Birleşik, bileşik, bitişik, mürekkep, etken, etkin, sabık, cellatın, celladın üzerine.

Doğru Yazalım Doğru Konuşalım/ Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

Kelimeleri birleşik yazma, Cumhuriyet döneminde ortaya çıkmış; kelime türetme yollarından biri olarak uygulamaya konmuştur. Cumhuriyet öncesi eski harflerle yapılan yayınlarda birleşik yazma, Farsça kelimeler dışında, Türkçe kelimelerde söz konusu değildir. Bunu Cumhuriyet öncesi yazılmış metinlerde külbastı (كول باصدى), ağaçkakan (اغاج قاقان) örneklerinde olduğu gibi görebiliyoruz. Bununla birlikte Cumhuriyet öncesi yıllarda birleşik kelime kavramının bulunduğunu eski dil bilgisi kitaplarındaki açıklamalardan ve verilen örneklerden anlıyoruz.

Tâhir Kenan’ın 1309 (miladi 1891) yılında yayımladığı Kavâid-i lisân-ı Türkî adlı kitabında konu, Farsça tamlama kuralına göre yapılmış “ism-i mürekkep” terimi altında işlenmiştir. Bilginin yaptığı açıklama ise şöyledir:

«İsm-i mürekkep, bir lugat birleştirip bir mana murat etmekten ibarettir.» (305. s.).

Prof. Dr. Leyla Karahan ile Yrd. Doç. Dr. Ülkü Gürsoy tarafından Türk Dil Kurumu yayınları arasında çıkarılan ve yeni harflere aktarılmış olan bu kaynakta semizot (سميز اوت), hanımeli (خانم الي), külbastı (كول باصدي), kadın*budu (قادين بودي), imambayıldı (امام باييلدي), hünkârbeğendi (حنكاربكندي), balmumu (بال مومي), sivrisinek, (سيوري سينك), danaburun (طانا برون), kırkayak (قيرق اياق ), ağaçkakan (اغاج قاقان ) örnekleri verilmiş.

Görüldüğü gibi bu Türkçe birleşik kelimelerin eski harfli biçimleri ayrı yazılmıştır. Tâhir Kenan, Pazar kelimesini de pa-zar biçiminde ayırarak birleşik kelimeler arasına almış, yelpaze, hemşire, bargir kelimelerini Türkî Farisî diye niteleyerek “usûlsüz ve binaenaleyh yanlış” bulmuştur (305.s.).

Bir diğer dil bilgisi kitabı Cumhuriyet döneminde de yeni harflerle kitapları çıkan Ahmet Cevad Emre’ye aittir. Türkçe Sarf ve Nahiv-Eski Lisan-ı Osmanî Sarf ve Nahiv adını taşıyan bu kaynak da 1339 (miladi 1920)’da yayımlanmıştır. Yeni harflere aktaranlar Doç. Dr. Gülden Sağol ile Erdal Şahin ve Nurgül Yıldız’dır. Konu ile ilgili olarak bu kitapta şu bilgiyi buluyoruz:

“Birden ziyade kelimeden terekküp eden isme ism-i mürekkep tabir olunur.” (37. s.) Verilen örnekler şunlardır:

ağaçkakan (اغاج قاقان), kırkayak (قيرق اياق), sivrisinek (سيوري سينك), hanım*eli (حانم الي).

Birleşik kelimelerden bahseden bir diğer eski harflerle yayımlanmış kaynak ise Midhat Sadullah’a aittir. Midhat Sadullah’ın da Cumhuriyet döneminde yeni harflerle dil bilgisi kitapları çıkmıştır. Türkçe Yeni Sarf ve Nahiv Dersleri adını taşıyan bu yayın (1340 miladi 1921) da yayımlanmıştır. Bu eseri yeni harflere Prof. Dr. Tuncer Gülensoy ile Dr. Mustafa Fidan aktarmıştır. Konumuzla ilgili olarak bu kitapta da şu açıklamalar yer almıştır:

“İsm-i mürekkep, birden ziyade kelimeden terekküp edip yalnız bir şeyi gösteren isimlere ism-i mürekkep derler (28. s.). Verilen örnekler şunlardır:

sakızkabağı (ساقيز قاباغي), tahtakurusu (تخته قوروسي), yerelması (ير الماسي), hanımeli (حانم الي ) (383. s.).

Yukarıda söz konusu ettiğim her üç eser de Türk Dil Kurumu yayınları arasında 2004 yılında çıkmıştır. Eski harfli metinde ayrı yazılan bu kelimeler söz konusu yayınlara aktarılırken yeni harflerle birleşik yazılmıştır.

Bu duruma bakarak diyebiliriz ki, eski harfli dönemde aydınlar, yazarlar iki kelimeyi ayrı yazsalar bile bu iki kelimenin bir kavrama ad olduğu düşüncesindeydiler. Bunlar birleşik kelime (ism-i mürekkep) başlığı altında toplanmış. Yeni harflere geçildikten sonra bu durum imlaya da yansıtılmıştır.

Kelimeleri birleşik yazma Farsçanın da bir dil kuralıdır. Birleşik yazılan ve Türkçeye de geçen birçok kelime yüzyıllarca Türkler tarafından da birleşik yazılmıştır. Örnek olarak aslı kalem tıraşende (قلم تراشنده) olan bu Farsça kelime kalemtıraş (قلمتراش) biçiminde kalıplaşarak Farsçadan Türkçeye geçmiştir. Verilen eski harfli her iki imlaya da dikkat edilirse iki kelime ayrı ayrı değil, birleşik yazılmıştır. Aynı durumu gösteren pek çok kelimeden birkaçı şunlardır:

Çuvaldız (cuval - duz), yekpare (yek - bar), peygamber (paygam - ber), pabuç (pa - puş), girdap (gird - ab, ab -ı- gird), esrarkeş (esrar - keş), peşgir (piş - gir), kadirşinaş (kadir - şinas), nevbahar (nev - bahar), haramzade (haram - zade), ateşperest (ateş - perest), esrarengiz (esrar - engiz), dürbün (dur - bin), çarşamba (çar - şenbeh), hoşsohbet (hoş - sohbet), eczahane (ecza - hane), nizamname (nizam - name), nalbant (nal - bend), abdest (ab -ı- dest), nevruz (nev - ruz), müşkülpesent (muşkil - pesendt), serzeniş (ser - zeniş), nankör (nan - kur), gayretkeş (gayret - keş) örneklerinde görüldüğü gibi Farsçadan Türkçeye geçmiş, bugün de dilimizde yaşayan yüzlerce birleşik kelime bulunmaktadır. Eski harfli biçimlerinde daha açık görülen bu örneklerin hepsi kalem tıraşende örneğinde olduğu gibi iki kelime iken kalıplaşarak tek kelime hâline gelmiş ve birleşik kelime yapısına dönüşmüştür.

Çeşitli şekilde ek durumuna girmiş Farsça bir ön ya da son ekle kurulmuş pür-telaş, vezne-dar, der-kenar, na-çar, kabr-istan örneklerini ele aldığımız birleşik kelimelerin dışında tutuyorum.

Amacım, burada Farsça birleşik kelimelerin yapılarını incelemek değildir; Türklerin yüzyıllar önce Farsçadan Türkçeye geçen birleşik kelimelerle karşı karşıya oldukları, bunları birleşik sayarak, kelime yapılarını koruyup kullandıklarını ve birleşik kelime kavramından haberdar olduklarını belirtmektir.

Türkler Cihangir (cihan-gir), Gülgûn (gül-gûn), Sertaç (ser-taç) gibi Farsça birleşik kelimeleri kişi adı olarak da kullanmışlardır.

Farsça birleşik kelime yapısındaki örnekler içinde menfaatperest, vatanperver örneklerinde olduğu gibi Arapça kelimeler de yer almıştır.

Nükteperdaz, gülendam, cihannuma gibi birleşik yapıda yüzlerce Farsça kelime Eski Türk Edebiyatı metinlerinde geçer ve bunlar bugün kullanılmaz.

Birleşik yazılan Farsça kelimeler bahsi oldukça geniştir. Farsçanın imla kurallarına Türkler de uymuştur. Farsça kelimelerin birleşik yazılmasıyla ilgili kurallar bu sınırlı yazı içinde anlatılamaz. Aslında buna gerek de yoktur. Yalnız bu durumda açıklanması gereken sorular olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Bugün eski ve yeni sözlüklerimizi dolduran bu tür birleşik kelimelerden hangilerinin Farslar, hangilerinin Osmanlılar tarafından türetildiği hakkında kesin bilgimiz yoktur. İçinde Türkçe kelime bulunan yelpaze (yel - paze), işgüzar (iş - güzar), depremzede (deprem - zede), beyzade (bey - zade) gibi birleşik keli*meleri oluşturan sözlerden birinin Türkçe, diğerinin Farsça olması bize bu tür kelimelerin Türkler tarafından türetildiği fikrini verir. Bu kelimeler Farsça sözlüklerde de bulunmamaktadır. Bir başka soru ise, Türkçe birleşik kelimelerle ilgilidir. Acaba eski harflerle yazılmış metinlerde geçen Türkçe kelimeler birleşik kelime özelliği kazandığı hâlde neden birleşik yazılmamıştır? Buna belki bitiştirilemeyen Arap harfleri sebep olarak gösterilebilir. Ancak bitişebilen külbastı (كول باصدي) gibi örneklerde de birleşik yazma yoluna gidilmemiştir.

Çeşitli Arap harfli Türkçe metinlerde veya eski dil bilgisi kitaplarında verilmiş Türkçe birleşik kelime örneklerine baktığımızda, bunların ayrı yazıldığını ve birleşik kelime başlığı altında bir konu olarak işlendiğini görüyoruz. Bu durumda diyebiliriz ki, birleşik kelime kavramı eski harflerle yazı yazan kuşaklarda vardı ama onlar, iki kelimeyi ayrı yazıp bir kelime sayıyor ve Farslar gibi bitişik yazma yoluna gitmiyorlardı.

Cumhuriyet dönemine gelindiğinde durum değişmiş bir kavrama ad olan ve eski harflerle ayrı yazılan birleşik kelimeler bu kez yeni harflerle bitişik yazılmaya başlanmıştır. Aslında bu yola yeni kelime türetme amacıyla başvurulmuştur. Kelimeleri birleştirmek yoluyla Cumhuriyet döneminde pek çok kelime yapılmıştır. Birleştirmeye biraz da Türkçedeki eski Arapça ve Farsça tamlamalar sebep olmuştur. Beyn-el-milel (uluslararası), cürm-i meşhud (suçüstü), efkâr -ı umumiye (kamuoyu), mürur -ı zaman (zamanaşımı), idare -i örfiye (sıkıyönetim) vb.

Yeni Türk harflerinin kabulünden sonra yaşanan sorunların başında kelimeleri birleşik yazma konusu gelir. Örnekleri önce 1928 yılında yayımlanan İmlâ Lûgati’nden alalım. Eski harflerin alfabe sırasına göre kelimelerin dizildiği bu kılavuzda söz konusu kelimelerin önüne yeni harfli biçimleri konmuştur. Yeni harfli biçimle eski harfli biçimin karşı karşıya geldiği bu dizinde örnek olarak bugün bitişik yazdığımız ağaçkakan kelimesi yeni harflere geçildiği ilk yıllarda da ağaçkakan biçiminde yazılmış, ama önüne konun eski harfli biçimde ağaçkakan (آغاج قاقان) ayrı yazılmıştır. Konu ile ilgili örneklerden birkaçı şunlardır:

Bademyağı (بادم ياغي), başkâtip (باش كاتب), akbaba (آق بابا), soğukkanlı (صوغوق قانلي), keçiboynuzu (كجي بوينوزي), kaybolmak (غائب اولمق), kaydetmek (قيدايتمك), nakletmek (نقل ايتمك) vb. Bu durum, eski harflerle kelimelerin yazıldığı dönemde Farsça kelimelerde olduğu gibi kalıplaşmış bir birleşik yazmanın olmadığını göstermektedir.

1928 yılında yayımlanan ve yeni harflerle yazılmış ilk kılavuz olan İmlâ Lûgati’nde pek düzenli olmamakla birlikte birleşik yazmanın başladığını görüyoruz. Ancak birleşik yazma işinde birtakım ilkelerin belirlenmediğini, söz konusu kaynağın baş kısmındaki açıklamalardan ve dizindeki birleşik yazılmış şu kelimelerden anlıyoruz:

Eskiliksever, lazımgelseydi, birtürlü, sözderleme, bununlaberaber, ilkönce, hergün, hervakit, şukadar, karşıgelmek, tekhece, ilerigelmiştir vb. Birkaç örnek de dizinden verelim:

Geceyarısı, kaldırımtaşı, kalçakemiği, koltukaltı, kurusoğan, heryerde, bugibi vb.

1941 yılında Türk Dil Kurumunca çıkartılan İmlâ Kılavuzu’nda büyük ölçüde bu karışıklığa bir düzen getirilmiş, tutarsızlıklara son verilmiştir. Yukarıda dizin bölümünden aktardığım geceyarısı, kaldırımtaşı, kalçakemiği, koltukaltı, kurusoğan, heryerde gibi örneklerin 1941 tarihli İmlâ Kılavuzu’nda bulanmadığını görmekteyiz. İlk yıllarda birleşik yazmadaki tutarsızlık ve aşırılık 1941 yılında büyük ölçüde düzene sokulmuş, birleşik yazma eğilimi daha sonraki yıllara doğru tekrar artmıştır. Bu artışta Batı dillerinden alınan kelimelerin imlasının etkili olduğu bir gerçektir. 1985 yılında Türk Dil Kurumunca çıkartılmış olan İmlâ Kılavuzu’nda birleşik yazılanların büyük bir bölümü tekrar ayrılmış, 1996, 2000 yıllarında yayımlanan İmlâ Kılavuzu bu meseleyi bir esasa bağlamak için örnekleri sınıflandırarak birçok kural getirmiş ve birleşik yazmayı birtakım esaslara bağlamaya çalışmıştır. 2005 yılında Türk Dil Kurumunca yayımlanan Yazım Kılavuzu, bu kuralları korumakla birlikte eskiden ayrı yazılması istenen ama uygulamasında güçlük çekilen biçimleri genel eğilime bakarak bitişik yazma yolunu seçmiş ve bu son şekille birleşik yazma da biraz daha ortalama bir yol bulunmuştur. Ancak aradan 72 yıl geçmiş olmasına rağmen kelimeleri birleşik veya ayrı yazmada gene de sorunlarımız bulunmaktadır.

Konunun bir de terim boyutu vardır. Eski dil bilgisi kitaplarında ism-i mürekkep diye adlandırılmış olan terim, önce mürekkep isim biçiminde Türkçe tamlama biçimine sokulmuştur. 1941 yılında çıkartılmış olan Türkçe Terimler Cep Kılavuzu’nda Mürekkep’e karşılık olarak bileşik sözü önerilmiştir. Buna bağlı olarak eskiden bu terime “bileşik kelime” diyorduk. Sonra “birleşik kelime” demeye başladık. “Ayrı yazılan birleşik kelimeler”, “bitişik yazılan birleşik kelimeler” diye bunları iki başlık altında toplamaya çalıştık. Biz böyle bir yol izlerken bazıları da bileşik kelime, bileşik sözcük demeye ve gerekmediği hâlde birçok kelimeyi birleşik yazmaya devam etti. Böylece kamplaşmalar başladı.

“Birleşik” mi “bileşik” mi? “Bitişik yazılan birleşik kelime”, “ayrı yazılan birleşik kelime” ne demektir?

Bunlar, yazı yazmayı meslek edinen kimselerin, Türkçe okutmanlarının, öğretmenlerin ve öğrencilerin sık sık sorduğu, cevabını pek bulamadığı sorulardır.

Bir kavrama, bir nesneye ad olan ve iki kelimeden oluşan bazı biçimlerin beyaz peynir, alt çene, göz yaşı örneklerinde olduğu gibi her iki kelimesi de kendi anlamında olduğu düşünülerek bu özellikteki kelimelere “ayrı yazılan birleşik kelime” dendi. Hanımeli, keçiboynuzu, devetabanı gibi; her iki kelimesi de gerçek anlamında olmayan kelimeler de “bitişik yazılan birleşik kelimeler” adı altında toplandı. Bu adlandırmada “aralarında aralık kalmayacak derecede birbirine yakın olma” anlamındaki bitişmek fiilinden yapılmış bitişik sözünden yararlanıldı.

Birleşik ile bileşik terimlerine gelince bunlardan bileşik sözünün yapısının doğru olmadığı düşünüldü. Halk ağızlarında ve eski tarihi metinlerde geçen “beraber” anlamındaki bile ile karıştırılma ihtimali üzerinde duruldu ve r sesinin düşürülmesine gerek bulunmadığı ileri sürülerek birleşik yapısının kurallı olduğu sonucuna varıldı ve bu biçim 1980’li yıllarda tercih edildi.

Kelimeleri bitişik ve ayrı yazmak yalnızca Türkçenin sorunu değildir. Başka dillerde de birleşik yazmakla ilgili tutarsızlıklar ve bunlara bağlı tartışmalar var. Yapılacak iş, izlenecek yol Türk Dil Kurumunca yayımlanmış olan kılavuzun dizinine bakmak ve oradaki biçimi esas almaktır.

etken, etkin

Yerinde kullanılmayan olgu (vaka), olay (hadise) süre (müddet), süreç (vetire) gibi dilimizde bir de etken ve etkin kelimeleri var. Bunlardan etken eskiden müessir karşılığı kullanılırdı. Örnek olarak eczacılıkta müessir madde, bugün etken madde ile ifade ediliyor. Etkin ise faal’e karşılık olarak önerilmişti. Bundan da etkinlik yapılmış ve faaliyet yerine kullanılmıştır. Bu gelişmeler sırasında batı dillerinden bunların karşılıkları da dile girmiş, etken yerine faktör, etkin yerine aktif denilmeye başlanmıştır. Aslında bu karışıklık biraz da kelimelerin kökteş olmasından etmek fiilinin kısıtlı “yapmak” anlamından kaynaklanıyor. Müessir ile faal ayrı ayrı köklere dayandığından ve ayrı ayrı yapılarda olduğundan birbirlerine karışmaları söz konusu olmamıştır.

Etken, etkin yanında bir de etki, etkime, etkileme, etkilemek, etkilenme, etkilenmek, etkileşim, etkileşimli, etkileşme, etkileşmek, etkileyici, etkileyicilik, etkili, etkililik biçimleri var. Etmen’i, edim’i, edinim’i de bunlara katabiliriz. Etmen, amil; edim, amel; edinim, iktisap karşılığı türetilmiştir. Etmek yardımcı fiilinden türetilmiş olan ve birbirlerinden ayrılmaları kolay olmayan bu kökteş biçimlerin zamanla yerlerini batı kökenli kelimelere bırakacağı ihtimali kuvvetlidir. Buna gösterilecek sebeplerden biri kelimelerin aynı köke dayanması ve biçimce birbirlerine benzemesidir. Aynı durum olmak yardımcı fiilinde de söz konusudur. Bu yardımcı fiilden de türetilenlerin sayısı az değildir ve kökteş olan bu kelimeler arasında da karışıklık bulunmaktadır. Bu bakımdan okul çağında bunların örneklere dayalı olarak öğretilmesi gerekir.

sabık
Görev süresini tamamlayıp bulunduğu başbakanlık, bakanlık, valilik, müdürlük, başkanlık görevlerinden ayrılmış yöneticiler eskiden sabık sıfatı ile adlandırılırdı. Örnek olarak sabık devlet bakanı (adı soyadı). İlk hecesi uzun söylenen sabık sözü artık günümüzde önemini kaybetti. Ayrıca sabıka ile karıştırılma ihtimaliyle, kullanıcılar bu kelimeden uzak durmaya başladılar. Yerine de aradan bunca yıl geçmesine karşın bir hukuk terimi olabilecek uygun bir karşılık bulup konulamadı. Şimdi Sayın Süleyman Demirel’den bahsedilecekse, Sabık Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yerine radyo ve televizyonlar bazen önceki sıfatını kullanıyorlar. Önceki görevinden ayrılmış olanlar için bazen de eski sıfatları kullanılıyor. Eski müdürümüz falanca rahatlıkla denebiliyor ama cumhurbaşkanları söz konusu olduğunda eski sıfatı uygun düşmüyor.

Bu sıralar B Televizyonu, Sayın Süleyman Demirel’den bahsederken Önceki Cumhurbaşkanımız sıfatını kullanıyor (13.6.2006, saat 20.30 haberleri) Bu durumda Süleyman Demirel’den bahsederken kullandığımız önceki Cumhurbaşkanı sıfatıyla sorun çözülmüyor. Ondan öncekiler için hangi sıfatı kullanalım? Önceki konumda olmayan Cumhurbaşkanı Turgut Özal için ne demeli, hangi sıfatı getirmeliyiz?

Karşılığını bulamadığımız veya bulup da yerleştiremediğimiz pek çok terim gibi sabık terimi de unutulup gittiğine göre bu durumda görev süresini tamamlamış cumhurbaşkanlarımız için Üçüncü Cumhurbaşkanı …. , Dördüncü Cumhurbaşkanı ... veya Beşinci Cumhurbaşkanı ... diye bir adlandırma yapabiliriz. Sayılarla ifade etme hem bizi eski sıfatını kullanmaktan kurtarır, hem de bu sıralamayla adlandırmaya bir kolaylık getirir.

cellatın, celladın

Irak’ta öldürülen El Kaide militanı Ebu Musab Zarkavi’ye verilmiş olan cellat sıfatının ünlü ile başlayan ek aldığında cellatın mı celladın mı biçiminde yazılacağı gazetelerde tartışıldı. Uzmanlara soruyorlar, kılavuzlara bakıyorlar, anlaşılan henüz doğrusunu bulamamışlar.

Son olarak Sabah gazetesinin 12 Haziran 2006 tarihli nüshasında Yavuz Baydar şöyle diyordu:

«“Cellatın” mı “celladın” mı?

İşte size gerçek mesele.

Gerçek mesele, çünkü bu konuda bir mutabakat yok.

Görüşlerine başvurduğum dil uzmanları ve çevirmenler, daha çok “dı” yanlısı oy kullanmakla birlikte “öbür türlü de olabilir aslında” çekincesini koydular.

Sabah dil anlatımında Ömer Asım Aksoy’un Ana Yazım Kılavuzu’nu esas alıyor. Başka gazeteler farklı kılavuzlara -örneğin TDK’nın İmla Kılavuzu’na- uyuyor.

Aynı akıl yürütmeden geçirdiğim için Devrim’in de yer verdiği, iki farklı bakışı aktarayım:

Aksoy’a göre p-ç-t-k-k harfleriyle biten sözcükler, ünlü ile başlayan ek aldıkları zaman bu harfler b-c-d-ğ’ye dönüşüyor. Ama sap, saç, ok cellat gibi bazı istisnalarda bu uygulanmıyor.

TDK’ya göre ise, başka dillerden gelen sözcükler (cellat, milat, kitap, renk gibi) ünlü ile başlayan ek alınca sert ünsüzler yumuşuyor:

Miladın, kitabın, rengin...

Dolayısıyla ilki cellatın diyor...

İkincisi celladın»

Yazı bu açıklamalarla devam ediyor.

Radikal gazetesinde de Hakkı Devrim, bu konuyu ele alıyor ve şu açıklamaları yapıyor:

«…

Hangisi doğru?

Sana soracaklarına bir imla kılavuzuna baksalar ya, dersiniz, asıl meseleye parmak basmış olacaksınız.

Türk Dil Kurumunun (TDK) İmla Kılavuzu “cellât,-dı” derken; Ömer Asım Aksoy’un (Adam yayınları) Ana Yazım Kılavuzu “cellat,-tı” imlasını tercih ediyordu.

İki farklı kılavuzun uygulamalarını dayandırdıkları kuralları da aktarayım:

Adam: «Ağaç, meslek, dolap, kanat gibi ç, k, p, t ile son bulan sözcükler ünlü ile başlayan bir ek aldıkları zaman sonlarındaki sert ünsüzler c, ğ, b, d’ye dönüşür. Buna karşı suç, ok, sap, surat (demek ki cellat da) gibi kimi sözcüklerin sonlarındaki harfleri kuraldışı olarak yumuşamamaktadır. Dizinde bu istisnaları «surat,-tı» diye belirttik.

TDK bu konuda daha kararlı: “Dilimizdeki alıntılar (başka dillerden alınmış kelimeler) ünlü ile başlayan bir ek aldıklarında tonsuz (sert) ünsüzler tonlulaşır (yumuşar): sebep/sebebi, kitap/kitabı, cilt/cildi, ahenk/ahengi… olur. Bank, tank gibi birkaç yabancı kelime bu kurala uymaz. Tonlulaşma olmayan kelimeler de vardır: ahlâk/ahlakın, cumhuriyet/cumhuriyete, evrak/evrakı, sepet/sepeti gibi.

Dizinlerinde TDK cellat/celladı derken, Adam cellat/cellatı demeyi tercih etmiştir.

Bana soranlara diyebildiğim şudur: tek heceli kelimelerde iki ünlü arasında kalan sondaki ç, k, p, t yumuşamaz kaç/kaçıncı, ok/oku, ip/ipi, at/atı. Birden çok heceli kelimelerdeyse yumuşar: çalap/çalabı, ağaç/ağacı, kanat/kanadı, durak/ durağı olur.

Bence son harfini yumuşatarak celladı diye yazmak daha doğrudur.”

İmlalarını, noktalama işaretlerini, aynen koruduğum bu yazıda geçen ve tartışma konusu olan celladın ile cellatın imlası üzerinde gazetelerde başka açıklamalar, başka yorumlar da var. Bu iki yazıyla yetinelim. Akşam gazetesinde bu konu ile ilgili yazının başlığı “Celladın” Hürriyet ve Vatan gazetelerinde de aynı başlığı ve aynı imlayı görüyoruz.

Yavuz Baydar bu açıklamalar üzerine soruyor:

“Pekala o halde niye halat ünlü ile başlayan ek alınca halatı diyoruz? Niye surat-suratı, pusat-pusatı, fırsat-fırsatı oluyor?

Bence bu “cellat” dil kurallarına apacık meydan okumakta.

Sabah yazı işleri de bölündü bu konuda. Doğan Satmış, Sermet Özdoğan, Murat Köprü, Emre Ergül “cellatı” demekten yana. Şule Talu “celladı” kullanımını doğru buluyor…»

Bu tartışmalara ve yapılan açıklamalara bakıldığında insanın Türk dili adına üzülmemesi imkânsız. Yeni Türk harfleriyle yazı yazmaya başladığımızın 73. yılını yaşıyoruz. Gazeteciler, yazarlar ortaöğretimde okutulup öğretilen bir kuralı tartışıyor. Kelimenin imlası üzerinde ihtilafa düşüp ikiye bölünüyorlar. Her iki imlayı doğru bulanlar da var.

Sorun okullarımızdan başlıyor. Okullarımız, bırakın bir yabancı dili, Türkçeyi, Türkçenin kurallarını, imlasını da mı öğretemiyor? Kılavuzlar arasındaki bu farklılık, öğretmenlerin, yazarların bu ısrarlı tutumları, inatlaşmaları ne zamana kadar sürecek?

Cellat Arapça kökenli bir kelimedir. Asıl imlası cellad (جلاد)’dır. Sonu d olan bu tür kelimeler Türkçede son seste sert ünsüzler bulunur kuralına göre cellat biçimine girer. Son sesteki bu sert ünsüz ünlü ile başlayan bir ek aldığında yumuşar, d sesine döner. Eğer ünsüzle başlayan bir ek alırsa, son ses değişmez, cellatlar olur. Buna göre de kılavuzlar, söz konusu kelimeyi dizinlerine cellat, -dı biçiminde alır.

Durum böyleyken Adam yayınları içinde çıkan Ana Yazım Kılavuzu neden cellatı biçimini tercih etmiş? Kılavuza baktığımızda söz konusu kelime dizine cellat,-tı biçiminde alınmış. -tı kısaltması kelimenin ünlü ile başlayan ek aldığında son sesinin değişmeyeceğini göstermek amacıyla konulmuştur. Yani cellatın, cellata, cellatı biçimleri doğru sayılıyor. Yapılan bu yanlışlık söz konusu kılavuzları örnek alan öteki yayınlarda da yanlışlığa, kargaşaya sebebiyet veriyor. Örnek olarak Necmiye Alpay da Türkçenin Sorunları Kılavuzu’nda cellatı, cellata biçiminde, söz konusu kelimeyi almakta, muhtemelen Adam yayınları arasında çıkan Ana Yazım Kılavuzu’na bağlı kalmaktadır.

Yavuz Baydar, bu ikiliyi ortaya koyuyor, imlaya verdiği bu önem dolayısıyla kendisini kutluyorum. Ardından soruyor:

Cellat kelimesinin son sesi değişiyor da halat kelimesinin son sesi neden değişmiyor? Halat Yunancadır, bunun son sesi dilimizde sert ünsüz hâlini almış ve Türkçede yüzyıllardan beri bu yapısıyla yayılmıştır. Kalıplaşmış olan bu yapıda son ses ünlü ile başlayan bir ek alsa da değişmez.

Yalın durumda son sesi t olan ancak ünlü ile başlayan ek aldığında d sesine dönen doğu kökenli kelimelerden birkaçı şunlardır:

Adet (sayı anlamında), ahfat, cedit, ceht, cirit, evlat, fent, fert, feryat, kâğıt vb. Sonu aslında sert ünsüz olan cemaat, cumhuriyet, beraat, saat gibi kelimelerde ise ünlü ile başlayan ek alsalar da son ses değişmez.

Son sesin d sesine dönüşmesi bazı batı kökenli kelimeler için de söz konusudur:

aldehit, barit, bergamot, elipsoit, epizot gibi kelimeler ünlü ile başlayan ek aldıklarında son sesleri d olur. Yapılacak iş, Türk Dil Kurumunca yayımlanmış olan Yazım Kılavuzu’nu esas almaktır.

Sözümüzü bitirmeden önce söz konusu cellat kelimesi üzerinde yapılan yorumlardaki bazı imla sorunları üzerinde duralım.

TDK’nın değil TDK’nin olacak. Bununla ilgili kural şudur:

Büyük harfler biçimindeki kısaltmalara getirilen ekler kısaltmanın son harfinin adına göre yapılır. TDK’nin son harfi K’dir ve bunun okunuşu ve bu harfe verilen Yeni Türk harflerine göre ke biçimindedir.

Bu bakımdan yazılarda geçen TDK’ya, TDK’nın biçimleri TDK’ye, TDK’nin olacak.

Hakkı Devrim, Türk Dil Kurumu adından sonra gelen eki yazısında Türk Dil Kurumu’nun biçiminde kesme ile ayırıyor. Kurum ve kuruluş adlarından sonra kesme kullanmıyoruz. Dolayısıyla bu kurum adına Türk Dil Kurumunun biçiminde ek getirilmeliydi.

Tonsuz, tonlu terimleri yerine sert, yumuşak terimlerinin yerleşmesine çalışıyoruz. Bu kavramın dilde birkaç adı var. Okullar sert ve yumuşak terimini kullanıyor. Millî Eğitim Bakanlığının yayınlarında da sert ve yumuşak terimleri geçiyor.

Adam yayınlarından aktarılan metinde geçen kuraldışı kelimesi ayrı yazılmalıdır. Her iki kelime de gerçek anlamındadır.

Yapılan yanlışlar, gösterilen tutarsızlıklar yalnızca kelimelerin imlalarında, terimlerin seçiminde değildir. Türk dilinin ses, yapı, cümle ve anlam bilgisiyle ilgili çözülmesi gereken sorunları vardır.