Çeşmigül, yavaş çekim, sörf yapmak, acil eylem plânı, program, İstanbul, rüzgâr, albüm üzerine.

Doğru Yazalım Doğru Konuşalım/ Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

Çeşmigül

Çeşmigül, artık pek duyulmayan bir kişi adı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ercüment Ekrem Talu’nun piyasaya çıkan Beyaz Şemsiyeli adlı romanında, bayan kahramanlardan birinin ismi olarak geçer. Yaklaşık 450 sayfa tutan, akıcı, sürükleyici, ders alınacak, ibret tablolarıyla dolu bir eser. Dönemin gelenek ve göreneklerini içine alan bir şaheser. Türkçesini geliştirmek isteyen herkesin okumasını önereceğim bir edebiyat ürünü. Bu övgüye değer romanın kahramanlarına verilen öteki adlar ise Şaziment, Şahende, Şekûre, Hamdune, Fercemal, Ebulhayr Efendi, Safinaz, Afeti, Şücaaddin, Affan vb. Yalnızca son kahramanın adına bakalım. Affan, kötü şeylerden kaçınan kimse anlamına gelen Arapça bir söz. Sıraladığımız öteki Arapça ve Farsça adların da bugün anlamları herkesçe bilinmez. Yazar, Çeşmigül’ü bir yerde metnin akışına göre kendisi şöyle tanımlıyor:

“Ben çeşmigülümü hakikaten nadide bir gül gibi ve kendi gözlerim gibi daima severim.” (s. 51)

Farsça kurallara göre yapılmış bir tamlama olan Çeşm-i gül’ü, gül gözü veya gülün gözü diye Türkçeye aktarabiliriz. Aynı yapıda bir de bülbül gözü, veya bülbülün gözü anlamında çeşmibülbül sözümüz daha var. Ancak çeşmibülbül, bir kişi adı değildir. Cam işlemeciliğinde bir terimdir. Üzeri sarma çizgilerle, çiçek motifleriyle bezenmiş cam işi.

Durup dururken Şaziment, Ebülhayr, Şekûr, Şekûre, Çeşmigül adları da nerden çıktı denebilir. Kişi adları ve soyadları Türk siyasetinde ve kültür hayatında önemli bir konudur. Bugünlerde kişi adları gündeme getirilmekte ve bazı yasal değişiklikler yapılacağı belirtilmektedir. Bu bakımdan konuya birazcık eğilmek, sorunu açıklığa kavuşturmak gerektiği kanaatindeyim. Kişi adlarımız başka milletlerde görülmeyen bir biçimde çeşitlilik arz eder. Çoğunlukla Arapça ve Farsça kökenli adların hâkim olduğu dilimizde, kökeni Kafkas dillerine dayanan adlarımız da az değildir. Çocuklarına koyacakları adların hiç kimsede olmasını istemeyen bazı aile bireylerinin uydurdukları adları da bunlara ekleyelim. Türkçe köklere ve eklere dayanan kişi adlarımız ise bunların arasında küçük bir yer tutar.

Kişi adları bilinçli olarak önce Cumhuriyet Döneminde ele alınmıştır. Bir miktar Türkçe adın öne çıkmaya başladığı dönemdeki gelişme, toplumdaki bilinçsizlik yüzünden kısa sürede hızını kaybetmiştir.

Konu ile ilgili olarak elimizdeki yayınlar sınırlıdır. Alanla ilgili yayınları Selçuk Üniversitesi öğretim üyelerinden Saim Sakaoğlu Türk Ad Bilimi (I Giriş) adlı eserinde toplayarak değerlendirdi ve geçen yıl Türk Dil Kurumu yayınları arasında ortaya koydu. Söz konusu yayınlardan anlaşılacağı gibi adlarımızla ilgili, dönemlere göre bir sınıflandırma yapılamamış ve bu dönemlere ait malzeme bir araya getirilmemiştir. Açıklamalı Türkçe adlar kılavuzu henüz elimizde yoktur.

Türk kişi adlarındaki değişiklikler, tutumlar, adlandırmayı etkileyen faktörler üzerinde de yeterli bilgimiz bulunmamaktadır. Birtakım değerlendirmeler yapmak için de gerekli yöntemleri geliştirememişiz. Aydil Erol tarafından hazırlanan, Şarkılarla Şiirlerle Türkülerle ve Tarihî Örneklerle Adlarımız ismi altında 1992 yılında Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsünce yayımlanan 468 sayfalık sözlükte, ad verme geleneğinde Macar Türkoloğu Lazslo Rasonyi’nin sınıflandırmasına dayanılarak bazı esaslar tespit edilmişse de, bu sınıflandırmalar malzemeye dayanmayan kişisel değerlendirmelerdir. Aydil Erol’un çalışması ise gerçekten bir emek ürünüdür ve zengin malzemeye dayanır. Bu sözlükte ayrıca konu ile ilgili geniş bir bibliyografya da bulunmaktadır.

Kişi adlarının dönemlere göre tespiti yapılmadan ve bu konuda birtakım inceleme yöntemleri geliştirmeden beklenen sonuç elde edilemez. Dönemlerin tespiti ise söz konusu malzemenin derlenmesiyle mümkün olabilir. Kabaca, İslâmiyetten önceki kişi adları veya İslâmiyetten sonraki kişi adları diye iki dönem tespit edilebilir. Ama bu iki dönemle ilgili malzeme ortaya konduğunda görülecektir ki, kişi adları temas edilen komşu kültürler, coğrafî şartlar bakımından çok değişik özellikler içerir. İşe günümüzden hareket ederek başlamak da mümkündür. Cumhuriyet öncesi kişi adları ve cumhuriyet sonrası kişi adları. Günümüzde birtakım doğru kararlar vermek için bu son iki dönemi aydınlatacak çalışmalar öncelikle yapılmalıydı. Geç kalınmış ve ihmal edilmiş bu alanın literatürü takip edildiğinde görülecektir ki, cumhuriyetin ilk yıllarında, 1930’lu yıllarda bile Türkçe adlar henüz yeterince gündeme getirilememiştir. Türkçe adların hangileri olduğu bilinmemektedir. Yapı bakımından işlek olan Türkçede Duygu, Ezgi, Sevgi, Özlem, Özge, Sevinç, Turgay gibi yeni kişi adları dışında örnekler türetilememiştir. Millî devlet anlayışı içinde birçok alanda millîleşme gerçekleştirilmeye çalışılmış ve bu alanlarda başarı sağlanmış ise de, kişilere verilecek Türkçe adlar konusunda dikkate değer bir yol alınamamış ve bir bilinç oluşturulamamıştır. Besim Atalay, Hamit Zübeyr Koşay, gibi bilginlerin Türk kişi adlarıyla ilgili sınırlı çalışmaları da derde deva olmamıştır.1934 yılında çıkarılmış olan Soyadı Kanunu Türklerin ilk adlarını dışarıda bırakarak soyadlara bir düzen getirmiştir. Günümüzde soyadları ile ilgili bir sorun yoktur. Çıkartılmak istenen sorun ise kişilerin ilk adlarıyla ilgilidir. Uzunca bir zamandan beri bazı aileler, çoğu Arapçadan, Farsçadan bozulmuş, birtakım ses değişikliklerine uğramış adları çocuklarına vermek istemektedirler. Toplumda yadırganan ve ilk anda dikkat çeken bu tür adlar çoğu zaman çocuğun geleceğini etkileyebilmektedir. Elde, çocuklarımıza vereceğimiz adları içeren bir kılavuz bulunmadığından ad verme işi ülkemizde tamamen bir kargaşa içindedir. Adı Maşallah olup da belli bir yaşa geldiğinde bu adı Fatih’e, Kenan’a çeviren kimselere tanık olmuşumdur. Telâffuzları ve yazılışları zor, halk ağzında yapısı bozulmuş birtakım Arapça, Farsça isimleri çocuklarına ad koyanlar, okul çağında ve daha sonraki hayatında çocuğun ne gibi sorunlarla karşı karşıya kalacağı üzerinde durmazlar. Dânâ’yı, dana; Rânâ’yı, rane diye kısa okuyanlara çok rastlamışızdır. Ünlü yazarımız Sait Faik Abasıyanık adını bile çok kimse yanlış telâffuz eder. Sait sözünün ikinci hecesi, Faik sözünün ilk hecesi uzundur. Nüfus müdürlüklerinde bu tür Arapça ve Farsça kökenli yabancı isimlerin yanlış yazılışlarıyla ilgili elimizde yığınla örnek vardır. Bin yıl Arap ve Fars kültürüyle yoğrulan bir toplumun bireyleriyiz. O dillerde yazılmış eserleri çevirip okumuşuz; dolayısıyla bu doğu dillerinin kelimelerinden, eklerinden, hatta dil kurallarından kurtulamamışız. Aynı durum bu yabancı adlarda da yaşanmıştır. Yukarıda örneklerini verdiğim Türk romanında da görüleceği üzere cumhuriyetin ilân edilmesinden ve millî devlet anlayışının hâkim kılınmaya başlanmasından sonraki yıllarda bile bu tür adlardan vazgeçilememiştir. Belki o yıllarda okullarda okutulan Arapça ve Farsça derslerinden edinilen bilgilerle bu adların anlamları biliniyordu. Cumhuriyetin ilânından sonra, konan ilkeler çerçevesinde Türkçe adların öne çıkması gerekirdi.

Kişi adlarının gündeme geldiği bugünlerde ortaya çıkan hareketlilik çerçevesinde Türkçe adların da söz konusu olması, telâffuzu zor adlardan doğan sorunların ele alınması, birtakım ses değişikliklerine uğrayan adların işlenerek asıl yapılarının ne olduğunun ortaya konulması, bazı ailelerin isteklerindeki yanılmaların açıklanması ve konunun bilimsel bir temele oturtulması gerekir. Böyle bir çalışma, karar merciinde olanlara da ışık tutar.

Yavaş çekim, sörf yapmak

Zaman zaman müzik terimlerinden veya spor terimlerinden yararlanılarak dilde değişik söyleyişlerle düşünceler dile getirilir. Örnek olarak dört dörtlük, bir müzik terimi iken bir başarıyı, mükemmelliği veya üstünlüğü dört dörtlük sözü ile anlatmaktayız. Spor sözleri olan pas vermek ve sörf yapmak da bu yolla kullanıma girdi. Sörf yapmak bugün bilgisayarda bir terim olarak kullanılmaktadır. Benzeri bir sözü de 16.11.2002 günü TRT 1’de, saat 08.05’te yapılan bir yayında duydum. Söz konusu kelime yavaş çekimde yaşamak biçiminde geçti. Bu örneği de yayın dilinin terimlerinden yararlanılarak yapılan farklı bir kullanım olarak kaydedebiliriz. Aslında bu tür sözler dilin durağan olmadığını, canlı ve değişken olduğunu gösteren ilgi çekici örneklerdir. Bu tür örnekler toplanıp bir araştırma konusu hâline getirilebilir.

Acil eylem plânı

58. Hükûmetin ortaya koyduğu acil eylem plânı adında geçen acil sözü çok bilinen bir kelime olmasına rağmen, bunun ilk hecesi bazen kısa söylenmektedir. İşin daha kötüsü kelimenin vurgusunun ikinci hecede olmasına karşılık, vurgu ilk heceye kaydırılıyor. Işık TV’de, Muhabir Salih Cemal Nayman’ın verdiği haberde acil kelimesinin ilk hecesi yanlış olarak vurgulu söyleniyordu. Okullarımızda eğitimi yapılmadığı ve kısaca Türkçede vurgu son hecededir diyip geçildiği için bu tür söyleyiş hatalarına sık rastlanmaktadır. Oysa konu bu kadar basit değildir. Bir örnekle yetinelim. Hüküm kelimesinin ikinci hecesi vurguludur. Bu söz etmek yardımcı fiiliyle kullanıldığında hükmetmek biçimini alır, bitişik yazılır ve bu durumda vurgu ilk heceye kayar. Bunu hüküm etmek biçiminde yazamayız ve hüküm kelimesinin ikinci hecesini bu kullanımda vurgulayamayız.

Program, İstanbul, rüzgâr, albüm

Fransızcadan dilimize geçen program sözü dikkat edilirse pırogram, porogram, porgram, puroğram, pıroğram biçimlerinde değişik telâffuz edilmektedir. Kelime başında çift ünsüzün Türkçede bulunmayışı pırogram okunuşuna haklı bir sebep olarak gösterilebilir. Ancak bu özelliği geleneksel imlâya bağlı kalarak yazıya yansıtmayız. Yeni harflere geçildiği 1928 yılından sonra başlayan süreçte imlâda hâkim düşünce sesçil yani fonetik imlâ yönündeydi. Zamanla teamülden yani alışılmışlıktan ileri gelen imlâ tutumu da etkili oldu. 70 yıllık bu inişli çıkışlı yolda şimdi bir düzen tutturulmaya çalışılmaktadır Türk Dil Kurumunca çıkartılan ve Millî Eğitim Bakanlığınca da kabul edilen 1996 tarihli İmlâ Kılavuzu’ndan sonra bazı küçük düzeltmeler ve eklemelerle ortaya konan 2000 tarihli İmlâ Kılavuzu ile yazıya bir birlik getirilmeye çalışılmıştır. Ancak şikâyetler durulmamıştır. Ülkemizde bu tür şikâyetlerin özellikle siyasî değişiklikler sırasında daha sık ortaya gelmesi ilgi çekicidir. 70 yıl boyunda imlâya yapılan müdahaleler ve bu konuda yazılan haklı veya haksız eleştiriler bir araya getirilse, birkaç ciltlik eser ortaya çıkar. Konuya yakın veya uzak pek çok kimse, çok değişik görüşler ortaya atmışlardır. Maalesef bu süreç içinde, yapılan eleştirilere uyulup yanlış uygulamalara gidilmiştir ve daha sonraki yıllarda bunları düzeltmek de mümkün olamamıştır. Tarihî değeri olması bakımından bir örnek verelim:

1943 yılının 24 Nisanında, Tan gazetesinde ünlü yazar Refik Halid Karay’ın baş yazısı imlâ konusuna ayrılmış. İkinci isminin son sesini d ile yazan Refik Halid Karay şöyle diyor:

“Bir yazımda hepimizin konuşurken kalın yani noktasız I ile “Istanbul”, hattâ n yerine m koyup “Istambul” dediğimiz kelimenin niçin imlâda İ aldığına akıl erdiremediğimi söylediğim zaman bana hak verenler olmuştu. Zaten yabancı dillerde majüskül İ’ye nokta konmaz. Bu kelime ise -sayın hakkı tarık us ayırdedilirse- ancak majüskülle yazılacağından bizim telâffuzumuz firenk imlâsına da uygun düşer. Sonra yine bir “rüzgâr”dır tutturmuşuz. Anadan, babadan, dededen, edebiyat derslerinden bildiğimize göre ona noktasız u ile “ruzgâr” deriz. Bu yaşıma geldim, daha hiç kimse karşıma çıkıp da dudaklarını zorla büzerek, ıkına sıkına “bugün hava rüzgârlı” demedi, demez, diyemez de. Arapçası “tuhef” olan kelimeyi de çoğumuz "tahaf" telâffuz eder “tuhaf”ı yalnız "tuhafiye" sözünde kullanırız. Şimdi nedense “tuhaf” yazıyoruz ama bizler yine “tahaf” okuyur “tahaflık etme!”, “tahaf şey” diyoruz, gerçekten tahaf şey.

Ya Fransızların “album” imlâsına kapılıp o canım “albom”u bilgisizlikten “albüm” yapışımıza, İmlâ Kılavuzu’na da bu şekilde geçirişimize ne demeli? Şüphe yok ki yine bu şekilde yazılan kelimeleri “ültimatom” ve “serom” okuduğumuz gibi “albom” demek hem Fransızın söyleyişine, hem de Türk dili kuralına daha uygundur. Yine bilgisizler Fransızcadaki “parfum” imlâlı kelimenin o lisanın icabı olarak “parfön” okunduğunu sezemediklerinden bu sözü de büzerek “parfüm” diye telâffuz ediyorlar, hattâ yazıyorlar. Dile soktuğumuz şu ezilip büzülme, lüzumsuzca inceleştirme merakı, bütün o “rüzgâr”lar, “albüm”ler ve “parfüm”ler bir cins dil züppeliğine benzediği için bütün züppelikler gibi sinire dokunmaktadır.

“Her şey bitti, bir leğen örtüsü eksik kaldı” dememeli. Ne kadar küçük de olsa bir kusurun düzeltilmesi daha büyüklerinin de gözden geçirilmesine yol açar.”

R. H. Karay’ın yazısı, bugün pek kullanmadığımız için söz hazinemizden silinen ve son paragrafta açıklamasıyla yer alan “Her şey bitti, bir leğen örtüsü eksik kaldı” sözü ile bitmektedir.

Harf ve Dil İnkılâplarından sonra ortaya çıkan yeni Türk harfleriyle yazılmış Türkçenin imlâsı, yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi 70 yıl boyunca eleştirilmiştir. 70 yılda Türkçenin imlâsı istenilen düzeye gelememişse, bu tür eleştirilerin düzen tutturamamakta etkili olduğunu söyleyebiliriz. Bu yazarlar, bu eleştiriciler dönemin sayılı kişileriydi. R. H. Karay söz konusu sayılı yazarların başında geliyordu. Bu bakımdan onların ortaya attığı görüşler yabana atılamazdı.

R. H. Karay yazısında bugün İstanbul diye yazdığımız ve okuduğumuz il adının Istanbul olması gerektiğini savunuyor. Oysa bu ilin adı 1928’de yayımlanan ilk İmlâ Lûgati'nde İstanbul biçimindedir. Bu özel ad, onun önerdiği gibi bir ara Istanbul biçiminde yazıldı (bk. 1965 tarihli İmlâ Kılavuzu) ve sonra tekrar İstanbul imlâsına dönüldü.

R. H. Karay, yabancı diller diye adlandırdığı batı dillerinde büyük harfler arasında İ bulunmadığını göstererek İstanbul’un da Istanbul yazılmasını isterken ileri sürdüğü dayanak, görüldüğü gibi batılıların imlâ düzenidir. 70 yıl boyunca Türk aydını bilinçsizce bu tutum içinde olmuş, Türkçe kelimeleri yazarken örnek olarak batılı kelimelerin imlâsını esas almak istemiştir.

Ruzgâr, rûzgâr biçimindeki yazılış da zamanla terk edildi ve rüzgâr imlâsında karar kılındı. Türk Dil Kurumunun İmlâ Kılavuzu’nda gâr hecesi düzeltme işaretiyle gösterildiği hâlde, bugün pek çok kimse bu kelimeyi rüzgar biçiminde yazmaktadır.

Fransızcadan Türkçeye geçen albüm örneği de 1928’den beri aynı imlâ ile yazılmaktadır. Bu kelimenin imlâsı benzeri eleştirilere rağmen değişmemiştir.

Yazıdaki ilgi çekici bir nokta da kişi adlarının küçük harfle başlatılması yanında Frenk kelimesinin Fırenk biçiminde yazılmasıdır. Maalesef kelime başındaki bu çift ünsüzün açılıp araya bir dar ünlünün konması daha sonraki yıllarda terk edilmiştir.

70 yıl boyunca bu tür ayrıntılarla uğraşırken bugün yepyeni bir durum ortaya çıkmıştır. Türk aydını, Türk basını artık, hafif, yağsız anlamındaki layt kelimesini okuduğu gibi yazmıyor. İngilizce imlâsını koruyarak light biçiminde yazıyor. Gelinen bu nokta ne hikmetse kimseyi rahatsız etmiyor.