Progresif, dominant, preparat, frekans, hiper, terapi, fülus-i ahmere muhtaç olmak üzerine.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Boğaz Burun Ana Bilim Dalı, 14-16 Eylül günleri (2006) III. Odyoloji ve Konuşma Bozuklukları Kongresi düzenledi. Çalışmalar, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Erol Belgin başkanlığında Hacettepe Üniversitesinin Sıhhıye’deki Kültür Merkezinde başladı. Bu toplantının açılışında Ana Bilim Dalının kıdemli öğretim üyelerinden olan Prof. Dr. İ. Nazmi Haşol, Ana Bilim Dalının kuruluş yıllarına ait anılarını anlattı ve sözü Yekta Güngör Özden’e verdi. Y. G. Özden, tıp dünyası hakkında ilgi çekici tespitler ortaya koyduktan sonra Atatürk’ün naaşının Anıtkabir’e taşınmasıyla ilgili gördüklerini, gözlemlerini dile getirdi. Yerli ve yabancı bilim adamlarının katıldığı bu kurultayda ben de bir bildiriyle konuşmaya ilişkin bazı söyleyiş bozuklukları üzerinde durdum.

Yapılan konuşmalardan dünyada ve ülkemizde bu alanda oldukça mesafe alındığı, girişte sergilenen araç ve gereçlerden büyük ilerlemeler kaydedildiği bu toplantıda göze çarpan başlıca özelliklerdi. Alanın yetiştirdiği birçok Türk bilim adamı ve genç bir kadro geleceğe umutla bakmamızı müjdeliyordu.

Kurultayın bu olumlu havası yanında dilimizle ilgili bizi düşündüren durumlar da vardı. Konuşmalarını dinlediğim bazı Türk bilim adamları bildirilerinde alabildiğine yabancı terim kullandılar. Bu durumla ilgili olarak tıbbın süratle gelişen çeşitli dallarında terimleri düşünmeye, Türkçelerini ele almaya vakit kalmadığı ileri sürülebilir. Öğrenimlerini yurt dışında yapanların bu terimlerle yetiştiği de bir gerçektir. Yapılan yayınların özellikle İngilizce olması bir başka etkendir. Asıl etken yabancı bir terimin Türkçe karşılığının ne olacağı ile ilgili bilincin körelmiş olmasıdır. Öte yandan duyulduğu, işitildiği, görüldüğü anda yabancı terimleri ele alacak, onların Türkçelerini bulmaya çalışacak, önerilen Türkçe karşılığın veya kabul edilen batı kökenli kelimenin imlası üzerinde birlik sağlayacak, alanla ilgili bilim adamlarından, dilcilerden oluşan uzman kuruluşlarımız da yoktur. Bakanlıklarda da bu tür bir kuruluş bulunmamaktadır. Batı kökenli kelimenin bazen özgün biçimi bazen de Türkçe okunuşu ile yazıldığını görüyoruz. Eskiden Fransızca okunuşa uyulurdu, çünkü terim Fransızca kökenliydi. Şimdi İngilizce kelimeyi Fransız aksanına göre mi, İngiliz aksanına göre mi okuyacak ve yazacağız? İşte bu ortam içinde eskiden olduğu gibi, bugün de terimlerimiz bir sorun olarak ciddiyetini koruyor.

Bilim dallarının terimleri Osmanlı Türkçesinde de büyük bir sorundu. Terimler Arapça ve Farsça kelimelerden yararlanılarak genelde Farsça tamlama kurallarına göre yapılırdı. Örnek olarak kulaktaki üzengi kemiği teriminin Osmanlıcadaki adı azm-ı rikâbî idi. Arapça azm “kemik”, rikâp ise binicilikte geçen “üzengi” kelimesinin Arapçası idi. Kemiğin eskiden beri bilinen biri kemik diğeri sünük olmak üzere Türkçede iki adı varken azm tıpta kemikle ilgili bütün terimlerde kabul görmüştü. Sünük Türkiye’nin Doğu Anadolu bölgesinde, ayrıca Azerbaycan Cumhuriyeti’nde Türkler arasında kullanılmaktadır. Azm ile kurulmuş söz konusu terimlerden birkaçı şunlardır:

Azm-ı cebhî (alın kemiği), azm-ı enfi (burun kemiği) azm-ı harkafa (kalça kemiği), azm-ı veceni (elmacık kemiği), azm-ı adud (pazı kemiği) vb. Sayıları çok olan bu terimler, 60 yıl öncesine kadar kullanılmıştır.

Cumhuriyet Döneminde ise bütün dalların terimlerinde olduğu gibi, tıp dalının terimleri de gündeme gelmiştir. Bu konular üzerinde 1930’lu yıllarda duran bilim adamlarının başında Süheyl Ünver gelir. Akil Muhtar (Özden), Nejdet Memduh (Otacı), Ahmet Caferoğlu da o tarihlerde makaleler yazan, önerilerde bulunan kişilerdir. Bu bilginlerin ileri sürdükleri karşılıkların bir bölümü tarihî Türkçe metinlerden derlenmiştir. Bunlardan birkaçı şunlardır:

Kasık yarığı (fıtık), ısıtma (humma), bağırlak (hançere), yürek oynaması (hafakan), ağu (zehir), nefes darlığı (sıku’l-nefes), iç yürüten (müshil), göğüs kemiği (azm-ı kas), kulak tozu bezi (gudde-i nekfiye), soluk (nefes), akciğer şişi (zatürre), bademcik (levze) vb.

Sayıları birkaç yüzü bulan bu önerilerin bir bölümü günümüzde de kullanılan benimsenmiş terimlerdir. Cumhuriyet Döneminde, 1930’lu yıllarında yapılan bu atılım daha sonraki yıllarda hızını kaybetti; şimdi ise tamamen batı kökenli terimlere uymak zorunda kalındı.

Cumhuriyetin 1930’lu yıllarında türetilen terimlere ve onların Osmanlı*cadaki karşılıklarına baktığımızda ileri sürülmüş olanların bir bölümü batı dillerinden Osmanlıcaya çevrilmiş, Osmanlıcadan da Türkçeye aktarılmış terimlerdir. Bu kanıya söz konusu kavramların adlandırılmasında aynı kelimeden yararlanılmış olunmasına bakılarak varılmıştır. Azm-ı rikâbî terimindeki “üzengi” anlamındaki Arapçadan gelen rikâp kelimesi üzengi demektir. Arapça rikâp kelimesinin Batı dillerindeki karşılığı stirup da “üzengi” demektir. Bu terim, Türkçe olan üzengi sözü ile Türkiye Türkçesine aktarılmıştır. Kulaktaki örs kemiği ve çekiç kemiği’nin Batı dillerindeki karşılığı olan anvil, hammer (Latincesi malleus) de “örs, çekiç” demektir. Kemiklerin biçimleri esas alınarak benzetme yoluyla yapılmış bu terimlere bademcik terimini de ekleyebiliriz. Daha çok Fransızcadan çevrilen bu terimlerden bademcik kelimesinin İngilizcesi olan amygdale de “badem” demektir.

Kurultayın girişinde çeşitli firmalar ürünlerini sergilemişlerdi. Bu sergide kulaktaki organları gösteren renkli tablolar, resimler, çizimler dikkatimi çekti. Bunlardan biri The Human Ear (insan kulağı) başlığını taşıyordu. Çizim üzerindeki terimlerin bazıları Türkçe idi. Bunlar arasında şekilde çekiç, örs ve üzengi kemikleri işaretlenirken Türkçeleri yazılmış, bu kemiklerden örs’ün parçaları gösterilirken de örs değil, Latincesi malleus terimi kullanılmış. Çekiç kemiği başı, çekiç kemiği boynu, çekiç kemiği kolu denmesi gerekirken malleus başı, malleus boynu, malleus kolu terimleri tercih edilmiş.

Türkçenin Cumhuriyet Döneminde kazandığı terimlerden dış kulak (extermal ear), orta kulak (middle ear), iç kulak (internale ear), kulak zarı terimleri de yukarıdaki örneklerde olduğu gibi çeviri yoluyla Türkçeye girmiştir. Yalnız Osmanlıcada orta kulağın adı sanduka-i tabıl’dır.

Çeşitli bilim dallarının düzenlediği bilimsel toplantılarda perdeye yansıyan yabancı terimleri gördükçe, Atatürk’ün başlatmış olduğu Türkçeleştirme girişiminin önemini daha iyi anlıyor; bu girişimin daha sonraki yıllarda yozlaştırıldığına üzülüyoruz. O günkü anlayış, tutum, yaratılan ruh demek ki dile ve dolaylı olarak terimlere de geçmişti. Terimlerdeki bu ihmal karşısında çaresiz kalırken, tıptaki ilerleme ve ülkemizde bu ilerlemenin adım adım takip edilmesi tesellimiz oluyor.

Şüphesiz tıp biliminin pek çok dalı büyük aşama kaydetti, ama terimleri Atatürk’ün gösterdiği yolda gelişmedi. Kaydedilen bu aşamalar içinde, tıp bilimindeki hızlı gelişme karşısında düşünmeye fırsat kalmadan yabancı terimlerin dile girdiğini hepimiz görüyoruz. Kaçınılmaz bir hâl alan bu durum içinde bunlardan bazıları kolaylıkla Türkçe karşılanabilir. Ancak bu safhada görebildiğim kadarıyla alışılmış terimlerden kopmak mümkün olmuyor. Osmanlıcası müstahzar olan kelimenin Türkçesi bulunmadan preparat dile gelip yerleşti.

III. Odyoloji ve Konuşma Bozuklukları Kongresi’nde yapılan konuşmalarda kullanılan terimlerin pek çoğu batı kökenli sözlerdi. Bu terimlerden bazılarının Türkçe karşılıkları olduğu hâlde Türkçelerini kullanma yoluna gidilmedi. Örnek olarak işitme bozukluğunun zamanla çeşitli etkenlerle artması veya yaşlılık sebebiyle işitmenin giderek zayıflaması söz konusu edilirken kullanılan terim progresif idi. “İlerleyici” anlamıyla progresif Fransızca imlasıyla bazı bilim dallarında kullanılıyor. Dilcilikte de bu terimi kullananlar var. Sesler arası ilerleyici benzeşme, gerileyici benzeşme terimleri daha önce assimilation regressive, assimilation progressive diye dile girmişti. Bugün bu iki Fransızca terimin Türkçeleri kullanılıyor. Progresif sözünün asıl anlamı “ilerleme, terakki” demektir. progresif Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük’üne dilde kullanımı olmayan yabancı bir kelime olduğu için alınmamıştır.

Anlamak fiilinin Anadolu ağızlarında annamak biçiminde söylenmesi, n sesinin l sesini etkileyerek n yapması, öne doğru bir benzeşme olduğu için bu ses olayına ilerleyici benzeşme adı verilmiştir. Türlü isminin ise halk söyleyişinde tüllü biçimine girmesi l sesinin bir önceki r sesini kendine benzeterek l yapması olayı ise gerileyici benzeşme örneğidir.

Progresif terimi Osmanlı Türkçesinde terakki sözü ile karşılanmıştır. Bunun akım adı olan progresivizm biçimi ise eskiden terakkiperver sözü ile karşılanmış. Biri (terakki) Arapça, biri (perver) Farsça kelimeden oluşan bu birleşik yapı o günlerde özel ad olarak cemiyet adında da geçer. Günümüzde ise bu kelime ilerici ve ilericilik terimleriyle karşılanıyor. Bu sözün zıt anlamlı olanlarıysa gerici (mürteci) ve gericilik (irtica)’tir. Ancak bunlardan ilericilik ve gericilik terimlerinin sözlüklerdeki tanımı doyurucu değildir. Bunların birer akım adı olarak tanımlanması gerekir.

Yüzlerce yıldan beri terakki adıyla adlandırılan ve Cumhuriyet Döneminde ilerici sözü ile karşılanan ve yapısı kurallı olan bu kelimenin şimdi batı dillerindeki karşılığı olan progresif’i gündeme getirmek, ilerici sözünü yok saymak, dilimize karşı gösterilen bir duyarsızlıktır.

1978 yılında Türk Dil Kurumunca yayımlanmış tıpla ilgili olan bir kılavuz kitapçık var. Hekimlik Terimleri Kılavuzu adını taşıyan bu 61 sayfalık çalışmada batı kökenli terimlerin Türkçe karşılıkları verilmiştir. Kılavuzun yarısında da Türkçe terimlerin yabancı dildeki karşılıkları yer almıştır. Burada Fransızcadan Türkçeye geçen progressif’e karşılık olarak ilerleyici terimi gösterilmiştir. Belki 1978 yılından daha önce de ilerici terimi önerilmiştir.

1949 yılında Türk Dil Kurumunca yayımlanmış olan Dilbilim Terimleri Sözlüğü’nde assimilation progressive terimi ilerlek özümleme bunun karşıtı olan assimilation regressive ise gerilek özümleme terimleriyle karşılanmıştı. Anlaşılan bu karşılıklar tutunmamıştır.

Kurultayda kullanılan terimlerden biri dominant, diğer frekans idi. İkisi de Fransızcadan dilimize geçmiştir. İngilizceleri de aynı kelimelerdir. Türkçe Sözlük dominant terimine başat sözünü karşılık olarak göstermiştir. Dominant kelimesinin temel anlamı “hâkim özellik”tir. Tıp biliminin çeşitli dallarında kullanılan bu terim eczacılıkta da geçer.

Dominant Türk Dil Kurumunun İlaç ve Eczacılık Terimleri Çalışma Grubunda tartışılan terimlerden biri oldu. Kaynakların kimisinde bu terim başat, kimisinde baskın, kimisinde ise dominant olarak yer alıyor. Dil Derneğinin Türkçe Sözlük’ünde ise bu iki karşılık (başat, baskın) dominant kelimesinin önünde bir ve iki diyerek numaralandırılmıştır. Bu numaralandırma dominant kelimesinin iki anlamı olduğunu gösterir. Dominant’ta tanım verilmediği için baskın ve başat maddelerinde tanımları aramak gerekti. Bunlardan baskın maddesinde verilen tanım şudur:

“Ana ya da babadan birinin karakterinin melezde ağırlıklı olarak belirmesi, dominant” (205. s.)

Başat içinse şu tanım yapılmış:

Benzerleri arasında güç ve önem bakımından başta gelen baskın, hâkim, dominant”. Bu durumda baskın ve başat terimleri dominant’ın karşılığı olmakla birlikte Türkçedeki anlamları farklılaşmış demektir. Ancak bu iki kelimenin anlamca birbirinden farklı olduğunu yazılı eserlerde görmek ve örneklemek gerekir.

1978’de Türk Dil Kurumunca yayımlanmış olan Hekimlik Terimleri Kılavuzu’nda dominant için gösterilen tek karşılık baskın’dır.

Tıp biliminde geçen batı kökenli terimlerden bir diğeri ise frekans’tır. Batı kökenli olan frekans’ın Türkçe karşılığı sıklık’tır ve başta dil alanında olmak üzere birçok bilim dalında bu terim kullanılıyor. Bu bakımdan tıpta da sıklık teriminin frekans karşılığı olarak kullanılması gerekir.

Bu tür yaygın Türkçe terimlerden bir örnek daha vererek yetinelim. Hiper teriminin Türkçe karşılığı yüksek’tir. Tıp alanında da hiper terimine karşılık olarak yüksek terimi kullanılmalıdır. Nitekim hiper tansiyon (Fr. Hypertension) örneğinde hiper’in yerini yüksek almıştır. Yüksek kan basıncı demeye kendimizi alıştırmalıyız. Bu terim kısaca yüksek basınç terimiyle de karşılanmıştı. Türk Dil Kurumunca yayımlanan Hekimlik Terimleri Kılavuzu’nda gösterilen karşılık yüksek basınç’tır. Yüksek basınç terimi herhâlde hava tahminleri yapılırken kullanılan yüksek basınç terimiyle karışır diye son yıllarda bu kavramın yüksek kan basıncı biçiminde karşılanması uygun bulunmuştur.

Tıp terimleriyle ilgili çalışmalar küçümsenmeyecek düzeydedir. Bununla birlikte alınan mesafe doyurucu değildir. Tıp terimleriyle ilgili kitap ve makale sayısı 103’tür. Terim Sözlükleri ve Çalışmaları ile İlgili Bibliyografya adlı Türk Dil Kurumunca yayımlanmış olan çalışmamda tıp terimlerini konu alan 103 yayının künyesi verilmiştir.

1930’lu yıllarda tıp terimlerinin Türkçeleştirilmesi çalışmalarıyla ilgili olarak yukarıda isimlerini verdiğim bilim adamlarını izleyenlerin sayısı bugün çok daha artmıştır. Üniversitelerde de bu konularda gönüllü çalışan, kafa yoran ama henüz bir yayın ortaya koymayan bilim adamları var. 1964 yılından beri üniversiteler arasında çeşitli komiteler kurulup tıp terimlerinin Türkçeleştirilmesiyle ilgili çalışmalar yapılmışsa da, bugünkü sonuçlara bakıldığında önerilerin kullanıma girmediği, Türkçelerinin batı kökenli terimlerin önüne geçmediği görülür.

fülus-i ahmere muhtaç olmak

Sadri Ertem imzasıyla 1933 yılında Ülkü dergisinde çıkmış “Yağı Alınmış Su” adındaki hikâyede geçen bu söz unutulmuş deyimlerimizden biridir. Taşıdığı yabancı kökenli füls (para, akçe), ahmer (kızıl) kelimeleri yüzünden tarihe karışmıştır. Bunun gibi tarihe gömdüğümüz daha pek çok deyimimiz var. Bu durum belirttiğim gibi içinde yabancı bir sözün bulunmasıyla doğrudan ilgilidir. Deyimler asıl halk ağzında çok zengindir. Eski, yeni ve bugün yazı dilinde kullanılan deyimlerimiz toplanır, örnekleriyle tanımlanırsa büyük bir hazine ortaya çıkar.

Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük’ünde yaşayan bu deyim, fülsüahmere muhtaç biçiminde alınmış, buna “Çok fakir, beş parası yok, düşkün zavallı” anlamı verilmiş. Dergideki hikâyede ise söz konusu deyim, cümlede “Bu kadının eline dünyalar kadar altın verilse bir iki gün içinde fülusü ahmere muhtaç olacak, avuç açacak hâle gelirdi” biçiminde geçmektedir (Zerrin Bayraktar - Cem Alpar, Ülkü-Seçmeler, 1933 - 1941).

Dil Derneğinin yayımladığı Türkçe Sözlük’te bu deyim alınmamış. Ali Püsküllüoğlu da bu deyime sözlüğünde yer vermemiştir.

Dikkat edilirse fülsüahmer’in Türkçe Sözlük’teki imlasıyla hikâyede geçen imlası aynı değil. Sözlükte bir hece düşürülerek alınmış. Öte yandan söz konusu deyim fülsüahmere muhtaç olmak biçiminde de alınmalıdır. Fülsüahmere muhtaç bir sıfattır. Bunun fiili ise fülsüahmere muhtaç olmak’tır.

Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR