Naat nedir?
Toplam 3 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 3 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Naat nedir?

  1. #1
    Üyelik tarihi
    27.Mart.2011
    Mesajlar
    530

    Naat nedir?


    Naat nedir? Naatın özellikleri, örnekleri

    NAAT
    : Sözlük anlamı "bir şeyi överek anlatma, vasıflandırma" anlamına gelmektedir.

    Edebiyatta Hazret-i Muhammedi övme amacıyla yazılan şiirlere "naat" adı verilmektedir.

    Düzyazı şeklinde yazılanlar da vardır. Divanlarda tevhid ve münacatlardan sonra naatlar gelmektedir. Ancak tevhid ve münacat olmadan naatlarla başlayan divanlar da bulunmaktadır. Taşlıcalı Yahya, Nefi, Nedim, Naili gibi bazı şairler divanlarına naatlarla başlamışlardır.

    Naatlarda Hz. Muhammed'e karşı duyulan saygı ve sevgi dile getirilir. Peygamberin hayatı, hicreti, miracı, dini yayma konusunda verdiği mücadele ve mucizeler anlatılır. En sonunda onun şefaatine sığınılır, ona getirilen salât ve selamla naat tamamlanır.
    .

  2. #2
    Üyelik tarihi
    16.Mart.2011
    Mesajlar
    1,603

    Cevap: Naat nedir?


    Türk Edebiyatında Naatlar - Prof. Dr. Emine Yeniterzi


    Klasik Türk edebiyatının en belirgin ve yaygın özelliği, temelinde dinî kültüre yer vermesidir. Bu özellik kullanılan malzeme itibarıyla bütün edebî tür ve şekillere hakim olurken; yalnızca dinî konularda kaleme alınmış binlerce manzume ve dinî konuların terennüm edildiği onlarca tür, edebiyatımızda küçümsenmeyecek bir yere sahiptir. Allah'ı anlatan Esmâ-i Hüsnâ şerh ve muammaları, tevhid, münacat; Kur'ân-ı Kerim'le ilgili tercüme, tefsir, kırk âyet, tecvid, esmâ-i suver, fâl-i Kur'ân gibi manzum dinî eserler yanında; Hz. Peygamber'i konu edinen esmâ-i Nebî, sîre, mevlid, mirâc-nâme, mucizât-ı Nebî, gazavât-ı Nebî, hilye, ahlâku'n-Nebî, hicretü'n-Nebî, vefâtü'n-Nebî, şefâat-nâme, kırk hadis, yüz hadis, bin hadis gibi manzumeler, dinî edebiyatın çeşitliliği ve zenginliği konusunda yeterli fikir vermektedir. Özellikle Hz. Peygamber'in hayatının her safhasını ve O'nunla ilgili bütün hususiyetleri konu edinen türler; Peygamber Edebiyatı diyebileceğimiz bir zenginliğe sahiptir.


    Milletimizin Hz. Peygamber'e duyduğu sevgi, bağlılık ve hürmet hislerinin göstergesi olan bu türler arasında binlerce örneğiyle en çok kaleme alınmış olan tür ise naattır. Arapça bir kelime olan naat; "bir kimsede bulunan özellikleri methederek anlatmak" anlamını taşır. Edebî bir terim olarak da; Hz. Muhammed (sav)'in methini konu edinen, O'nu övme amacıyla yazılan manzum ve mensur eserlere verilen bir isim, bir türün adı'dır. Bu tür ve adıyla ilgili iki husus öncelikle dikkati çeker. Bunlardan birincisi ölen birinin ardından yazılan, onu hayırla yad edip övgüsünü dile getiren methiyelere edebiyatımızda mersiye veya ağıt denilirken; Hz. Peygamber için kaleme alınan övgülere naat adının verilmesi, O'nun daima hayatla bağlantılı, gönüllerdeki muhabbetle canlı olduğu inancını aksettirmesidir. İkinci husus da, dünya üzerinde Hz. Peygamber dışında hiçbir insanın övgüsüne hasredilen edebî bir türün mevcut olmaması, bu konuda naatların istisnai bir durum arz etmesidir.


    Kaynağı Arap edebiyatı olan ve bu edebiyatta "medhiyye" başlığı altında yer alan naatların asr-ı saadette yazılmaya başlandığı düşünülürse de, naat muhtevalı ilk şiirin Hz. Peygamber'in dünyaya gelişinden yedi asır önceye ait olması da benzeri görülmeyen enteresan bir hadisedir.


    Alimlerden semavi kitaplarda müjdelenen son peygamber Hz. Muhammed (sav)'in geleceğini öğrenen Es'ad Ebû Kerîb el-Himyerî, kaleme aldığı birkaç beyitlik şiirde, beklenilen peygamberin Allah'ın Rasûlü olduğuna dair inancını ve O'nun zamanına yetişmesi halinde O'na büyük bir sadakatle bağlanacağını belirtmiş; Ebû Kerîb'in asırlar önce söylediği bu küçük manzume muhafaza edilmiş, şair de Hz. Peygamber tarafından Ehl-i Tevhid olarak nitelenme şansına sahip olmuştur.


    Arap edebiyatında asr-ı saadette A'şâ ve Ka'b bin Züheyr'in kasideleriyle ilk örnekleri görülen naatlar; Hassan bin Sâbit, Abdullah ibn Revâha, Ka'b bin Malik, Âmir bin Sinâni'l-Ekvâ ve Enceşe gibi "Şuarâü'n-Nebî" (Peygamber şairleri) lakabına layık görülen Arap şairleri tarafından kaleme alınmış, hicri dördüncü asırdan itibaren bu methiyeler tam bir olgunluğa ve geleneksel tertip ve muhtevasına ulaşmıştır. Klasik Fars edebiyatında ise Hakîm Senâyî, Türk asıllı şair Genceli Nizâmî, Ferîdüddin Attâr, Sa'dî-i Şîrâzî, Emir Husrev-i Dihlevî ve Molla Câmî naat türünün en başarılı şairleridir.


    Türk edebiyatında ilk naat, Türklerin İslamiyet'i kabulünden kısa bir süre sonra, Yusuf Has Hâcib'in 1069'da Kaşgar'da tamamladığı İslami Türk edebiyatının da ilk örneği olan Kutadgu Bilig'de görülür. Daha sonra Edîb Ahmed Yüknekî'nin Atabetü'l-Hakâyık ve Ahmed-i Yesevî'nin Dîvân-ı Hikmet'inde yer alan naatlar, takip eden asırlarda Türklerin yaşadığı bütün alanlarda bir gelenek halinde devam etmiştir. Bu arada Çağatay edebiyatının zirveye ulaşan şairi Ali Şîr Nevâî'nin, divan ve mesnevilerinin tamamı yanında mensur eserlerinde de yer verdiği birçok naatla, naat şairi unvanına layık bir şahsiyet olduğu dikkati çeker.


    Anadolu sahasında ise; Mevlana'nın Farsça, Yunus Emre'nin Türkçe naatlarıyla on üçüncü asırdan itibaren; halk edebiyatı, divan edebiyatı ve Tanzimat'tan günümüze kadar uzanan son dönem edebiyatımızda tahmin edilebileceğinden çok daha fazla sayıda örnekle karşılaşırız.


    Halk edebiyatında naatlar konusu ele alınınca; öncelikle milletimizin edebî zevki, inancı ve hayata bakış tarzını çok sade bir dille aksettiren; bir kısmı zamanla halka mal olup ilk söyleyeni unutulan anonim halk edebiyatı ürünlerinden destan, ninni, bilmece ve dualarda Hz. Peygamber'in övgüsüne ve özelliklerine yer verildiği görülür. Aşık edebiyatında ise; on yedinci yüzyıldan itibaren naat muhtevasında müstakil şiirler söylenmeye başlanmış, bu gelenek günümüze kadar canlılığını muhafaza etmiştir. Bu arada dikkati çeken bir husus da Ermeni aşıkların, Türk aşıklarından etkilenerek Hz. Peygamber'in methinde ve tamamen İslami muhtevada naatlar söylemeleridir. Çıldırlı Aşık Şenlik (1850-1913) ile Ermeni Aşık Şenlik'in karşılaşmaları bu konuda güzel bir örnektir. Tasavvufi halk edebiyatı, bir başka deyişle tekke edebiyatında on üçüncü yüzyılda Yunus Emre ile başlayan naat geleneği, çok zengin bir muhteva ile günümüze kadar devam etmiş; Eşrefoğlu Rûmî, Kemâl Ümmî, Dede Ömer Rûşenî, Şemseddin-i Sivasî, Muhyî, Azîz Mahmûd Hüdâyî, Abdülehad Nûrî, Niyâzî-i Mısrî, Sezâyî-i Gülşenî, Bursalı İsmâîl Hakkı, Müştak Baba, Kuddûsî, Erzurumlu Ketencizâde Mehmed Rüşdü, Ahmed Remzi Akyürek, Osman Kemâlî, Erzurumlu (Efe) Hacı Muhammed Lutfî ve Yaman Dede (Abdülkadir Keçeoğlu)'nin oluşturduğu bu zincirdeki şairlerin naatları şöhret kazanan ve bir kısmı defalarca bestelenen başarılı örnekler olmuştur.


    Klasik edebiyatımızda on dördüncü yüzyılda başlayarak, altı asır boyunca son derece zengin ve güçlü bir şair kadrosuyla devam ettirilen naat geleneğinin yaygınlığına dair en belirgin delil ise; divan, mesnevi ve mensur eserlerde yer alan binlerce naatın mevcudiyeti yanında mürettep divanında naatlara yer vermeyen şairlerin üç beş isimle sınırlı oluşudur. Bütün nazım şekilleriyle, hatta edebiyatımızda örnekleri nadiren görülen müsebba, müsemmen ve muaşşer gibi musammatlar, ayrıca her harften kafiyeli bendlerle oluşturulan murabba ve terkib-i bend gibi tamamen orijinal şekillerde kaleme alınan naatlar şairlerin naat yazma ve bu vadiye yenilik getirme gayretlerinin bir göstergesidir.


    Naatların bu derece yaygın olmasının birçok sebebi vardır. Bu konu şekil ve tertip hususiyeti yönünden ele alınınca, bütün İslam edebiyatlarında ortak bir geleneğin mevcudiyetinden söz etmek mümkündür. Şöyle ki hacimli veya küçük, tıptan tarihe, coğrafyadan astronomiye kadar dinî, ilmî ve edebî bütün eserlere Cenâb-ı Hakk'a hamd mahiyetinde "hamdele" ve Hz. Peygamber'e salat ve selamda bulunmak üzere "salvele" ile başlanması İslami bir gelenektir. Bu meyanda mensur eserlerin mukaddimelerinde "salvele" yanında bazen birkaç cümle veya birkaç beyitle, bazen de müstakil bir bölüm halinde Hz. Peygamber'in naatına yer verilmiştir. Manzum eserler olan divan ve mesnevilerde ise tevhid ve münacattan sonra Hz. Peygamber methinde bir naatın bulunması vazgeçilmez bir bölümdür. Ancak bazı mürettep divanların mukaddime, tevhid, münacat sırasına yer vermeden doğrudan naatla başladığını da görürüz.


    Şairlerimizi asırlar boyunca naat vadisine sevk eden, binlerce naatın kaleme alınmasındaki tertip hususiyeti dışındaki asıl sebepler Hz. Peygamber'i övmekte Cenâb-ı Hakk'a uyma arzusu, O'na duyulan sınırsız sevgi ve O'nun şefaatine nail olma ümididir. Bugün asıllarına ulaşamadığımız Tevrat, Zebur ve İncil'de Hz. Peygamber'in risaletine ve özelliklerine dair bilgilerin mevcudiyeti yanında; Kur'ân-ı Kerim'de birçok âyette Hz. Peygamber'in ahlakı, merhameti, her yönüyle üstün ve örnek şahsiyeti bizzat Cenâb-ı Hakk'ın kelamıyla methedilir. "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya, 21/107); "Sizin için Allah'ın Rasûlü'nde pek güzel bir örnek vardır." (Ahzab, 33/21); "Hiç şüphesiz büyük bir ahlak üzeresin sen." (Kalem, 68/4); "Andolsun size, içinizden bir peygamber geldi ki zahmet çekmeniz O'nu incitir ve üzer. Size çok düşkündür, müminlere çok merhametlidir, çok şefkatlidir." (Tevbe, 9/129) gibi.


    Bu yüzden şairler naat yazmadaki amaçlarının Cenâb-ı Hakk'a uyma arzusu olduğunu açıkça belirtirler.


    Hakka pey-revlik idüp kâ'ide-i medhünd
    Eyledüm eşk-i hacâletle bu yüzden inşâd (Nâbi)


    Senin medhinde şirket eylesem Mevlâya ma'zûrum
    Bu bâbda cürm ü isyâna bakılmaz yâ Rasûlallâh (Şeyh Galip )


    Şairlerimiz Hz. Peygamber'in en büyük mucizesi olan Kur'ân-ı Kerim'i, O'nun şanını ilan eden en güzel methiye kabul ederken; Cenâb-ı Hakk'ın övdüğü o yüce zatı methetmekteki yetersizliklerini de itiraf ederler. Bu özellik naatları devlet büyüklerini övgü için kaleme alınan kasidelerden ayıran bir farktır. Kasidelerde şairler fahriyye bölümünde kendi şairlik kudretlerini överken, naatlarda kelamullah ile övülen bir şahsı methetmeye kimsenin gücünün yetmeyeceği, ilahî bir vahiy olan Kur'ân-ı Kerim yanında şiirin yetersiz kaldığı, şairlik gücünün de Yüce Peygamber'i övmede aciz olduğu açıkça belirtilir:


    Sen vahy-i âsumân ile itdiğini ayân
    Ben kim olam ki şi'r ile şerh ü beyân kılam (Kemâl Paşazâde)


    Şairleri naat yazmaya teşvik eden sebeplerin en önemlisi Yüce Peygamber'in şefaatine nail olma isteğidir. Hz. Muhammed (sav) henüz hayatta iken "Kasîde-i Bürde" şairi Ka'b bin Züheyr, methiyesiyle Hz. Peygamber'in affına nail olmuştur. İslam âleminde büyük şöhret kazanan bu naatın hikayesi de ilginçtir.


    Ka'b bin Züheyr, Mekke fethinde kardeşiyle birlikte şehirden kaçmış, daha sonra kardeşi Büceyr'i genel durumu araştırması için geri göndermiştir. Büceyr, Yüce Peygamber'in yanına gelince İslamiyet'i kabul etmiş; bunu duyan Ka'b da kardeşini bir şiirle hicvetmiştir. Daha sonra bu davranışının kendisini tehlikeye atacağından endişelenerek kaçmaya başlayan Ka'b'ı hiçbir kabile kabul etmemiş; kardeşinin gönderdiği haberle kendisini kaçışın değil, Hz. Peygamber'in affına sığınmanın kurtaracağını anlayınca, "Bânet Su'âd..." sözleriyle başlayan bir kaside kaleme alan ve Medine'ye giden şair methiyesini Hz. Peygamber'in huzurunda okumuş ve affedilmiştir.


    Ka'b bin Züheyr, kasidesinin; "Muhakkak ki Allah'ın elçisi, Allah'ın nuruyla hak ve hidayete ulaşılan keskin kılıçlardan bir kılıçtır." beytini okuyunca Yüce Peygamber fevkalade mütehassis olmuş, "bürde" denilen çizgili Yemen hırkasını şaire hediye etmiştir. Bu sebeple Ka'b'ın methiyesi, "Kasîde-i Bürde" adıyla anılmaktadır. Henüz İslamiyet'i sindirememiş bir kaçağın ölüm korkusuyla yazdığı bu manzume gerçekte İslami motiflerden ziyade cahiliye unsurları taşır. Fakat Hz. Peygamber'in huzurunda okunmuş olması ve şairinin bizzat Peygamber tarafından mükafatlandırılması nedeniyle İslam edebiyatlarında son derece önemi haiz bu methiye uzun süre her ilim meclisinin açılışında okunmuş, onsuz söze girilmemiştir. Ka'b bin Züheyr'in kasidesiyle hem kurtulması, hem de Hz. Peygamber'in affına ve ihsanına nail olması, şairlere naatları vasıtasıyla şefaate ulaşma ilhamı vermiştir.


    Şairlerimizin talibi olduğu af ve ihsan, Hz. Peygamber'in mahşerde tecelli edecek olan şefaatidir. Şefaat ümidi bütün naatlarda en önemli muhteva hususiyeti olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla naatlar yalnızca Peygamber methini konu edinen şiirler olmak dışında; şefaat istenilen "istişfââ€Ëņœ " ve yardım dilenilen "istimdâd" türlerinin özelliklerini de gösterirler. Bu bakımdan naatlar; Hz. İsa'nın can bağışlayıcı nefesi gibi her derde deva bilinmiş, özellikle günahkarların yegane dermanı olarak telakki edilmiştir. On yedinci yüzyıl şairi İsmetî bu yüzden hoş bir teşbihle naatı, cehennem korkusuna karşı Müslümanların sığınağı, âdeta ateşe karşı bir muska kabul eder.


    Ser-levh-i na't-ı cemâl-i Peygamberî
    Kim hırz-ı cân-ı ümmet imiş havf-ı nârdan

    Şairlerimizi asıl gaye şefaat talebi olmak üzere naat yazmaya sevk eden hususların bir diğeri de klasik şiirimizin büyük nispette sevgiye ve sevgiliye hasredilmesi, naatların da sevgiyi terennüme son derece müsait bir tür olmasıdır. Her mümin bir aşık, Hz. Peygamber ise tek maşuk-ı hakikî olarak telakki edilmiş; hem Allah'ın hem de insanların sevgilisi, Habibullah ve Habib-i İbâd olan Yüce Peygamber'e naatlar vasıtasıyla arz-ı muhabbet ve methiye hisleri ifadeye çalışılmıştır. Bu arada şairler Hz. Peygamber'i tavsif ve tasvir amacıyla divan şiirinin bütün malzemesini, söz sanatlarını kullanmaya; dolayısıyla şairlik hünerlerini göstermeye imkan bulmuşlardır. Örneğin Hz. Peygamber'in fiziki özelliklerini konu edinirken edebî, dinî ve tasavvufi teşbihlerden önemli ölçüde faydalanan şairleri; "Ferd-i Bî-çûn u Çerâ" (niceliksiz ve niteliksiz) olan, benzeri ve zıddı bulunmayan Cenâb-ı Hakk'a tevhidler yazmaktan ziyade naat vadisine sürükleyen önemli bir sebep de arz edilen özellik olmuştur.


    Naatlar muhteva yönünden incelendiği zaman; şairlerin Hz. Peygamber'in isim ve sıfatlarını, kainatın efendisi, yaratılışın gayesi, Cenâb-ı Hakk'ın Habib'i olduğunu, örnek ahlakını, üstün vasıflarını, manada ve surette hiç kimsenin benzemesi mümkün olmayan eşsiz güzelliğini, mucizelerini, miracını ve diğer peygamberlerden üstünlüğünü âyet ve hadis iktibaslarıyla teyid eden ifadelerle ele aldıkları görülür. Özellikle naatların son bölümünde günahkarlığını itiraf ederek şefaat talebinde bulunan şairler kıyamet gününün tasvirini, o çetin günde şefaat yetkisinin yalnızca Hz. Peygamber'e mahsus olduğunu, O'nun âlemlere rahmet olarak gönderildiğini ve Şefîü'l-Müznibîn oluşunu önemle vurgularlar.


    Naat'lar dil ve üslûp yönünden incelendiği zaman, bütünüyle dinî bir tür olması hasebiyle İslami kültürde yer alan birçok Arapça ve Farsça kelime ve bu dillerdeki terkiplerin yer alması tabiî karşılanmalıdır. Ancak samimi bir sevginin ürünü olan, şefaat arzusunun ön plana çıktığı ve lirizmin hakim olduğu bu şiirlerde, şairlerin sanatkarlık gösterme iddiasına girmediği; naatların genellikle sade bir dille kaleme alındıkları müşahede edilir. Üslupta da şairler özentili, süslü ifadelerden kaçınmış ve içten duygularını dile getirme gayreti sergilemişlerdir. Ayrıca şairlerin esasen methiyeye yönelik bir tür olan naatlarda; tahkiyevî üslûbu değil, hitabi tarzı kullanmayı tercih etmeleri; bir yandan lirizmi artıran bir özellikken diğer yandan da Hz. Peygamber'e duyulan sevgiyi ve O'nun tebliğ ettiği din ve en büyük mucizesi Kur'ân-ı Kerim'le ebediyen diri olduğuna dair inancı desteklemektedir.


    Klasik edebiyatımızdaki binlerce naat arasında şöhreti veya tesiriyle doruğa ulaşanları belirtmek gerekirse; ilk sırayı Fuzulî'nin "Su Kasidesi"ne, ikinci sırayı Şeyh Galib'in müseddes-i mütekerrir şeklindeki naatına ve üçüncü sırayı da Fehîm-i Kadîm'in daha çok edebî muhitlerde ün kazanan; Yahyâ Nazîm, Vahîd Mahtûmî, Neşâtî, Şeyh Gâlib, Receb Enis Dede ve İzzet Molla gibi şairler tarafından tanzir edilen "rûz u şeb" redifli naatına vermek mümkündür. Ayrıca Nabî'nin hac yolculuğunda Medine'ye giderken muhtemelen o anda irticalen söylediği;


    Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdur bu
    Nazargâh-ı İlâhîdür makâm-ı Mustafâdur bu

    mısralarıyla başlayan gazeli de farklı bir kudsiyet ve şöhrete sahiptir.


    Anadolu sahasında on üçüncü yüzyılda ilk örnekleri verilmeye başlanan ve klasik şiirimizde gelenek halinde yaygınlığı devam ettirilen naatlar; on dokuzuncu yüzyılda Tanzimat'ın ilanıyla başlayıp günümüze kadar uzanan ve daha çok batı kültürünün tesiriyle gelişen edebiyatımızda da canlılığını korumuştur. Ziya Paşa, Muallim Naci, Makbule Leman, İsmail Safa, Mahmud Celâleddin Paşa. Recâîzade Mahmud Ekrem, Trabzonlu Muallim Cûdî, Mehmed Akif Ersoy, Ali Ekrem Bolayır, İbnü'l-Emin Mahmud Kemal İnal, Yahya Kemal Beyatlı, Kemal Edip Kürkçüoğlu, Faruk Kadri Timurtaş, Enver Tuncalp, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Feyzi Halıcı, Sezai Karakoç, Ali Ulvi Kurucu, Ahmet Efe, Muhsin İlyas Subaşı, Mustafa Ruhî Şirin ve isimlerini sayamadığımız daha birçok şair naat zincirini devam ettirmiştir.


    Hz. Peygamber'e duyulan samimi sevginin göstergesi kabul edilen, başta naatlar olmak üzere O'nunla ilgili türler dolayısıyla, bütün dünya edebiyatlarında istisnasız başka hiçbir şahıs, hiçbir din veya müessese etrafında böyle asırlar boyunca devam eden zengin bir edebiyat teşekkül etmemiştir. Bu konuda Hz. Muhammed (sav) tektir, müstesnadır.
    .

  3. #3
    Üyelik tarihi
    16.Mart.2011
    Mesajlar
    1,603

    Cevap: Naat nedir?


    NAAT (NA'T)
    Hz. Muhammed’i öven ve kaside şekliyle yazılan şiirlerdir. Hz. Muhammed’in türlü vasıfları ve mucizeleri anlatılır. En tanınmış naat Fuzulî’nin Su Kasidesi’dir.

    Naat Örneği:

    Su Kasidesi

    Der Na’t-i Hazret-i Nebevi

    Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlare su
    Kim bu denli tutuşan odlare kılmaz çare su

    Âb-gûndur günbed-i devvar rengi bilmezem
    Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvare su

    Zevk-i tiğinden aceb yok olsa gönlüm çak çak
    Kim mürur ilen bırakır rahneler divare su

    Suya versin bağ-ban gül-zarı zahmet çekmesin
    Bir gül açılmaz yüzün tek verse bin gül-zare su

    Ohşadabilmez gubarını muhharir hattına
    Hame tek bakmaktan inse gözlerine kare su

    Arızın yadiyhle nem-nak olsa müjganım nola
    Zayi olmaz gül temennasiyle vermek hare su

    Hayret ilen parmağın dişler kim etse istima
    Parmağından verdiği şiddet günü Ensar’e su

    Eylemiş her katreden bin bahr-i rahmet mevc-hiz
    El sunup urgaç vuzu için gül-i ruhsare su

    Hâk-i payine yetem der ömrlerdir muttasil
    Başini taştan taşa urup gezer avare su

    Zerre zerre hâk-i der-gâhina ister sala nûr
    Dönmez ol der-gâhtan ger olsa pâre pâre su

    Zikr-i na’tin virdini derman bilir ehl-i hatâ
    Eyle kim def’-i humar için içer mey-hâre su

    Yâ Habibu’llah yâ hayru’l-beşer müştâkinim
    Eyle kim leb-teşneler yanip diler hemvâre su

    Sensin ol bahr-i keramet kim şeb-i Mirâc’da
    Şeb-nem-i feyzin yetirmiş sâbit ü seyyâre su

    Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânıma
    Var ümîdim ebr-i ihsânın sepe ol nâre su

    Yümn-i na’tinden güher olmuş Fuzûli sözleri
    Ebr-i nîsandan dönen tek lü’lü-i şeh-vâre su

    Hâb-i gafletten olan bîdâr olanda rûz-ı haşr
    Hâb-ı hasretten dökende dîde-i bîdâre su

    Umduğum oldur ki Rûz-i Haşr mahrûm olmayam
    Çeşme-i vaslın vere ben teşne-i dîdâre su

    Gam günü etme dil-i bîmârdan tiğin diriğ
    Hayrdır vermek karanu gecede bîmâre su

    İste peykânın gönül hecrinde şevkim sâkin et
    Susuzum bir kez bu sahrâda benim’çün ara su

    Ben lebin müştâkiyim zühhâd kevser tâlibi
    Nitekim meste mey içmek hoş gelir huş-yâre su

    Ravza-i kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr
    Aşık olmuş gâliba ol serv-i hoş-reftare su

    Su yolun ol kûydan toprağ olup tutsam gerek
    Çün rakîbimdir dahi ol kûya koyman vâre su

    Dest-busı arzusiyle ger ölsem dostlar
    Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su

    İçmek ister bölübülün kanın meger bir reng ile
    Gül budağının mizâcına gire kurtare su

    Tînet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
    İktida kılmış tarîk-i Ahmed-i Muhtâr’e su

    Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yi dürr-i istifâ
    Kim sepiptir mu’cizâtı âteş-i eşrâre su

    Kılmak için tâze gül-zâr-i nübüvvet revnâkın
    Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâre su

    Mu’cizi bir bahr-i bî-pâyân imiş âlemde kim
    Yetmiş andan bin bin âteş-hâne-i küffâre su

    Fuzûlî

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •