Obez, obezite; misyon, vizyon; Adapazarı, adım başı, ayakkabı, dağ başı, cumartesi, çarkçıbaşı. Emiroğlu, hafta başı, İnönü, iş başı, kahvaltı, Kırklareli, Kocaeli, köprü başı, Köprübaşı, köşe başı, madde başı, liste başı, Orhaneli, Pazartesi, Rumeli, satır başı, söz başı, ustabaşı, yüzbaşı, Tunceli, zeytinburnu üzerine.

Son birkaç yıldır sık sık duyduğumuz yabancı kaynaklı kelimelerden biri de obez (İng. obese)’dir. “Çocuk tam anlamıyla obez.” kullanımı yanında “Çocuk obez oluyor. Bu çocuk obez doğmuş.” biçiminde cümlelerle de karşılaşıyoruz. Bu sözün dilimizde yaygınlaşmasının ve sık sık söylenmesinin sebebi çağın bir hastalığı olarak insanlarda başgösteren aşırı şişmanlamadır. Refah düzeyi yükseldikçe çağımızda bu tür hastalıklar ortaya çıkıyor. Bu hastalığı Dr. Mustafa Çetiner, Cumhuriyet gazetesinin 8 Ocak 2005 tarihli nüshasının Bilim Teknik adlı ekinde ele alıyor. “Güncel Bilim” adlı köşede işlenen bu konunun başlığı “Obezite ve Çocuklarımız”. Dr. M. Çetiner, yazısında şişmanlığın çağımızın ciddi bir sağlık sorunu olduğunu açık, anlaşılır bir dille anlatıyor; yararlı bilgiler veriyor. Bu yazıda bizi daha çok kullanılan yabancı terimler ilgilendiriyor.

Yazıda, bir tıp terimi olarak son yıllarda dilimize giren obez yanında bir de obezite (İng. obesity) sözü kullanılıyor. Obez, obezite Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük’ünde bulunmuyor. Millî Eğitim Bakanlığının çıkarmış olduğu Örnekleriyle Türkçe Sözlük adlı dört ciltlik eserde de bu kelimeler yer almamış.

Yazıya bilimsel bir anlatım katmak için bilim adamlarının, uzmanların sık sık başvurdukları bu kullanım, özellikle sağlık alanında pek çok yabancı kelimenin dile yerleşmesine yol açtı. Bir başka gelişme ise kişilerin bu örnekte olduğu gibi şişman, şişmanlık gibi kelimeleri bayağı (amiyane) bulmalarıdır. Bu gelişmenin bir örneği de ahlak yerine kullanılmakta olan Fransızca kaynaklı etik’tir.

Dr. M. Çetiner, yazısının birkaç yerinde ve başlığında şişmanlık yerine obezite terimini kullanıyor. Bu konuyu işlerken Prof. Dr. Abdullah Bereket’in bir açıklamasını anıyor. “Obezitenin başlama yaşı düştükçe, şişmanlığın derecesinin de orantılı olarak arttığını belirtiyor.” biçiminde onun bir cümlesini yazısına ekliyor. Ayna anlama gelen iki sözün kullanıldığı bu cümleyle insan, ilk anda şişmanlık ile obezite’nin farklı şeyler olduğunu zannediyor. Yazının bir başka yerinde yazar, “Obezite yani şişmanlık vücuttaki yağ dokusu oranının artışı sonucu ortaya çıkan kilo fazlalığı olarak tanımlanabilir.” diye obezite’nin anlamını açıklıyor.

Dilde karşılığı olan bir sözün yerine bir başka dilin kelimesini koymak insana ters geliyor. Şişman, şişmanlık, şişmanlamak, şişmanlatmak, şişmanca gibi türevleri bulunan ve köken olarak da Türkçe olan bir kelime yerine, kullanımı kısıtlı bir yabancı kelime kullanmak hoş olmuyor. Bu durum Türkçenin aleyhine işliyor. “Bu, bir bilim terimdir; bütün ileri ülkeler bu terimi kullanıyor” dememeliyiz. Bir bilim dalının veya sanat kolunun terimi yazı diline girebileceği gibi günlük dilin bir kelimesi de bilim dilinde veya sanat alanında bir terim olarak kullanılabilir. Buna engel bir durum yoktur ve örnekleri az değildir. “Obez, tıptaki anlamıyla tam olarak şişman değildir” de denebilir. Bu durumda obez’in karşılığı aşırı şişman, obezite’nin karşılığı da aşırı şişmanlık olabilir. Varsın bu terim tek kelimeyle değil, iki kelimeyle ifade edilsin.

Bu tür gelişmelerin önü alınmadıkça önce ismi ardından sıfatı daha sonra da zarfı dile giriyor. Umarım, bu olumsuz gelişme bir gün sıfat ve zarf olarak kullanılan şişmanca’yı etkilemez.

Bu konuyu geçmeden bir noktaya açıklık getirelim: Şişman kelimesinin ünlüleri arasındaki uyumsuzluğa bakıp bunun Türkçe olup olmadığı konusunda tereddüde düşülmemeli. Şişman’ın ş ile başlaması ve içinde ünlü uyumunun bulunmaması bizi şaşırtmasın, şişman ve türevleri Türkçedir. En eski sözlüğümüz olan Divanü Lûgat’it-Türk, bu kelimenin kökü olan şiş biçimini sış olarak gösteriyor. Arapça olan tanımını da Besim Atalay “şişmiş olan her nesne, yumru” biçiminde veriyor. Anlaşılan şişman sışman’dan gelişmiş bir biçim ve türevleriyle birlikte Türkçedir.
misyon, vizyon

Birkaç gün önce üniversite öğretim üyelerinin, öğrencilerin eğilimlerini, katılımlarını ve beklentilerini belirlemek üzere Ankara Üniversitesi kanalıyla bize bir anket dağıtıldı. Üzülerek belirteyim ki anketin başlangıcında verilen cümleleri anlamakta güçlük çektim. Öğrencilerin de bu cümlelerden yeterince bir şey anladığını sanmıyorum. Ama herkes bunu bir görev sayarak doldurdu ve ilgili yerlere gönderdi. İngilizceden çeviri olduğunu sandığım anketin başında yer alan cümle aynen şöyle:

“Bu anket, Üniversitemizin gelecekte nasıl olmak istediğini tanımlayan, arzulanan geleceği betimleyen vizyon ve Üniversitemizin amaç ve önceliklerini belirten ya da varoluş nedenlerini açıklayan misyon ifadelerine katılma durumunuzun saptanması ve Üniversitemiz için geniş paylaşımlı vizyon ve misyon ifadelerinin belirlenmesi amacıyla hazırlanmıştır.”

Anketin son cümlesi de şöyle:

“Önereceğiniz misyon ve vizyon ifadeleri de bu konudaki değişikliklere temel oluşturması açısından son derece önemlidir.”

Anket üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümün adı “kişisel bilgiler” öteki bölümlerin adı yok. En sonda da büyük harflerle “Anket bitti teşekkürler” biçiminde gereksiz bir uyarı cümlesi yer almış.

Burada anlaşılmayı asıl zorlayan misyon ve vizyon kelimeleri ile bunlara bağlı misyon ifadeler, vizyon ifadeler’dir. Bu sözlerden de ne kastedildiği anlaşılmıyor.

“Üniversitenin gelecekte nasıl olmak istediğini tanımlayan, arzulanan geleceği betimleyen misyon ve ...” diye devam eden cümlenin ilerisinde yer alan ... misyon ifadeler tamlamasında yer alan ifadeler sözü anlaşılan misyon’a da ait. Buna göre cümleyi “Bu anket, Üniversitemizin gelecekte nasıl olmak istediğini tanımlayan, arzulanan geleceği betimleyen vizyon ifadelerine ve Üniversitemizin amaç ve önceliklerini belirten ya da varoluş nedenlerini açıklayan misyon ifadelerine...” biçiminde anlamalıyız. Yazar, tekrar etmemek için böyle bir yola başvurmuş ama düşünceyi uygun kelimelere dökememiş, anlaşılmayı sağlayamamış. Cümlenin belirttiğimiz bu yapısı içinde vizyon ifadelere katılma durumunuzun, misyon ifadelere katılma durumunuzun sözleriyle de ne demek istendiği açık değildir. İfade yerine günümüzde kullanılan ve kökeni Türkçe olan anlatım’ı koymayı denedim, anlamdan büsbütün uzaklaşıldı. Bu uzun cümlenin sonunda yer alan geniş paylaşımlı misyon ve misyon ifadelerin belirlenmesi ibaresi de düşünceyi yansıtmıyor. Cümlenin anlaşılır olan tek yanı özne ve yüklemden oluşan “Bu anket ... hazırlanmıştır” bölümüdür.

Metni anlamaya çalışırken bu cümlenin misyon, vizyon, misyon ifadeler, vizyon ifadeler gibi sözleri kullanmadan daha kısa, öz ve anlaşılır biçiminde nasıl söylenebileceğini düşündüm. Kendimce şöyle bir cümle kurdum:

“Bu anket, Üniversitemizin gelecekteki görünümünün nasıl olması gerektiğini araştırmak, üstleneceği görevlerin hangileri olduğunu belirlemek için değerlendirmelerinizi almak üzere hazırlanmıştır.” Demek ki cümlede geçen vizyon ve misyon kelimelerini kullanmadan bu düşünce başka bir biçimde de verilebilir.

Daha önceki yazılarımda vizyon kelimesiyle ilgili olarak yaptığım açıklamalarda söz konusu kelimenin 1993 yılında Türk Dil Kurumunca görüşüldüğünü, sinema terimi olarak vizyona girdi örneğinde olduğu gibi bu sözün gösterim ile karşılandığını, vizyon sahibi gibi bir kullanımda ise, bu kavram için ufku geniş, geniş ufuklu, uzak görüşlü, geniş görüşlü sözlerinin önerildiğini yazmıştım. Bu sözün isim biçimlerinin ise Türk Dil Kurumunda yapılan çalışmalarda uzak görüşlülük, geniş görüşlülük olabileceği üzerinde durulmuştu.

Vizyon kelimesinin Türkçeye girişi yeni değildir. Bu sözü on beş, yirmi yıldan beri duyuyorum. Söz konusu kelimeye karşılık arama işi ise 1990’lı yıllara rastlar. 1991 yılında Cemal Mıhçıoğlu buna uludüş sözünü karşılık olarak gösterdiğini Sözcüklerin Öyküsü adlı kitabında belirtir. Ancak bu söz benimsenmedi. C. Mıhçıoğlu, kitabında vizyon’un sinema terimi olarak kullanımına ise gösterime girmek, gösterilmeye başlanmak fiilleriyle karşıladığını yazdı. Bu yerinde öneri zaten dilde, kullanımda bulunan bir anlatımdı.

Bu açıklamaların ışığında yukarıdaki ankette geçen vizyon kelimesi görünüm ile karşılanabilir. Bir üniversitenin görünümü yaptığı bilimsel çalışmalar, araştırmalar, verdiği konferanslar, ait olduğu toplumun insanlarını refaha kavuşturmak, ürettiği her türlü bilgi ile yol göstermek ile belirginleşir. Bu bakımdan görünüm, söz konusu kavramı vizyon kelimesinden daha iyi karşılar.

Misyon (Fr. mission) sözüne gelince, sözlüklerde misyon bir yandan dinî, öte yandan diplomatik alanda kullanılan bir söz olarak tespit edilmiştir. Bir bilimsel kurum olan üniversitenin misyon’u ise başta ülkesi olmak üzere bütün insanlık karşısında üstlendiği görevdir. Her kurumun üstlendiği bir görevi yani misyonu vardır. Üniversitelerin üstlendiği görev ise çok özeldir. Bu açıklamalara dayanarak bir anket metninde misyon yerine üstlenilen görev çok daha uygun düşer ve anlatımı berraklaştırır.

Bu kelimenin Türkçeye girişi vizyon kelimesinden çok daha öncedir. Şemsettin Sami’nin 1900 yılında tamamladığı Kamus-ı Türkî adlı eserinde bu kelimeye yer vermediğini görüyoruz. Bundan 25 yıl sonra yazılmış Mehmet Bahaettin Toven’in Yeni Türkçe Lûgat adlı eserinde ise, misyon ve misyoner kelimelerini tanımlarıyla bulabiliyoruz. Bu sözlükten birkaç yıl önce yazılmış Raif Necdet Kestelli’nin Resimli Türkçe Kamus adlı eserinde ise yalnızca misyoner sözü alınmış. Anlam olarak “Neşr-i din ile iştigal eden rahip” tanımı verilmiş.

Aslında Türk sözlükçülük alanında bu tür kelimelerin Türkçeye ne zaman ve hangi eserle girdiği, ne zaman kullanılmaya başlandığı araştırılmamış bir konudur. Bu yolda hazırlanmış bir kaynak da yoktur. Sözlüklerimizde bu tür bilgiler bulunmaz. Bunu ileri ülkelerin sözlüklerine bakarak ihmal edilmiş bir durum sayıyoruz. Her ne kadar tarihî dönem sözlüklerini karıştırarak veya çeşitli makalelerden ipuçları çıkararak bazı bilgiler toplayabiliyoruz ama derlemeler doyurucu olmuyor. Bu durumla ilgili olarak terimlerin dile giriş tarihleri hakkındaki bilgilerimizin biraz daha fazla olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Cumhuriyet döneminde türetilenlerin ve dile mal edilenlerin giriş tarihleri bulunabilir.

Misyon kelimesinin bir Türkçe kelimeyle karşılanması gerektiği üzerinde vaktiyle Mümtaz Soysal’ın Milliyet gazetesinde yazı yazdığını C. Mıhçıoğlu’nun kitabından öğreniyoruz. C. Mıhçıoğlu’nun bu kelimeye karşılık araması da M. Soysal’ın yazısı üzerine olmuş. C. Mıhçıoğlu, 1991 yılında misyon için ulugörev karşılığını önerdiğini ve bu öneriyi Siyasal Bilgiler Fakültesinde M. Soysal’a söylediğini, onun da bu yeni kelimeyi beğendiğini Sözcüklerin Öyküsü (300. s.) adlı kitabında belirtmiştir. C. Mıhçıoğlu’nun ulugörev önerisi basın ve yayın hayatında kullanılmadı.

Adapazarı, adım başı, ayakkabı, dağ başı, çarkçıbaşı, cumartesi, Emiroğlu, hafta başı, İnönü, iş başı, kahvaltı, Kırklareli, Kocaeli, köprü başı, Köprübaşı, köşe başı, madde başı, liste başı, Orhaneli, pazartesi, Rumeli, satır başı, söz başı, usta başı, yüzbaşı, Tunceli, zeytinburnu

Belirtisiz tamlama biçiminde olan, bazen ayrı bazen de bitişik yazılan kelimelerin son sesindeki 3. teklik iyelik eki belirtme ve yönelme durum eklerini aldıklarında bazı sorunlarla karşılaşılmaktadır. Çarkçıbaşıyı mı, Çarkçıbaşını mı? Türk Dil Kurumunun imla komisyonlarında her zaman bu, bir sorun olarak ortaya çıkar. Bu otobüs Tunceli’ye mi Tunceli’ne mi gidiyor? Pazartesiye kadar mı pazartesine kadar mı? 1965 yılında Vecihe Hatiboğlu’nun başkanlığında hazırlanan ve benim de uzman yardımcısı olarak Kurumda çalıştığım sırada bu mesele tartışıldı ve V. Hatiboğlu, 1965 yılında yayımlanan kılavuzun giriş bölümünde cumartesiye, pazartesiye, başörtüye, aşçıbaşıya örneklerini vererek şöyle bir açıklamada bulundu:

“Yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere bu çeşit birleşik kelimeler iki türlü ek almaktadır. Gelecekte bu iki şekilden yeni şekil olan -y-e seslerini taşıyanların yerleşeceği sanılmaktadır; çünkü eski şekiller artık sarsılmıştır: Cumartesine değil cumartesiye gibi.”(50. s) Bu açıklamadan ikili kullanımların o tarihte başladığı anlaşılıyor.

Son sesteki iyelik ekinin ayakkabı örneğinde olduğu gibi doğal süreci içinde kalıplaşması beklenirken bazı ikili kullanımlar dolayısıyla bu soruna bir çözüm getirilmeye çalışılmış, yapay olarak bu kalıplaşmanın hızlandırılmasına imla kılavuzları aracı edilmiştir. Kalıplaşan yalnızca ayakkabı örneği değil, birer yer adı olan Tunceli, Rumeli ve İnönü örneklerinde de kalıplaşma, sürecini tamamlamış ve getirilen ek -ni değil -yi olmuştur. Ancak el-i ile kurulan Orhaneli, Çayeli, Korkuteli gibi yer adlarında herhangi bir gelişme olmamış; Tunceli yapısındaki bu yer adları 2002 yılında Türk Dil Kurumunca yayımlanan İlk Öğretim Okulları İçin İmlâ Kılavuzu’nda Tunceli adı Tunceli’yi aynı el ile yapılmış Orhaneli’ni, Çayeli’ni, Korkuteli’ni biçiminde kesme ile ayrılarak gösterilmiştir.

Geçen kırk yıllık süre içinde cumartesi, pazartesi kelimelerindeki iyelik eki -sı, eğitim aracılığı ile kalıplaştırılmış, bu kelimelerin cumartesiyi pazara bağlayan gece veya pazartesiye kadar biçiminde kullanılmasını sağlamış; kılavuzlar bu kelimeleri dizin bölümünde cumartesi,-yi, pazartesi,-yi biçiminde vererek -yı’lı biçimleri yaygınlaştırmışlardır. Ancak öğrenciler arasında yaptığım bir ankette cumartesini, pazartesini biçimlerinin bugün bile kullanıldığına tanık oldum.

1965 yılında yapılan düzenlemeyle sağlanan bu tutarlılığın öncesinde herhangi bir açıklama veya bilgi yoktur. 1928’den 1957 yılına kadar çıkan kılavuzlarda cumartesi, pazartesi kelimelerinin önünde hiçbir ek bilgi verilmemiştir. Kılavuzların açıklamalar bölümünde de bunların -yı mı, -nı mı alacağı hususunda herhangi bir şey söylenmemiştir. Bu durumda cumartesi, pazartesi, denizaltı, kahvaltı gibi kelimelerin son sesindeki iyelik ekinin kalıplaşmasının ve bu kelimelerin -yı ekiyle kullanılışının 1960’lı yıllara rastladığını söyleyebiliriz.

1965’ten bu yana, bu yapıdaki örneklerin bazılarına kılavuzlarda hâlâ bir istikrar getirilemediğini görmekteyiz. Örnek olarak Türk Dil Kurumunun 2000 ve 2002 yıllarında yayımladığı kılavuzlarda 3. teklik iyelik ekiyle biten aşçıbaşı kelimesi aşçıbaşı,-yı,-nı biçiminde iki ek bilgiyle verilmiştir. Bu bilgiyle aşçıbaşı kelimesinin aşçıbaşıyı ve aşçıbaşını biçiminde ikili kullanabileceği anlatılmaktadır. Ancak N. Özön tarafından yayımlanan ve Yapı Kredi yayınları içinde çıkan Büyük Dil Kılavuzu’nda aşçıbaşı sözü, dizinde aşçıbaşı,-nı biçiminde gösterilmiş. Ali Püsküllüoğlu da kılavuzunda aynı biçimi vermiştir. Dil Derneğinin kılavuzunda ise aşçıbaşı biçimiyle yetinilmiş -nı veya -yı gibi bir ek bilgi verilmemiştir.

Üç askerî terim olan onbaşı, yüzbaşı, binbaşı kelimeleri de kılavuzlarda 1960’lı yıllara kadar bir ek bilgiyle dizinlere alınmamış, onbaşı,-yı, yüzbaşı,-yı, binbaşı,-yı biçimlerinin ek bilgilerini daha sonraki kılavuzlarda görüyoruz. Yukarıdan beri verdiğim örnekler içinde en tutarlı imla bu üç kelimede olmuştur. Bu kullanım, binbaşıyı, yüzbaşıyı, onbaşıyı biçimlerini “Şunları binbaşına, yüzbaşına, onbaşına ver” cümlesinde olduğu gibi senin binbaşın, senin yüzbaşın, senin onbaşın gibi iyelik ikinci teklik biçimlerinden de ayırmıştır. Bu arada takımbaşı, subaşı, kolbaşı gibi terimlere dokunulmamış; bunların -yı mı, -nı mı alacağı hakkında herhangi bir bilgi verilmemiş veya bunların da aynı grup kelimelerden olduğuna dikkat edilmemiştir. Kılavuzların genel eğilimine göre dizin bölümünde ilgili kelime önünde -yı veya -nı biçiminde ek bilgi verilmemişse, bunların imlası subaşına, takımbaşına, ekipbaşına, kolbaşına biçiminde kullanılması gerektiği doğrultusundadır. Bununla iyelik ekinin kalıplaşmadığı fikri verilir.

Baş kelimesiyle kurulmuş bu tür belirsiz tamlamaların birçoğunun imlasında bugüne kadar bir tutarlılık sağlanamamıştır. Bu tutarsızlık birleşik veya ayrı yazmaktan kaynaklandığı gibi -yı mı, -nı mı alacağı ile de ilgilidir. Bunların bir bölümü başlıkta sıraladığım kelimelerdir. Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda ayrı yazılan bu kelimelerden iş başı, köprü başı, satır başı Nijat Özön’ün Büyük Dil Kılavuzu adlı çalışmasında bitişik gösterilmiştir. Aynı bitişik yazma Dil Derneğinin Yazım Kılavuzu’nda, Ali Püsküllüoğlu’nun Yazım Kılavuzu’nda, Adam yayınlarının Ana Yazım Kılavuzu’nda da görülmektedir. Bunun yanı sıra Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda ayrı yazılan adım başı, dağ başı, hafta başı, köşe başı örnekleri yukarıda saydığım kılavuzlarda da ayrı yazılmıştır. Bunların imlasında kılavuzlar arası bir birlik sağlanmışken iş başı, köprü başı, satır başı örneklerinin imlasında bir birlik görülmüyor. Usta başı, madde başı Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda ayrı yazılmış, bu sözler, yukarıda saydığım kılavuzlara girmemiştir. Türk Dil Kurumunun kılavuzunda bulunan söz başı kelimesini N. Özön, A. Püsküllüoğlu, kılavuzlarına almış, diğerleri bu kelimeye yer vermemişlerdir. Görüldüğü gibi işin boyutu yalnızca farklı imlalarla, ek alışlarıyla sınırlı değil, arandığında kılavuzlarda bulunamayan kelimeler de var.

Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda yukarıda söz konusu ettiğim kelimeler genel tutuma bağlı olarak -yı mı -nı mı alacağı belirtilmemiş. Bu durum hepsinin -nı ile kullanılacağı anlamına geliyor. Daha doğrusu söz konusu örneklerin Türk Dil Kurumunun kılavuzunda belirtme (yükleme) durum ekinin getirilmesi hâlinde bu ekin -yı mı, -nı mı olacağı hakkında herhangi bir bilgi, bir uyarı yapılmamıştır. N. Özön, bitişik yazdığı satırbaşı, odabaşı, işbaşı, köprübaşı sözlerinin -nı ile kullanılacağına ilişkin kelimelerin önüne bir bilgi eklemiş. Aynı kelimelere A. Püsküllüoğlu da bu bilgileri eklemiş ve kılavuzlarında bunları satırbaşı, -nı, odabaşı, -nı, işbaşı, -nı, köprübaşı, -nı biçiminde göstermişlerdir. Aynı durum Adam yayınlarının Ana Yazım Kılavuzu‘nda da uygulanmıştır. Baş ile kurulmuş bu tür yapılardaki kelimelerin çoğunda böyle bir uygulamaya gidilmezken, kendilerince bitişik yazılmasını istedikleri kelimelerde söz konusu sayılı kelimelerin önüne -nı bilgisi eklenmiş. Buradan bitişiklere ek bilgi verilir, bitişik olmayanlara ek bilgi verilmez anlamı çıkıyor.

Dil Derneğinin kılavuzunda ustabaşı kelimesinin önünde herhangi bir bilgi yokken aynı yapıda çarkçıbaşı kelimesine dizinde -yı bilgisini buluyoruz. Oysa Türk Dil Kurumunun kılavuzunda bitişik yazılsın veya yazılmasın bu tür kelimelerin hiçbirinde -nı biçiminde bir bilgi eklenmemiştir. Bu tamlamalarda son sesteki iyelik eki kalıplaşmadığından, görevini canlı olarak sürdürdüğünden, bunlara belirtme durum ekinin normal olarak -nı geleceği kabul edildiğinden böyle bir uygulamaya gidilmemiş ve bu bilgi gereksiz bulunmuştur.

Konunun bir başka boyutu kişi ve yer adlarındadır. Birer yer adı olan Emirdağ, Elmadağ, Samandağ, Arpaçay, Kadıköy gibi kelimelerden iyelik eki düşürülmüş ve böylece sorun ortadan kaldırılmış. Dağların, çayların adları söz konusu olduğunda Emir Dağı, Elma Dağı, Arpa Çayı imlası tercih edilmiştir. Ancak Sarayönü, Altınözü, Saraydüzü, Köprübaşı, Beylerbeyi, Zeytinburnu, Kocaeli, Adapazarı gibi daha pek çok yerleşim adında böyle bir tasarruf söz konusu olmamıştır.

Dizin bölümüne girmeyen soyadlarının kullanımı ile ilgili bilgiler de kılavuzlarda yer almalıdır. Farsça kökenli zade’nin yerini alan oğul, tamlama kurarken iyelik eki alır ve oğlu biçimine girer. Oğlu kelimesiyle kurulmuş Kılıçoğlu, Emiroğlu, Gençoğlu gibi soyadlarına gelen ekler için de kılavuzların kesme işareti başlığı altında bir açıklama getirmesi gerekir. Bu örneklerde iyelik eki canlıdır. Dolayısıyla Kılıçoğlu’na, Saraçoğlu’na, Emiroğlu’nu, Genç*oğlu’na kullanımı geçerlidir. Kılavuzların bütün bu örnekleri derleyip tutarlılık içinde, ek bilgilerle vermesi, giriş bölümüne aydınlatıcı açıklamalar konulması yaşanan boşlukları dolduracaktır.

Doğru Yazalım Doğru Konuşalım
Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR