildiğine aşıldı. Bu yabancılaşma resmi yazışmalara, kurum adlarına da işledi. En tehlikeli durum ise bu tür kelimelerin kanunlarda kullanılması oldu. Her gün devlet adamlarımız, yazarlarımız, hâkim ve savcılarımız terör, terörist, terörizm gibi kelimeleri yaygın bir biçimde kullanmaktadırlar. Osmanlı Türkçesinde bunların karşılıkları vardı. Dehşet sözü ile kökteş olan tedhiş, tedhişçi, tedhişçilik için yıldırmak fiil köküne dayanan yıldırı, yıldırıcı, yıldırıcılık önerilmişti. Bir başka öneri ise yılgı, yılgıcı, yılgıcılık idi. Türk Dil Kurumunun 2005 yılında yayımladığı Türkçe Sözlük’e bu anlamda yıldırı, yıldırıcı, yıldırıcılık, yıldırma, yıldırmacı, yıldırmacılık, yılgı, yılgıcı, yılgıcılık maddeleri, belli bir kullanım sıklığına ulaşmadığı gerekçesiyle alınmamıştır. 1983 yılında Türk Dil Kurumunca yayımlanan Türkçe Sözlük’te tanım terör, terörist, terörizm maddelerinde değil, tedhiş, tedhişçi, tedhişçilik maddelerinde yer alır. Bu durum 1988’de yapılan baskıda da değişmez. Ancak yıllarca Türkçe karşılıkları yerleştirilemediğinden ve eski karşılıkları olan tedhiş, tedhişçi ve tedhişçilik de kullanılmadığından başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de rahatsızlık ve huzursuzluk yaratan bu olaylarla ilgili terör, terörist, terörizm terimleri daha çok öne çıktı. Toplumca nefretle karşıladığımız bu olaylara konu olan terimler, 1988 baskılı sözlükte bu kez tanım terör, terorist ve terorizm maddelerinde verildi. Ülkedeki duruma bağlı olarak gelişen bu durum 2005 baskısı Türkçe Sözlük’e de yansıdı ve orada da tanımlar terör, terörist, terörizm maddelerinde verildi. Son yıllarda ise bu terimlerin henüz sözlüklere yansımayan sokak terörü, global terör (küresel terör), organize terör, antiterör gibi başka türevleri ortaya çıktı.

Bu tür toplumu doğrudan ilgilendiren kelime ve terimlerin zamanında sözlüklere alınması ve tanımlanmasında yarar var. Öğretmenler, okul çağındaki gençler, hatta yazarlar ve muhabirler bu terimlerin ne anlama geldiği, derinliği ve kapsamı hakkında bilgi sahibi olmalıdırlar. Bazı batılı yayın organlarının Türkiye’deki olaylara ilişkin terörist’e gerilla demesine Türk aydını bunların anlamlarını bilerek karşı çıkmalıdır. 2005 baskısı Türkçe Sözlük’te terörist için verilen anlam şudur:

“Bir siyasi davayı kabul ettirmek için içinde yaşanılan toplumun huzurunu bozacak biçimde korku salacak, cana ve mala kıyacak davranışlarda bulunan kimse.”

Fransada 1793-1794 yılları arasında bir idare şekline verilen terörizm (terrorisme) adı dallanarak yayılmış ve günümüzde birçok ulusta olduğu gibi ülkemizde de yaygın bir biçimde kullanılır olmuştur.

1988 yılında basılan Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük’ünde bu kelimelerin imlası terör, terorist, terorizm idi. Aynı yıl çıkan İmlâ Kılavuzu’nda da bu kelimeler terör, terorist, terorizm biçiminde alınmıştı. 1998’teki Türkçe Sözlük ile 2000’deki İmlâ Kılavuzu bu imlaları korumuştur. Kısaca terör’ün ikinci hecesinde harf ö diğerlerinin (terorist, terorizm) ikinci hecelerindeki harf ise o’dur. Bu durum, kelimelerin Fransızca yazılışından kaynaklanmaktadır. Terör’ün Fransızca yazılışı terreur’dür. Burada eu harfleri ö biçiminde okunur. Öteki, terorist, terorizm’in imlaları ise terroriste, terrorisme’dir. Farklı imlalar bu kelimelerden ilkinin terör, diğerlerinin terorist, terorizm biçiminde yazılıp okunmasını gerektirmiş ve bu imlalar söz konusu ettiğimiz sözlük baskılarında uygulanmıştır. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Beynun Akyavaş, Seni Seven Neylesün adlı kitabında terörist teriminin imlasını yanlış bulmuş “terörist değil terorist yani tedhişçi” diye kısa bir açıklama yapmıştır (52. sayfa).

2005 yılında yayımlanan Türk Dil Kurumunun Yazım Kılavuzu’nda ve Türkçe Sözlük’ünde ise kullanımdaki yaygınlık göz önüne alınarak bu kelimelerin terör, terörist, terörizm biçiminde imlaları değiştirilmiştir. İlk hecenin ince oluşu, söyleyişte bir sonraki heceyi etkilemiştir.

Ele aldığımız bu örnekte de görüldüğü gibi Osmanlı Türkçesinde ve daha sonra bir süre Cumhuriyet döneminde kullanılan tedhiş, tedhişçi, tedhişçilik sözlerine önerilmiş Türkçe karşılıklardan hiçbiri tutmamış ve bunların yerini batıdaki karşılıkları almıştır. Oysa yapıca doğru olan yıldırma, yıldırmacı, yıldırmacılık bu kavram için uygun birer karşılık olarak kullanılabilir.

umut etmek, etki etmek
Yardımcı fiillerden olan etmek ve olmak daha çok fiili bulunmayan, özellikle yabancı dillerden Türkçeye geçen isimleri bir zamana bir şahsa bağlamak için kullanılır. Adapte etmek, alakadar olmak, avdet etmek örneklerinde olduğu gibi bu birleşik fiil yapısındaki sözler, günümüzde uyarlamak, ilgilenmek, dönmek fiilleriyle karşılanmıştır. Bunun gibi ümit etmek birleşik fiili de Türkçeleştirme çalışmaları sırasında ummak fiiliyle karşılanmıştır. Türkçe ummak fiil kökünden -ut ekiyle türetilen umut, Arapça kökenli ümit (ümid) kelimesine benzediğinden çok kimse, ümit ile umut sözleri arasındaki farka dikkat etmez, bu kavramı ummak fiiliyle karşılamaz, genellikle bu eylem ümit etmek veya umut etmek birleşik fiilleriyle adlandırır.

Ümit kelimesinin son sesi aslında d’dir. Türkçede son seste sert ünsüzler bulunur kuralına göre imlası yeni Türk harflerine geçtikten sonra ümit biçimindedir. Ümidim kalmadı gibi bir örnekte ünlü ile başlayan ek getirildiğinde son sesteki t, d sesine döner. Bu durum ümit etmek biçiminde söz konusudur. Ama bu özellik yazıya yansıtılmaz. Söyleyiş bir ulamayla ümidetmek biçimindedir. İlgi çekici olan durum ummak fiilinde -ut ekiyle kurulan umut kelimesinin son sesinin değişmesidir. Türkçe Sözlük ve Yazım Kılavuzu bu kelimeyi umut, -du biçiminde verir ve bu, son sesin ünlü ile başlayan bir ek aldığında değişeceği anlamına gelir. Aynı ekle kurulmuş ölçüt, kesit, yanıt, sarkıt, dikit, aygıt, kanıt, yapıt, taşıt, yaşıt, yazıt gibi örneklerde son ses değişmezken umut, ümit’in etkisi altında umudum kesildi, umudum kırıldı veya umudum kalmadı örneklerinde olduğu gibi son sesteki t, d’ye döner. Umut ve ümit kelimelerindeki bu özelliklere dikkat edenler, imlada titizlik gösterenler ya ümit etmek biçimini kullanır veya bunun yerine ummak fiilini seçer.

Aynı durum etkilenmek fiilinde de görülür. Tesir etmek karşılığı önerilen etkilenmek yerine genellikle gene birleşik fiil yapısında etki etmek biçimi yaygın olarak kullanır. Bu tür yardımcı fiillerle kurulmuş birleşik fiilleri Türkçe tek bir fiille karşılıyoruz. Tebliğ, müdafaa, tamir, tercüme, tarif kelimelerini bildiri, savunma, onarım, çeviri, tanım ile karşılarken tebliğ etmek, müdafaa etmek, tamir etmek, tercüme etmek, tarif etmek birleşik fiillerini de bildirmek, savunmak, onarmak, çevirmek, tanımlamak fiilleriyle karşılamaya çalışıyoruz. Bildiri etmek, onarma etmek, çeviri etmek, tanım etmek demiyoruz. 1930’lu yıllardan bu yana süregelen Türkçeleştirme çalışmaları içinde bazı aykırı örneklere rağmen genellikle bu yol izlenmiştir. Türkçeleştirme çalışmaları içinde bu yolda pek çok birleşik fiil tek bir fiille karşılanmıştır. Bunu için şu örnekleri verebiliriz:

Addetmek, himaye etmek, ihata etmek, ilga etmek, iltihak etmek, mani olmak, derdest etmek, tahlil etmek, ibra etmek gibi daha pek çok birleşik fiil bugün saymak, korumak, kuşatmak, kaldırmak, katılmak, engellemek, yakalamak, çözümlemek, aklamak fiilleriyle karşılanmaktadır.

Bir birleşik fiille doğu dillerinden gelen yabancı bir kelimenin oluşturduğu yapılar, Türkçe bir fiille karşılanmaya çalışılırken bu kez batı dillerinden gelen isimlerle yeni birleşik fiiller yapılmaya başlandı ve bunların sayısı son yıllarda alabildiğine arttı. Bloke etmek, depo etmek, monte etmek, dejenere etmek, sabote etmek, restore etmek, kamufle etmek, angaje olmak gibi batı kökenli bir kelimeyle kurulan birleşik fiillere detone olmak, dizayn etmek, plase etmek, deplase olmak, çek etmek, revize etmek, kote etmek, egale etmek, minimize etmek, maksimize etmek, ekarte etmek, elimine etmek, aranje edilmek, kodifiye etmek, kadük olmak, revize edilmek, konfirme etmek, test etmek, demarke olmak, lokalize etmek, finanse etmek, lanse etmek, marke etmek, reasüre etmek, entegre olmak, devalüe etmek, deklare etmek gibi yenileri eklendi. Ayrıca park etmek, park yapmak örneklerinde olduğu gibi etmek yerine yapmak yardımcı fiili de geçti ve bu tür biçimlerin bir de yapmak yardımcı fiilleriyle kurulmuş biçimleri ortaya çıktı. tercüme etmek, çevirmek, şimdi çeviri yapmak örnekleri de konunun bir başka boyutudur.

Geçen bunca yıl içinde batı dillerinden özellikle son yıllarda İngilizceden geçen kelimelere herhangi bir karşılık bulunup benimsetilemedi; bulunan bazı karşılıklar ise kabul görmedi. Türk Dil Kurumunca yayımlanan Yabancı Kelimelere Karşılıklar adlı kitapta yer alan empoze etmek, devalüe etmek gibi birleşik yapılara dayatmak, değer düşürmek gibi bin kelime kadar Türkçe karşılıklar önerildiği hâlde bu akımın önü alınamadı. Bu durum, söz dağarcığında etmek ve olmak ile yapılmış kalıpları bulan Türk insanın gene bu kalıpları kullanarak bu kez isim hanesine doğu kökenli bir kelimeyi değil, Fransızca veya İngilizce bir kelimeyi koyması biçiminde açıklanabilir.

Yukarıda eserini verdiğim Prof. Dr. Beynun Akyavaş, riske etmek, pasifize etmek, redakte etmek, refüze etmek, sübvanse etmek gibi biçimleri oluşturan riske, pasifize, redakte, refüze, sübvanse kelimelerinin Fransızcaya göre seçiminin yanlış olduğunu savunur, bunları uydurma Fransızca kelimeler diye niteler.

“Redakte etmek denmez, redije etmek denir. Fransız dilinde redakte gibi bir kelime yoktur ... sübvanse etmek denmez, sübvansiyone etmek denir ... pasivize etmek denmez, pasifie etmek denir ... refüze etmek denmez, röfüze etmek denir ...” (74., 75. sayfalar)

Bu arada ilgi çekici başka gelişmeler de olmuştur. Örnek olarak tahlil etmek, tecrit etmek, birleşik fiillerinde tahlil, tecrit yerlerini batı kökenli analiz’e, izole’ye bırakmış ve bu birleşik yapı korunarak bu kez analiz etmek, izole etmek biçimleri doğmuştur.

Türk aydını aslında dili doğru kullanmak hususunda isteklidir. Ancak doğrunun ne olduğu hakkında yeterli yayın yoktur. Türkçeleştirme çalışmaları içinde konular sistemli olarak ele alınarak, örnekler toplanıp grup*lan*dırıl*mamıştır. Ancak öne çıkan, gündeme gelen örnekler üzerinde durulmuş, benzerleri araştırılmamıştır. Okullarda, üniversitelerde zorunlu ders olarak okutulan Türk dili derslerinde Türkçeleştirme konularına ağırlık verilmemiştir, tek yönlü hareket edilmiş, dikkatler beliren tehlikelere çekilmemiştir. Kaynak kullanma alışkanlığının gelişmemiş olması da ayrı bir etkendir.