Sponsorlu Bağlantılar
Toplam 2 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 2 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    Üyelik tarihi
    27.Mart.2011
    Mesajlar
    530

    Türkçenin dünya dillerine etkisi

    TÜRKÇENİN DÜNYA DİLLERİNE ETKİSİ

    Prof. Dr. Günay KARAAĞAÇ

    Öğrenme ve öğretmeler sürecinin bir sonucu olan bu diller arası alışverişler, o dillerin konuşurlarının
    türlü düzlemlerdeki karşılıklı ilişkilerinden ortaya çıkar. Dillerin dünya üzerinde kapladığı coğrafya ile bu coğrafyada yaşayanların ilişkiler süreci, yani tarih, bu konunun ana eksenleridir; çünkü her kişi ya da topluluk, kendisininkinden farklı coğrafyalarda yaşayan ve farklı bilgilendirme yollarından geçmiş başka kişi ya da topluluklardan yeni şeyler öğrenir ve öğrendiklerinin adını da kendi diline taşır.

    Bilgilenme, bir toplumun kendi yapıp etmeleri kadar

    başka toplumlardan öğrendikleri veya

    öğrenebildiklerine de bağlıdır. Günümüz insanının

    bilgilerinin büyük kısmı, içinde yaşadığı toplumdan

    çok, başka toplumlara aittir. Çağımız insanının birden

    fazla yabancı dile gerek duyması da bu yüzdendir. Eski

    devirlerde göçler, savaşlar, ticaret kervanları ve din

    yayıcılarıyla taşınabilen bilgiler, bugün, çok kısa

    bir sürede dünyanın her yerine ulaşabilmektedir.

    Küreselleşmeyi bu anlamda, tekniğin dünyayı küçültmesi

    anlamında anlamak gerekmektedir. Eski devirlerde

    yalnızca yöneticilerini eğiten halklar, tek tanrılı

    dinlerle birlikte eğitim-öğretim hizmetinin

    demokratikleşmesiyle, cami avlularındaki medreseler

    ile kilise avlularındaki manastırların bu

    demokratikleşmenin başlangıç noktalarını

    oluşturmasıyla hız kazanan bilgi birikimi, daha bu

    çağlarda ulusal sınırlara sığmaz olmuştu. Dillerin

    yazı ve ses kayıt cihazlarıyla kolayca başka yer ve

    zamanlara taşınabilmesi, dünyayı, ‘çok gezenin çok

    bildiği bir dünya’ olmaktan çıkarıp, ‘çok okuyan veya

    çok dinleyenin çok bildiği bir dünya’ haline

    getirmesi, bilgi birikiminin ve ulaşılan yeni

    bilgilerin çok kısa bir sürede dünyayı kuşatabilmesi,

    küreselleşmenin anlamı olmuştur.

    Topluluklar arasındaki tarih ve coğrafya farklılığına

    doğru orantılı olarak bağlı olan bu almalar, binlerce

    yıl önce başladığı kabul edilen, henüz tamamlanmamış

    ve hiç bir zaman da sona ermeyecek olan bir süreci,

    “dil ailelerinin oluşma süreci”ni temsil ederler. Arka

    planında, yakın zamana kadar bir hanedanlar tarihi

    olan dünya tarihinin kavim bölünme ve birleşmelerinin

    yattığı bu toplumlar arası ilişkiler süreci, yerli

    yersiz, gönüllü gönülsüz, haklı haksız dil bölünme ve

    birleşmeleri yaratır; her dil, bir başka dilden şu

    veya bu ölçüde etkilenerek, tarih dediğimiz bu süreç,

    böylece sürüp gider. Tarihçilerin en güvenilir

    kaynakları olarak dil verileri, bize, tarihin bir

    savaşlar tarihinden ibaret olmadığını, savaşların

    birkaç saatlik, birkaç günlük işler olduğunu, asıl

    tarihin, savaşlar da dahil, bir ilişkiler tarihi, bir

    öğrenmeler ve öğretmeler süreci olduğunu

    göstermektedir.

    Türkçe, bugün yaşayan dillerin en yaşlılarından

    biridir ve bu tarih derinliği yanında mekanca da geniş

    bir coğrafyaya sahiptir. Türkçenin konuşucuları, bu

    geniş tarih ve coğrafya diliminde birçok devlet

    kurmuşlar, komşuluklarında yer alan kavimlerden birçok

    bilgi öğrenmişler ve komşularına da birçok bilgi

    öğretmişlerdir. Dolayısıyla, Türklerin komşularına

    öğrettikleri ile komşularından öğrendikleri bilgilerin

    adları, Türkçe ile ona komşu olarak yaşayan başka

    diller arasında, oldukça zengin bir söz alış verişine

    yol açmıştır.

    Öğrenme ve öğretmeler sürecinin bir sonucu olan bu

    diller arası alışverişler, Türkçe kadar komşusu

    ulusların dillerini de ilgilendiren bir konudur.

    Türkçe ve komşu diller konusunda, bugüne kadar yüzün

    üzerinde kitap ve on binin üzerinde makalenin

    yazılması, Türkçenin tarihçe derinliği ve coğrafyaca

    genişliğinin bir sonucudur. Sayıları böylesine kabarık

    olan bu kitap ve makaleler içinde, türkologlara ait

    olanlar, pek sınırlı sayıdadır; çünkü dediğimiz gibi,

    bu konu, türkologlar kadar sinolog, hungarolog,

    islavist, arabist, vb. araştırmacıları da

    ilgilendirmektedir.

    “İlk çağlardan beri, gerek Avrupa gerekse Asya’daki

    tarım kuşağında yaşayan ülkelerin tarih kayıtlarında

    geçen ve hep kuzeyden geldiği söylenen kavimler

    arasında değişik adlarla da olsa yer alan Türkler,

    tarihin bildiği kadarıyla, sadece bozkır kuşağının tek

    hakimi olmakla kalmamışlar, aynı zamanda, Çin, Kuzey

    Hindistan ve Ortadoğu’yu içine alan tarım kuşağını da

    yurt edinmişlerdi. Bu sebeple de bugün, nüfus

    yoğunluğu Türkistan, Hazar çevresi ve Anadolu

    ekseninde olmak üzere yaklaşık 6-7 milyon

    kilometrekareyi kaplayan Türk dili, tarih içinde,

    Sibirya’dan Doğu Avrupa’ya, Orta Asya’dan Orta

    Akdeniz’e kadar yaklaşık 11 milyon kilometrekarelik

    bir coğrafyaya yayılmıştır” .

    Bu yazımızda, Türklerin ve dolayısıyla Türkçenin bu

    geniş coğrafyasında yaşanmış ve yaşanmakta olan

    komşuluk ilişkilerine bağlı olarak, Çince, Farsça,

    Urduca, Arapça, Rusça, Ukranca, Ermenice, Macarca,

    Fince, Romence, Bulgarca, Sırp-Hırvatça, Çekçe,

    İtalyanca, Arnavutça, Yunanca, Lehçe, Fransızca,

    Almanca, İngilizce vs. gibi dillerle Türkçenin

    ilişkilerinden söz edeceğiz”

    Türkçe ile komşu diller arasındaki alış verişler,

    Türkler ile komşu uluslar arasındaki bilgi

    alışverişini gösterir. Komşulardan birinin diğerinden

    öğrendiği her bilgi, genellikle, komşunun dilindeki

    adıyla tanındı. Kısacası, Türkçe ile Türkçeye komşu

    olarak yaşamış ve yaşamakta olan diller arası

    ilişkilerin tespiti demek, bir ölçüde, Türklerle

    komşuları arasındaki ilişkilerin tespiti, Türklerin

    komşularına öğrettikleri ile komşularının Türklere

    öğrettiklerinin belirlenmesi demektir.

    Şimdi Türkçenin komşularıyla ilişkilerini ve bu

    ilişkiler konusunda yapılan çalışmaları kısaca gözden

    geçirelim. Bilindiği gibi özel adların her türü, tarih

    ve coğrafyanın, yani ansiklopedilerin malı olan dil

    birimleridir ve anlam boşalmasına uğradıkları için dil

    ve düşünce dünyasının üyeleri olmaktan uzaktırlar.

    Biz, burada, Türkçenin derin tarih ve geniş

    coğrafyasından miras kalan her türlü özel adı bir

    kıyıya bırakarak, Türkçe ile komşu diller arasında,

    birinden diğerine bilgi taşımış, gittiği dilin anlam

    örgüsünde kendisine yer bulmuş sözlük birimlerinden

    söz edeceğiz. ve Türkçenin bu dillerle olan gramer

    ilişkilerinden, bu konularda yapılmış çalışmalardan

    söz edeceğiz.

    1. Türkçe-Çince İlişkileri

    Bugünden binlerce yıl öncelere uzanan Türk-Çin

    ilişkilerinin ilk devirleri tamamen karanlıktır. Çin

    kaynaklarında “sien-pi, tu-yü hun, hiung-nu, ti, tik,

    tinglin, t'ie-le” gibi adlarla zikredilen kuzey

    kavimlerinin Türklüklerini tarihçiler

    tartışadursunlar, Türkçede, “Türk” adının ilk defa

    kullanıldığı Kök Türkler devrinden günümüze kadar

    süren Türk-Çin ilişkilerinin bile hayli derin olduğu

    bilinmektedir. Ticaretten savaşa, aynı devletin

    vatandaşlığından dindaşlığa kadar her türlü komşuluk

    ilişkilerini yaşamış olan bu iki ulus, günümüz

    dünyasının en eski komşularıdır. Çağlar boyu süren bu

    komşuluk, bu iç içelik, mutlaka, bu ulusların

    dillerine de yansımıştır.

    Türkçe ve diğer Altay dilleri ile Çince üzerindeki

    çalışmalar, bugün için çok yetersizdir. Henüz Altay

    dillerinin ve Çincenin tarihî sözlükleri hazırlanmamış

    ve bütün bu dillerdeki kelime kök ve aileleri tespit

    edilmemiştir. Dolayısıyla, bugün, ancak Çin

    kaynaklarında geçen "Çin transkripsiyonlu Türkçe

    kelimeler"den bahsedebiliyoruz veya Türkçede ailesini

    yahut Altay dillerindeki paralellerini tespit

    edemediğimiz herhangi bir kelimeyi Çince (veya Farsça,

    Tohorca, Sanskritçe, Tibetçe, vs.) kabul etmekten daha

    ileri bir çalışma yapamıyoruz.

    Çinliler, şu anki bilgilerimize göre, Türklerden çok

    daha önce yazıyı kullanmağa başlamışlardır. Onların

    bilhassa Türkçenin yazıya geçirilmiş en eski

    örneklerinin bulunduğu 8. yüzyıldan daha önceki yazılı

    eserleri, Türkçeye ve diğer Altay dillerine ait

    değerli bir malzeme yığınını barındırırlar. Şimdiye

    kadar değerlendirilemeyen bu malzeme, 8. yüzyıl öncesi

    Türk tarihi ve Türk dili tarihi açısından çok

    önemlidir; fakat bu malzeme yığınının

    değerlendirilmesi güçlüklerle doludur. Bu güçlükler,

    1941'de, L. Ligeti'nin “Çin Transkripsiyonlu Barbar

    Glosarları Meselesi” adlı yazısında ele alınmıştır.

    Ligeti, bu yazısında, sinologların Altay dillerinin

    meseleleriyle ilgilenmediklerinden, Altay dillerini

    bilenlerin ve bu yolda araştırma yapanların da

    Çincenin bilmeceleri karşısında kılavuzsuz

    çırpındıklarından şikayet eder. Bunlara ek olarak,

    Çincenin tarihinde (bilhassa kelime sonu seslerinde)

    hem ses hem imlâ bakımından büyük değişiklikler

    olduğunu vurgulayıp Türkçe-Çince ilişkisini

    araştırmada yardımlarına muhtaç olduğumuz Çin

    transkripsiyonlu metinlerin çözümü ile uğraşacakların

    Çin ve Altay dillerinin tarihlerini bilmeleri

    gerektiğini belirtir.

    Ligeti, adı geçen yazısında, Türkçedeki Çince veya

    Çincedeki Türkçe unsurlar yerine, ancak "Çin

    Transkripsiyonlu Türkçe kelimeler" üzerinde durmuştur.

    Bu konuyla Ligeti'den önce birkaç bilgin daha

    uğraşmış; fakat Altay dillerini de bilen ve bu yolda

    en çok çalışan o olmuştur. Tekrar edelim: Bu

    çalışmalarda söz konusu edilen şey, bu dillerin

    birbirlerinden aldıkları unsurlardan çok, Çin

    yazısıyla yazılmış Türkçe kelime ve metinler olmuştur.

    Ne yazık ki bu konuda da fazla bir yol alınmış

    değildir. Bu çalışmalar, daha, Çin transkripsiyonlu

    Türkçe kelimelerin aslî şekillerinin tespitini

    sağlayacak seviyeye ulaşmamıştır. Nitekim Çincenin ve

    Türkçenin tarihî gelişmelerini çok iyi bilen ve

    Karlgren'in sözlüğünü kullanan bazı türkologlar

    tarafından bu konuda yapılan yanlışları düzeltmeğe

    çalışan Ligeti bile Hunların meşhur hükümdarının adını

    Bagator yerine hep Çin transkripsiyonuna bağlı

    kalarak Mao-tun şeklinde kaydetmiştir. Aslında,

    Ligeti'den önce başlayan bu yanlış değerlendirme,

    "bagator < Moğ. baga 'küçük,~Tü. baga 'genç'

    Moğ.~ufak ; az' + Tü. tor 'kale; kale beyi'

    kur-a 'kale, şehir'" adı yerine Mao-tun şeklinde aslî

    olmayan bir şahıs adının literatüre girmesine, bizde

    de Mete gibi bir hayalet sözün doğmasına yol

    ~açmıştır. Yapısı son derece açık olan ve tor

    or (~çor-a, > kurgan~Mac. úr “bey”)

    gibi dal kökleri bulunan bu kelimeyi G. Clauson'un

    alıntı kelime olarak değerlendirmesini ise anlamak

    mümkün değildir.



    1.1. Türkçedeki Çince Unsurlar:

    Türkçedeki Çince unsurlar üzerinde henüz monografik

    bir çalışma yapılmamıştır. Bu yolda şimdiye kadar

    yapılan tek şey, Çin yazısıyla yazılı Türkçe kelime ve

    cümleler, şahıs ve yer adları, kısacası Çin

    harfleriyle transkripsiyonlanmış Türkçe ile ilgilenmek

    olmuştur. Türkçeye geçmiş, herhangi bir bölgede,

    herhangi bir devirde Türkçenin malı olmuş, Türk

    düşüncesinin yapı taşlarından biri haline gelmiş Çince

    unsurlar, bilimin ölçüleri içinde araştırılmamıştır.

    Bu konuda elimizde bulunan, ancak, çeşitli sözlük

    yazarlarının Türkçedeki varlığını açıklayamadıkları

    bazı kelimeleri özel bir çaba harcamaksızın Çinceye

    yakıştırmalarından ibarettir. Meselâ, M. Räsänen,

    sözlüğünde 147 kelimeyi Çince kaynaklı göstermiştir;

    fakat ne bu sözlükte Çince asıllı gösterilen

    kelimelerin hepsinin Çince oldukları, ne de bu 147

    sayısı kesindir. Ahmet Caferoğlu’nun Eski Uygur

    Sözlüğü’nde ise Çince kaynaklı gösterilen 70 söz

    vardır . Çinlilerin, Türklerin en az iki bin yıllık

    komşuları olduklarını düşünürsek, bu sayının daha da

    arttırılma imkanı kendiliğinden doğar. Hatta söz

    almanın ötesinde, söz dizimi düzleminde gerçekleşmiş

    etkileşmelerden bile şüphelenmemiz gerekmektedir.

    Türkçe ile Farsça, Rusça, Bulgarca ve bütün Balkan

    dilleri arasındaki ilişkiye benzer veya ondan da güçlü

    ve köklü bir ilişki gerçekleşmiş olmalıdır. Bilindiği

    gibi, Türkçeyi gözardı ederek, bu dillerin ne

    sözlükleri ne de gramerleri yazılabilir. Çince için

    de durum pek farklı olmasa gerektir; nitekim Çince,

    bugün çok heceli dillere oldukça yaklaşmıştır.

    Yeni devirlerin Çincesinden Türkçeye geçmiş unsurları

    işleyen bir çalışma, 1970 yılında, Moskova'da

    yayımlandı. Tabiî ki diller arasındaki alıntıların

    tespiti, yazının yaygınlık kazandığı yeni devirler söz

    konusu olduğunda, eski devirlerle kıyaslanamayacak

    kadar kolaydır. Nitekim daha ilk çalışma olmasına

    rağmen, bugünkü Uygur Türklerinin dilinde 1873 Çince

    kelime ve şekil tespit edilmiştir. Bu çalışma,

    dediğimiz gibi Moskova'da, 1970 yılında Rahimoviç

    tarafından “Çağdaş Uygur Dilinin Çince Unsurları”

    adıyla yayımlandı.



    1.2. Çincedeki Türkçe Unsurlar:

    ‘Çincedeki Türkçe unsurlar’ sözü bile, zor

    söylenebilecek bir sözdür. Böyle bir şeyden söz etmek

    bile, açıklayamadıkları her sözü Çinceden alınmış bir

    söz gibi sunmağa çalışan ve Çince bilmedikleri halde,

    bu işten büyük bir zevk alan meslektaşlarımızı çileden

    çıkaracaktır . Bu meslektaşlarımızın Çince kaynaklı

    ilan ettikleri sözleri, “Çağdaş Çincenin Sözlüğü” ile

    Liu Zhengyan, Gao Mingkai, Mai Yongqian, Shi Youwei

    gibi Çinli dilciler tarafından hazırlanan ve

    varyantlarıyla birlikte, çeşitli dillerden Çinceye

    giren 10,000 kelimelik "Çincedeki Alıntılar Sözlüğü"

    adlı eserlerin Türkçe kaynaklı göstermeleri, oldukça

    düşündürücüdür. Bunun, tabii ki bazı sebepleri vardır.

    Bu sebeplerin en önemlisi, elimizdeki yazılı en eski

    Türkçe belge ile Çinçenin ilk yazıya geçirildiği devir

    arasında bin yıllık bir sürenin bulunuşudur. Bir başka

    sebep, yazının dilden daha elle tutulur bir yapı

    olarak dilin yerini almasıdır.

    Eski dilleri bugün için ancak yazı ile izleyebiliyor

    olsak da, etimoloji çalışmaları yapanların elinde,

    köklerin dal biçimleri, eski bilgi-yeni bilgi

    ilişkisine dayalı anlam örgüsü, vb. başka belgeler de

    vardır . Bu belgeler, en az yazılı belgeler kadar

    güvenilir kaynaklardır. Burada iki konu bilhassa çok

    önemlidir. Birinci konu, dillerin ses yapıları ve

    bugünkü türetme mekanizmalarını geliştirmeden önceki

    yeni bilgileri adlandırma yoludur. Diller, kendilerini

    sınıflandırmada bir ölçek olarak kullandığımız bugünkü

    türetme mekanizmalarını geliştirmeden önce, yeni

    bilgileri, değişik ses farlılıklarıyla oluşmuş dal

    köklerle adlandırmışlardır ve bu kök dallanması,

    dillerin yazı ile buluşmasından çok önce

    gerçekleşmiştir . İkinci konu ise, dillerin anlam

    yapılarıdır. Burada mutlaka önceki ve sonraki bilgi

    ilişkisi aranmalıdır. İnsan zihninde bir önceki bilgi

    ile ilişkilendirilmemiş hiçbir yeni bilgi olamaz; her

    yeni bilgi, önceki bilgilerimizden birinin komşusudur.

    Bir dilin belli bir zaman ve mekan diliminde kurulan

    bu ilişki, bir başka yer ve zaman diliminde kurulmamış

    veya unutulmuş olabileceği için, tarihi boyunca

    dillerdeki ses ve anlam değişmelerini incelemeyi ana

    görevi edinmiş olan dilcilik, eş zamanlı ve eş mekanlı

    çalışmalara gerek duymaktadır. Bilindiği gibi diller

    biçim ve anlam yapılarından oluşmaktadır ve her iki

    yapı da değişkendir. Bireysel olan ses yapıları, anlam

    yapılarına göre çok hızlı bir değişkenlik içindedir.

    Gerek dal köklerin yaşama alanı bulabilmeleri, gerek

    bütün dillerde ortak olan düzensiz ses değiştirme

    yollarıyla ortaya çıkan biçimler ve gerekse türetme

    mekanizmalarının çalıştırılmasıyla, yani düzenli ses

    değiştirme yollarıyla elde edilen yeni biçimler, anlam

    dallanmalarının bir sonucudur. Bütünüyle sosyal olan

    dillerin anlam yapıları, yani önceki ve sonraki

    bilgilerden oluşan anlam örgüleri veya ‘dil içi dünya

    görüşleri’, etimoloji çalışmalarının en sağlam

    belgeleridir ve etimoloji çalışmalarının ana amacı da,

    dillerde ortak olan düzenli ve düzensiz türetmeleri

    izlemek değil, dillerdeki eski-yeni bilgi ilişkilerini

    araştırmak, bu ilişkilere dayanarak o dilleri

    konuşanların bilgilenme yollarını birleştirebilmek,

    zihin haritasını çizebilmektir.

    Yukarıda, ses değişmelerinin ve ses olaylarının,

    genellikle, bütün dillerde ortak olduğunu, anlam

    değişmelerinde, birinci-ikinci anlam, yani önceki ve

    sonraki bilgi ilişkilerinde büyük farklılıkların

    yaşandığını söylemiştik. Bu farklılıklara rağmen,

    çeşitli dillerdeki birinci anlam-ikinci anlam, yani

    önceki ve sonraki bilgi ilişkisinin zaman zaman

    çakıştığını hayretle görürüz. Bu durum, dillerin

    ortaya çıkışları konusunda veya bilhassa onların

    yazının birleştirici ve tutucu işlevinden

    yararlanamadıkları sözlü devirlerinde olup bitenleri,

    bu yazı öncesi devir insanlarının dil ve düşünce

    dünyasını yakalamakta, etimoloji çalışmalarına büyük

    ip uçları sunar .

    Böyle yapmazsak, dil ile yazının buluşmasının insan

    dilinin oluşum süreci içinde oldukça yeni bir olay

    olduğu ve diller yazı ile buluştuklarında, kök dal

    biçimlerinin çoktan oluşup komşu bilgileri

    adlandırmada kullanıldıklarını göremezsek, yubu-n-

    ~ çim- ~ çubuk ~ çub ~

    suvar-, vb. sözlere rağmen ‘su (~çimgen <sub)

    sözü Çincedir’ diye veya Türkçe konuşan insanların,

    yazı yazma bilgisini “yontmak, kazmak, kazımak”

    bilgisine dayanarak adlandırdıklarını gözardı edersek,

    yani Türkçe konuşanların eski bilgi-yeni bilgi

    yar-~ilişkisini görmezlikten gelirsek, yaz-

    ~ yır ~ kaz- ~ çız- ~

    ~yır(t)- yara, vb. ilişkisini ihmal edersek,

    biti- ilişkisini görmezsek, ‘biti-~bıç-/biç-

    fiili Çince piet’ten gelir’ diye yüz yıldır süren ve

    bestesiyle güftesi birbirini tutmayan şarkıları söyler

    dururuz.

    Orkon âbidelerindeki gelişmiş alfabeye, sistemli ve

    pek ekonomik imlâya bakarak, Türkçenin çok eski bir

    yazı geleneğine sahip olduğunu, 8. yüzyıldan en az bin

    yıl önceden beri yazılmakta olduğunu düşünebilir veya

    Aurel Stein'in ifadesiyle 'kumlara gömülü şehirler'de

    eski Türk kültürünü araştırmak için bir türlü

    başlatılmayan kazılara ümit bağlayabiliriz; fakat

    eldeki dil malzemesini dikkatlice değerlendirerek bu

    yorumların veya yeni yapılacak keşiflerin sonuçlarını

    beklemeden de bazı hükümlere ulaşabiliriz: Biz,

    Orkon'da, bir kavim diliyle, yani bir 'kök dil' bir

    'kök Türkçe' ile değil, şiveler ve akraba diller arası

    iç alıntılar ile beslenmiş, az da olsa, yabancı

    komşularından aldıklarıyla zenginleşmiş bir

    imparatorluk diliyle, bir kültür diliyle karşılaşırız.

    Kök Türk İmparatorluğunun dilinin bir imparatorluk

    dili olarak Osmanlıcadan veya İngilizceden farkı,

    birliğe iştirak eden kavimlerin, aynı dilin, yani Eski

    Türkçenin değişik şivelerini konuşanlardan veya bu

    dilin akrabası olan dilleri konuşanlardan oluşmasıdır.

    Kısacası, Çincedeki Türkçe unsurlar sözü, kolayca

    söylenebilen bir söz değildir. Yukarıda da söylendiği

    gibi Çincede Türkçe unsurların bulunabileceği bir çok

    araştırmacı tarafından düşünülmemiştir. Bir taraftan

    da yakın zamana kadar, hem Çinceyi hem Türkçeyi bilen

    Çince veya Türkçe bilginlerinin yetişmemiş olması, bu

    konudaki araştırmaların Paul Peliot ve öğrencisi

    Lajos Ligeti’nin ulaştıkları noktada kalmasına yol

    açmıştır.

    Son yıllarda yayımlanan Çağdaş Çincenin Sözlüğünün ve

    Çincedeki Yabancı Sözler Sözlüğünün taranması bile,

    oldukça ilgi çekici sonuçlar doğurmuştur. Bir Uygur

    Türkü olan Alimcan İnayet, sağlam bir Çince ve Türkçe

    bilgisine sahip olmanın verdiği ehliyetle, bu

    sözlükleri taradığında ilgi çekici sonuçlara ulaşmış

    ve Çincede 307 Türkçe söz olduğunu tespit etmiştir .

    2. Türkçe-Farsça İlişkileri

    Asya ve Avrasya'nın bilinen en eski kavimleri olan ve

    İranî olup olmadıkları halâ tartışılan Kimmerler (M.Ö.

    12.-8. yy.) ve İskitler (M.Ö. 8.-3. yy.) istisna

    tutulursa, bildiğimiz ilk Türk-İranî kavim ilişkisi,

    Hunlar ile Alanlar arasında M.S. 370'lerde olmuştur.

    Bu tarihlerde doğu-batı yönündeki bir Hun akını, Orta

    Asya steplerindeki İranî kavimlerin hakimiyetine

    günümüze kadar son verdi. Daha sonra tarih sahnesine

    çıkan ne Partuşlar, ne Soğdlar, ne de Sâsânîler, Asya

    steplerinde söz sahibi olabildiler.

    Çinlilerden sonra en eski komşuluğumuz İranlılarla

    olmuştur. Sâsânîlerden yirminci yüzyılın ikinci

    çeyreğine kadar İran'ın dâimâ bir Türk devleti

    tarafından yönetildiğini ve bugünkü devletin sınırları

    içinde yaşayan halkın yarıdan çoğunun Türk olduğunu

    düşünürsek, bu ilişkinin sadece çok uzun değil, aynı

    zamanda çok derin bir ilişki olduğunu anlarız. Hele

    son bin yılda Türklük dünyasının ortasında kalan

    İranlılar ile Türkler, bu uzun komşuluk ilişkisi

    sırasında birbirlerinden pek çok şey öğrenmişlerdir.

    Ankara’da, 1995 yılında yapılan bir yayın, bu

    ortaklaşalığın bugün bile sürdüğünü göstermektedir. A.

    Dilberipur’un “Türkçe-Farsça Ortak Kelimeler Sözlüğü”,

    bize, bugünkü Fars ve Türk dilleri sözlüklerinin 7.000

    sözünün ortak olduğunu göstermektedir



    2.1. Türkçedeki Farsça Unsurlar:

    Sâsânîlerin sonuna kadar sürdüğü kabul edilen Eski ve

    Orta Farsça ile Sanskritçe, Tohorca, Soğdca gibi diğer

    Hint-Avrupa dillerinden Türkçeye geçen unsurlar

    konusu, hemen hemen, Türkçe-Çince ilişkileri kadar zor

    ve çetin bir konudur.

    Türkçe ve Altayca çalışmalarının yetersizliği

    yüzünden, bugün, bu dillerde ailesi ilk anda göze

    çarpmayan kelimeleri, bu Hint-Avrupa dillerinden

    birine mal etmek moda haline gelmiştir. Bu moda,

    tabii olarak, zaman zaman tenkitlere uğramaktadır.

    Hattâ bu modaya çok uyanlardan bile zaman zaman bu tür

    tenkitler yükselmektedir. .

    Farsçadan Türkçeye geçmiş unsurlar konusunda bugüne

    kadar epeyce çalışma yapılmıştır. Türk ve Fars

    toplumları arasında sanıldığından daha kuvvetli bir iç

    içelik, dolayısıyla da bu diller arasında daha geniş

    çaplı bir alış-veriş söz konusu olmalıdır. Bu konuda

    sözlük yazarlarının çok kısa sürede koydukları

    teşhisleri, sözlüklerinin madde başlarında

    işaretlemeleri dışında, komşu dillerdeki Türkçe

    alıntılar üzerine yapılan çalışmalarda, Türkçe

    aracılığıyla bu dillere geçmiş Farsça sözler

    gösterilmiş, yani Türkçeden alınan bu sözlerin ilk

    kaynaklarının Farsça olduğu işaretlenmiştir.

    Türkçedeki Farsça unsurları başlı başına bir konu

    olarak ele alan incelemeleri ise, geçtiğimiz günlerde

    kaybettiğimiz türkolog Andreas Tietze başlatmıştır .

    Bu çalışmada, Farsçadan Türkçeye geçmiş 136 söz

    incelenmiştir. Bu konudaki son çalışmaları Stanislaw

    Stachowski yapmış, 1972-1979 yıllarında yedi bölüm

    halinde yayımladığı çalışmalarını, daha sonra kitaba

    dönüştürmüştür . Bu çalışmada Farsçadan Türkçeye

    geçmiş 686 söz incelenmiştir.



    2.2. Farsçadaki Türkçe Unsurlar:

    M. Fuad Köprülü, 1938'deki Şarkiyatçılar kongresine

    sunduğu bildiride bu konunun önemini vurgulamış ve 280

    sözü liste halinde örnek olarak vermiştir. Bundan

    çeyrek yüz yıl sonra da bu konu geniş ve ayrıntılı bir

    şekilde Gerhard Doerfer tarafından incelenmiş ve "Yeni

    Farsçada Türkçe ve Moğolca Unsurlar" adıyla

    yayımlanmıştır. Bu eserde Türkçeden Farsçaya geçtiği

    müzakere edilen 2545 Türkçe ve Moğolca söz yer

    almaktadır.

    Bu kabarık sayıya bakarak Farsçadaki Türkçe unsurların

    belirlenmesinin sona erdiği düşünülmemelidir. Bugün

    Farsçada kullanılan ve Türkçe oldukları açık olan pek

    çok söz, bu eserde yer almamaktadır. G. Doerfer'in

    emek mahsulü bu eseri hakkında iki hususu belirtmek

    gerekir. Birincisi, araştırmacının Türkçe oldukları

    son derece açık olan bazı kelimeleri tereddütle

    karşılamış olması, hattâ bu kelimeleri başka dillere

    ait göstermesidir. Meselâ o, birçok tarih yazarının

    Türkçeliğini kabul etmedikleri, al ~ yal değişmesinin

    henüz inandırıcı şekilde açıklanmadığı ve kelimenin

    bilhassa İran’la sınırı olan Türk illerinde yaşadığı

    gibi hafif gerekçelerle Farsçada da kullanılmakta olan

    alev kelimesinin Türkçe olmadığını ileri sürer.

    Aslında, Fars. alav <Tü. alev 'alev' kelimesi, sadece

    Türkçenin bir kelimesi değil, diğer Altay dillerinde,

    hattâ Ural dillerinde de ortak olan bir kelime

    alış-~ailesinin üyesidir: Tü. alap 'alev'

    ~ yalap 'alev' ~'tutuşmak; alışmak'

    ~ yalın 'alev' ~yalabı- 'alevlenmek'

    yalaz 'yalaz,~yal- 'yalınmak, alevlenmek'

    yıldırım~ yıldız 'yıldız' ~alev'

    yaldrı-/ yaldra- 'ışımak,~'yıldırım'

    ışık 'ışık'~ yaşu- 'ışımak' ~parlamak'

    ~ yaşna- 'parlamak, şimşek çakmak' ~

    ~yaşın 'ışık, parıltı, yıldırım' (EDPT, VEWT)

    çaş(ı)->çeş(i)- > çeşmek 'şimşek' (DS) > çemşek >

    şemşek 'şimşek' (DS) > ~şimşek 'şimşek' , vb.

    ulabur~Moğ. ulal- 'kızarmak, kırmızı olmak'

    ulabtur “kırmızımsı, pembe”~'kırmızılık'

    ulagan/ulaan~ ulabalza- 'kızarmak' ~

    ulayma 'kızgın, kızıl'~'kırmızı, kızıl'

    gilab~ gilay- ‘ışıldamak, parlamak’ ~

    gilalza- “ışıldamak”~“ışıklı, alevli”

    gilas~ gilbay- ‘ışımak, ışıldamak’ ~

    gilaski- ‘ışıldamak”~‘ışıklı; ışıkla’

    ayungga “şimşek, yıldırım, nayzagay, çakın,~

    Kor. pul/bul 'ateş'~çakılgan” vb. (Lessing)

    Jap. foshi/hoshi~ pyel 'yıldız' ~

    'yıldız' // Mac.vil- kökünden: villámlik 'ışıldamak'

    villamós~ villán 'parıltı' ~

    villámlás 'yıldırım',~'elektrikli, tramvay'

    ~ világ 'dünya' ~villány 'elektrik'

    ~ Fin. valo 'ışık' ~csillág 'yıldız'

    valoisuus~valoisa 'ışıklı, aydın'

    ~ valaistus 'parlatma' ~'aydınlık'

    valaiseva 'parlatıcı, ışık'.

    G. Doerfer'in adı geçen eseri hakkında belirtilmesi

    gereken ikinci husus, bugün Farsçada kullanılan pek

    çok Türkçe kelimenin eserde yer almamasıdır. Öyle

    görünüyor ki bu yolda bilhassa konuşma dilini kaynak

    alarak yapılacak daha ileri çalışmalar, Farsçadaki

    Türkçe unsurların sayısını daha da arttıracaktır.

    Meselâ G. Doerfer'in eserinde yer almayan ve Redhouse

    dışında bütün sözlüklerde Farsça olarak işaretlenen

    atiş 'ateş' kelimesi Türkçeden alınmıştır: Tü. ot> od

    ota- 'ısınmak, odun yakmak' (EDPT,~'ateş'

    otaş/öteş~VEWT) > ataş ‘ateş' (kelime

    Farsçaya muhtemelen bu şekliyle geçmiş ve Farsçada

    atiş telâffuzunu alarak daha sonra bu Farsça telâffuzu

    otlan-~ile tekrar Türkçeye alınmıştır)

    otlug 'ateşli,~'ateşlenmek, öfkelenmek'

    ~ oçak ‘ocak’ ~öfkeli', otung 'odun'

    kotar-~ uçkun ‘kıvılcım” ~otag ‘otağ’

    “pişirmek” Moğ. odu(n) 'yıldız'~(EDPT)

    ~ oçı(n) 'kıvılcım' ~ modun ‘ağaç’

    koço/hoço ‘şehir’ (Lessing).~

    Bu konudaki çalışmalar sürdürülmektedir. Al-Sayyid

    ‘Addi Shir, “Arap Dillerindeki Farsça Alıntılar

    Sözlüğü” adlı araştırmasını 1980 yılında yayımlar . Bu

    sözlüğün üçte birini Türkçe sözler oluşturur.

    Araştırmacı, bu sözlerin Türkçe olduklarını belirtmiş

    ve bunların Arapçaya Farsça yoluyla geçtiğini ileri

    sürmüştür.

    Yine son yıllarda da, A. Ershadi Fard, “Fars Dil ve

    Edebiyatında Türkçe Alıntılar Sözlüğü” adlı

    çalışmasını yayımlamıştır .

    3. Türkçe-Urduca İlişkileri

    Bir Ural-Altay dili olan Türk dili ile Hint-Avrupa dil

    ailesinin Hindî dilleri arasındaki ilişkiler çok eski

    dönemlere kadar uzanır. Hindistan, Türklerin

    benimsediği dinlerden biri olarak, budacılığın merkezi

    olması yanında, çeşitli Türk boylarının da göç yeri

    olmuştur. Hint kavimleri, tarihin her döneminde, bir

    veya birkaç Türk kavmiyle komşuluk yaşamıştır. Son

    olarak da, islam dindaşlığının Gazneli Mahmud ile

    komşuluk ilişkisine ve nihayet Kutbettin Aybek’in

    1192’de Delhi Sultanlığı’nı kurmasıyla da

    yöneten-yönetilen ilişkisine dönüşmesi, 665 yıl süren

    bir birliktelik yaratmış ve bu ilişkiler, İngilizlerin

    1857’de Hindistan’ı işgaliyle sona ermiştir.

    3.1. Türkçedeki Urduca Unsurlar

    Böyle bir çalışmaya rastlayamadık. Türkçede Urduca

    unsurların bulunabileceği düşünülmediği gibi, Türkçeye

    Hint dillerinden girmiş her sözü Farsça kaynaklı

    göstermek gibi bir yanlışlık da sürekli

    tekrarlanmaktadır.

    Eski devirler söz konusu olduğunda, Budacılığı

    benimseyen eski Uygurların dilindeki Sanskritçe sözler

    üzerinde epeyce durulmuştur. Eski Uygur metinlerinin

    her yayınında, hatta ilk Türkçe islami metinlerin ve

    Kuran çevirilerinin yayınında Sanskritçe sözler

    gündeme gelmiştir. Aracı dil sözlükleriyle de olsa,

    Eski Uygurcadaki Sanskritçe sözler çözülmeğe

    çalışılmıştır. Bu sözlerin büyük kısmı, Budacılık

    terimleri oldukları için, Uygurların yeni bir din

    olarak müslümanlığı benimsemeleriyle canlılıklarını

    yitirmişler ve tarihsel sölükteki yerlerini

    almışlardır. Tabii ki budacılık dininde kalan

    Moğolların sözlüğünde önemli bir yer işgal ederler.

    3.2. Urducadaki Türkçe Unsurlar

    Günümüzde Pakistan devletinin resmi dili olan ve

    Hindistan'ın da resmi dilleri arasında yer alan

    Urduca, günümüzde başta Pakistan ve Hindistan olmak

    üzere dünyanın değişik ülkelerinde yüz milyonlarca

    kişi tarafından konuşulmaktadır. Urduca ile Türkçenin

    ilişkisi üzerine bazı çalışmalar vardır .

    Türk dilinin etkilediği sahalardan Hindistan

    yarımadasında, Hindî dillerle Türk dili ilişkileri

    konusundaki ilk çalışma, Otto Spies’in yayımladığı

    Hindî dillerdeki Türkçe kökenli sözlerle Türkçe

    üzerinden bu dillere geçen sözlerin yer aldığı 135

    sözden oluşan bir listedir.

    Bu konuda Abidin İtil tarafından yayımlanan makalede

    ise Türkçe-Sanskritçe ilişkileri değerlendirilerek,

    Sanskritçeden Türkçeye ve Türkçeden Sanskritçeye geçen

    birtakım sözlerin üzerinde bu iki dil arasındaki

    linguistik paralellikler gösterilmiştir.

    Türkçe-Sanskritçe ilişkilerinin çok eskilere

    dayandığını vurgulayan bu yazıda, Türk hanedanların

    kuzey Hindistan’da kurdukları uzun süreli yönetimlerde

    resmî dil olarak Farsçayı kullanmalarına rağmen günlük

    dil olarak Türkçeyi kullandıklarını, bunun sonucu

    olarak da gerek Farsçaya gerek Hindistan’daki değişik

    lehçelere, hatta modern Sanskritçeye çok sayıda Türkçe

    kelimenin yerleştiği ve Hindûstânî dilinde 80, Bengal

    dilinde de 40 kadar Türkçe kökenli sözün bulunduğu

    belirtilmiştir.

    Türkçe- Hintçe ve Urduca arasındaki ilişkilerle ilgili

    olarak, “eski ve büyük sözlükleri taramanın uzun zaman

    alacağını” söyleyen Erkan Türkmen, başlıca iki pratik

    sözlüğü tarayarak hazırladığı 118 kelimelik bir

    listeyi, iki yazı olarak yayımlar .

    Bu konuda son çalışmayı yapan Münevver Tekcan ise

    şunları söylemektedir: “Yukarıdaki araştırmacılar

    tarafından daha önce tespit edilen Hindî dillerdeki ve

    Urducadaki Türkçe sözlere ek olarak 77 söz daha tespit

    ettik. Daha önce yapılan çalışmalarda taranan

    eserlerin dışında, Urduca-Urduca , Türkçe-Urduca

    olarak hazırlanmış üç sözlük ile Delhi Sultanlığı’nın

    saray hayatını konusunda yazılan Bezm-i Âhir adlı

    eseri taradık. Bu sözlerin etimolojik ve morfolojik

    özelliklerini başka bir çalışmanın konusu olarak

    bıratık. Elde edilen yeni sözler ile daha önce

    yayımlanan sözler, yapı özelliklerine göre ve tematik

    olarak değerlendirildi. Tespit edilen sözlerin sayısı

    227’dir. Sosyal hayatla ilgili 140, yönetimle ilgili

    61, beslenme ile ilgili olanlar 17; giyimle ilgili

    olanlar ise 9’dur .

    4. Türkçe-Arapça İlişkileri

    Sâsânîleri aşıp geçerek Kafkaslardan Şiraz dolaylarına

    kadar uzanan Avar Hunlarını veya hanedanlarının adıyla

    Heftalitleri ayrı tutarsak, ilk Türk-Arap ilişkisi,

    M.S. 630'larda, bugünkü İran topraklarında

    başlamıştır. Bu ilişki, coğrafî sebepler yüzünden,

    Selçuklular devrine kadar Farslar kanalıyla olmuştur.

    Ayrıca Ruslardan satın aldıkları Türk köleler

    vasıtasıyla Kafkaslar üzerinden gerçekleşmiş sınırlı

    bir Türk-Arap ilişkisi de söz konusudur.

    Arapça, Türkler için sadece bir komşu dili olmaktan

    daha fazla şeyler ifade etmiştir. Bu dil, Türklerin

    yeni dinlerinin ve Farslardan öğrendikleri Arap edebî

    geleneğinin taşıyıcısıydı. Dolayısıyla komşuluğun

    ötesinde, yöneten ve yönetilenin dili ilişkisi,

    Farsça-Türkçe arasında olduğu kadar Arapça-Türkçe

    arasında da mevcuttur.

    Bu yoğun ilişkilere rağmen, gerek Türkçedeki Arapça

    unsurlar, gerekse Arapçadaki Türkçe unsurlar

    konularında yapılmış monografik çalışmalar olsa da, bu

    çalışmalar, her iki konunun da geniş ve hacimli

    olmasından ötürü, yapılacak yeni çalışmalarla

    tamamlanmaya muhtaçtırlar.

    Türkçeye Farsçadan geçmiş bir çok söz gibi, Arapçadan

    geçmiş sözler de Türk dil ve düşünce dünyasının birer

    üyesi olmuşlardır. Bu sebeple, yukarıda söylenen ve

    komşu dillerdeki Türkçe unsurları araştıran yüzün

    üzerindeki kitap ve on binlerce makalenin malzemesi

    arasına, Türkçeden alınmış Türkçe kaynaklı sözler

    yanında, Türklerden öğrenilmiş bilgilerin adları oarak

    Farsça veya Arapça kaynaklı sözler de dahil

    edilmiştir.

    Her ikisi de geniş coğrafyalara yayılmış bulunan

    Türkçe ve Arapça ilişkileri, din, sanat, bilim ve

    kültür, yöneten-yönetilen ilişkisi gibi oldukça etkili

    temellere dayanmaktadır. Türkçe ile Arapçanın

    ilişkilerini ele alan monografik bir kitap

    bulunmamakla birlikte, çeşitli araştırmacıların bu

    konuda epeyce makalesi vardır. Bu iki dil arasında söz

    alışverişinin ötesinde işler de olmuştur. Türkler yeni

    ulaştıkları bilgileri Arapça köklerden türettikleri

    sözlerle karşılarken, Araplar, sokağı, çarşı pazarı,

    esnaflığı, sosyal ve askeri kurumlarıyla bütün sosyal

    hayatı Türklere ve Türkçeye bırakmış gibidirler. Bu

    yüzden, Türkçenin kavram eki ve sıfat eki yanında,

    meslek eki de Arap konuşma dilinde büyük bir yer

    tutmuştur.

    4.1. Türkçedeki Arapça Unsurlar:

    Gerek Türkçedeki Arapça unsurlar, gerekse Arapçadaki

    Türkçe unsurlar konularında ayrıntılı ve konuyu

    bütünüyle kucaklayacak bir çalışma bulmak mümkün

    değildir. Belki bunun sebebi, her iki konunun da geniş

    ve hacimli olmasıdır.

    Karl H. Menges'in 'Altaycada Eski Mezopotamca Alıntı

    Kelimeler' ve N. Poppe'nin 'Altay Dilinde Eski Kültür

    Kelimeleri' adlı yazılarıyla aynı yıllarda temas

    ettikleri Türkçe ile diğer Altay dillerindeki Arapça

    unsurlar konusu yanında, Türkçedeki Arapça unsurlar

    hakkında ilk ayrıntılı çalışma, A. Tietze tarafından

    'Anadolu Türkçesine Doğrudan Doğruya Arapçadan Alınmış

    Kelimeler' adıyla 1958'de yayımlanmıştır. Bu

    çalışmada Türkçedeki Arapça unsurlar gibi oldukça

    hacimli bir konunun yalnızca bir alanı incelenmiş ve

    216 söze yer verilmiştir. Oysa Arapça köklerden

    Türkçede türetilmiş yeni sözlerin veya Türkçede yeni

    anlamlar kazanmış Arapça sözlerin de var olduğunu

    düşünürsek, bu sayının eksikliğini, dolayısıyla bu

    konuda daha çok iş yapılması gerektiğini ve Türkçe

    sözlüklerdeki işaretlemelerin de yeterli olmadığını

    görürüz.

    Bu çalışma ise, adından da anlaşılacağı üzere,

    Türkçedeki Arapça unsurlar gibi oldukça hacimli bir

    konunun bir dalından ibarettir.



    4.2. Arapçadaki Türkçe Unsurlar:

    Arapçadaki Türkçe unsurlar konusu ise, Türkçedeki

    Arapça unsurlardan daha fazla işlenmiştir. Özellikle

    İstanbul başkent yapıldıktan bugüne kadar müslümanlık

    için bir din Türkçesi yaratamayan veya kilise

    İslavcası, kilise İspanyolcası, kilise Macarcası, vb.

    gibi bir cami Türkçesi yaratamayan ve Avrupa’nın 15.

    yüzyılda bitirdiği tartışmaları bugün bile sürdüren

    Türkler, Araplara, askerlik, beslenme ve giyim-kuşam

    gibi pek çok alt kültür bilgisi öğretmişler ve

    dolayısıyla Türkçeden Arapçaya bu alanlarla ilgili pek

    çok söz alınmıştır. Arapçadaki Türkçe unsurlar konusu,

    sözlük yazarlarının o kadar yoğun işin arasında

    verdikleri kısa işaretlemeler dışında da birçok kitap

    ve makalenin konusu olmuştur. Bu kitap ve makaleler,

    genellikle, geniş bir coğrafyaya yayılmış olan

    Arapçanın her hangi bir bölgesindeki Türkçe unsurları

    konu edinmektedirler.

    İslam Ansiklopedisi’ne bu ansiklopedinin kuruluş

    amaçlarına uygun yazılarından tanıdığımız din bilgini

    Muhammad Bin Cheneb, Türkoloji ile ilgili ilk ve tek

    eserini bu konuda vermiştir. 1922 yılında Cezayir’de

    Fransızca olarak basılan M. bin Cheneb’in eseri, 1967

    yılında Ahmed Ateş tarafından Türkçeye çevrilerek

    yayımlanmıştır. Eserde Cezayir Arapçasında yaşayan

    634 Türkçe sözü incelemiştir. Cezayirdeki konuşma

    dilinde yer alan bu kadar çok Türkçe söze rağmen, bu

    din bilgininin önsözdeki son değerlendirme cümlesini

    sizlerle paylaşmak isterim: “Eksikleri de olan bu 634

    kelimelik liste, Türklerin Cezayir konuşma diline bir

    miktar kelime soktuklarını göstermektedir. Bununla

    beraber “dona kedi sokmak” ve “bereket versin”

    deyimleri de bir yana bırakılırsa, Türkler galiba

    Cezayir konuşma diline hiçbir etki yapmamıştır”. Bu

    iki halkın geçmişteki birlikteliklerine haksızlık eden

    bu sözlere, “Günlük konuşma dilinizde 634 Türkçe söz

    varsa, bir parça Türk gibi yaşıyorsunuz demektir”

    diyerek, gecikmiş bir cevap verelim.

    Bu konudaki çalışmalar, V.A. Gordlevskiy'in 1961'de

    yayımlanan 'Türk Dilinin Arapça Üzerine Tesiri

    Meselesi Hakkında' adlı çalışmasıyla devam eder.

    Ahmet Ateş'in konuyla ilgili çalışması ise, kendisinin

    de ifade ettiği gibi V. A. Gordlevskiy'in makalesi ile

    J. B. Belot'un ve H. Wehr'in sözlüklerinden derlenmiş

    kelime listeleridir.

    Diller arasındaki alış verişlerde, bazen, alıcı dil,

    aldığı unsur üzerinde öylesine derin ses ve anlam

    değişiklikleri yapar ve aslî şekil ve anlam ile

    verildiği dilde aldığı şekil ve anlam birbirinden o

    kadar uzaklaşır ki herhangi bir sözlük yazarının o

    kadar işin içinde verdiği kararlara güvenmek, bizi sık

    sık yanlışlıklara sürükler.

    Bütün bu çalışmalar, 1984 yılında Şamil Fahri Yahya

    tarafından değerlendirilmiştir . Şamil Fahri Yahya’nın

    hazırladığı doktora çalışmasında 1981 Türkçe söz,

    Arapçanın çeşitli coğrafyalarındaki biçim ve

    anlamlarıyla verilmektedir. Araştırmacı, ayrıca,

    Arapçada sık kullanılan Türkçenin bazı isim yapım

    eklerini ve bu eklerin geçtiği sözleri de

    listelemektedir.

    1990 yılında, Mahammad Ahmad Duhman, “Memlükler

    Devrindeki Tarihsel Sözler Sözlüğü” adlı çalışmasını

    Şam’da yayımlar. Bu çalışmada o devrin Arapça

    metinlerinde geçen 891 söz ve ifade yer almaktadır.

    Arapçadaki Türkçe unsurlar konusunu en çok çalışan

    bilgin, Erich Prokosch olmuştur . Prokosch’un Sudan

    Arapçasındaki Türkçe sözlerle ilgili eseri,

    Türkçe-Arapça ilişkileri konusunda, alıntıların ses

    bilgisi konusunda ve Türkçe meslek ekinin Arapçada

    kullanımıyla ilgili bilgiler verdikten sonra 202

    Türkçe sözü inceler.

    Yakın zamanlarda da Bedrettin Aytaç tarafından “Arap

    Lehçelerindeki Türkçe Kelimeler” adlı bir eser

    yayımlanır . Türkçe sözlerin Arap Lehçelerindeki

    biçimlerinin de gösterildiği bu eserde 941 söz yer

    almaktadır.



    5.Türkçe-Rusça İlişkileri

    Türklerin Çinliler, Farslar ve Araplardan sonra en

    eski komşuları önce Ruslar sonra da bütün Slavlardır.

    M.S. 4. yüzyıllarda İndo-Germen topluluğundan ayrılan

    Kuzey ve Güney Slavları, M.S. 6. yüzyıldan itibaren,

    önce Avarların, sonra da Bulgar Türklerinin ziraatçı

    tebaları olarak daha doğuya çekilmişler ve nihayet

    M.S. 8. yüzyıllarda bugünkü vatanlarına ulaşmışlardır.

    Bu sebeple gerek Kuzey Slavları, gerekse Güney

    Slavları, bu bin beş yüz yıla yakın süre içinde daima

    bir Türk kavminin komşusu oldular.

    M.S. 4. yüzyıllarda İndo-Germen topluluğundan ayrılan

    Kuzey ve Güney İslavları, M.S. 6. yüzyıldan itibaren,

    önce Avarların, sonra Bulgar Türklerinin ziraatçı

    tebaları olarak daha doğuya (belki zorla) çekilmişler

    ve nihayet M.S. 8. yüzyıllarda bugünkü vatanlarına

    ulaşmışlardı.

    Ruslar ile Türklerin ilişkilerini bir kaç döneme

    ayırmak mümkündür. En eski zamanlara ait devre, Kiev

    Rusyası oluşmadan önceki 6.-7. yüzyıllardaki Slovenler

    ile Avarların ilişkileri ve daha sonra Hazarlar, Volga

    Bulgarları ve diğer Türk boyları arasındaki ilişkiler.

    Tarihe baktığımız zaman, Rus ve Türk toplumlarının

    ticaret, ekonomi ve yerleşim bakımdan birbirleri ile

    yakın temas içerisinde idiler. Bundan dolayı, bu

    halkların günlük kullanılan dili öğrenmeleri

    gerekirdi. Bunun sonucunda birçok Türkçe söz Rusçaya

    geçmiştir. Türkçe kelimelerin Rusçaya geçişleri Kazan,

    Astrahan ve Kırım Hanlıkları döneminde daha da

    artmıştır. Daha sonra da Sovyetler Birliği’nin

    içerisinde Türk toplulukların olması, Rusça-Türkçe

    ilişkisinde çok önemli ve etkin bir faktör olmuştur.

    Araştırmalara göre Rus dilinde Yunanca, Latince,

    Fin-Ogur, Moğolca, İran dillerinden sözler yer

    almaktadır. Bu dillerin arasında Türkçenin ise önemli

    bir rolü vardır.

    Türk dillerinden gelmiş ve günlük konuşmalarda

    kullanılan sözler dil araştırmacıları için büyük bir

    ilgi alanıdır.

    Yapılacak yeni çalışmalarla Rusçadaki Türkçe sözlerin

    sayısı artacaktır; çünkü Ruslarla Türklerin son

    yıllarda ilişkileri eskiye göre daha da

    hareketlenmiştir. Yani birlikte yaşamalar artmıştır,

    dolayısıyla da karşılıklı öğrenmeler çoğalmış

    olmalıdır. Buna bir örnek vererek sözümüzü tamamlamak

    istiyoruz. İncelediğimiz kaynaklardaki Türkçe sözler

    listesinde tek başına tamam sözü yoktur; ancak bugün

    Rusçada tamam sözü sıkça kullanılmaktadır.

    5.1. Türkçedeki Rusça Unsurlar:

    Bu konuda ilk çalışma, H.F. Miklosich tarafından

    'Türkçedeki İslavca, Macarca ve Romence Unsurlar'

    adıyla 1889'da yapılmıştır. Bu tarih, İslavcadaki

    Türkçe unsurların araştırılmağa başlandığı tarihlere

    rastlamasına rağmen, bu yoldaki çalışmalar o kadar

    heyecan verici bulunmamış olmalı ki İslavcadaki Türkçe

    unsurlar konusu etrafında cereyan eden meşhur

    tartışmaları, bu konu etrafında görmüyoruz.

    Bunun sebebi, H. F. Miklosich ve Snjezana Valjacic'in

    de ifade ettikleri gibi Türkçe’deki İslavca unsurların

    pek az oluşudur. Malzemesi oldukça sınırlı olan bu

    konu, son olarak 1957'de 'Türk Halk Dilinde İslavca

    Alıntılar' adıyla Andreas Tietze tarafından

    incelenmiştir. Türkçedeki İslavca alıntıların ses

    bilgisi açısından da değerlendirildiği bu çalışmada

    233 İslavca söz yer almaktadır.

    5.2. Rusçadaki Türkçe Unsurlar:

    İslav dillerindeki Türkçe unsurlarla ilgili ilk

    çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve günümüzde de

    sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada

    sayamayacağımız kadar çoktur. Önce Rusların, daha

    sonra da Güney İslavlarının dilleri üzerinde başlayan

    bu çalışmaların meyvelerini derli toplu birer sözlük

    halinde Elizaveta Nikolaevna Şipova'nın ve Abdullah

    Skaljic'in eserlerinde bulabiliriz.

    E. N. Şipova'nın “Rus Dilindeki Türkçe Unsurlar

    Sözlüğü” adını taşıyan eseri, Alma-Ata'da, 1976

    yılında yayımlanmıştır. Bu çalışmada, Rusçaya

    Türkçeden geçtiği kabul edilen 1507 kelime üzerinde

    durulmaktadır. Bu sayı, Şipova'dan önce Rus etimoloji

    sözlüğünü yazmış olan M. Vasmer'in eserindeki Türkçe

    unsur sayısından epeyce azdır.

    N. Poppe Jr.'a göre M. Vasmer'in eserinde Türkçe

    asıllı olarak belirlenen 1700 kelime yer almaktadır.

    Vasmer'in eseri diyalekt kelimelerine yer verdiği

    iddiasıyla tenkit edilmiştir. Her halukârda, Rusların

    bugünkü yeni vatanlarına geldikleri tarihlerden beri

    süren Türk-Rus ilişkilerine bakarak, yüzün üzerinde

    makale ve kitabın yayımlandığı bu konuda, daha yeni,

    daha geniş ve daha ayrıntılı çalışmalar

    bekleyebiliriz.

    Alma-Ata’da 1994 yılında yayımladığı “Rus Edebiyatında

    Türkizm” adlı eserinde, R.T. Mendekinova,

    Kazakistan’da yaşayan Rus yazar İ. P. Şuhov’un iki

    romanında 2500’e yakın Türkçe söz bulunduğunu

    belirtir. Bu eserde, Türk-Rus ilişkileri de

    değerlendirilmiş ve 456 Türkçe söz listelenmiştir.

    Moskova’da, A.G. Spirkin, İ.A. Akçurin, R.S.

    Karpinskaya tarafından 1980’de yayımlanan “Yabancı

    Kelimeler Sözlüğü” , Türkçe unsurlar bakımından 1955

    yılında yapılan ilk baskısından çok farklı hale

    getirilmiştir. Sözlüğün bu ikinci baskısında,

    Rusçadaki Türkçe kelime sayısı gülünç bir rakama

    düşürülmüştür: 304. Türklüğü ve Türkçeyi, yalnız

    Türklerin kendileri değil, galiba komşuları da

    terkediyor!

    6.Türkçe-Ukranca İlişkileri

    Rus, Sırp-Hırvat, Çek, Slovak ve Leh dilleri gibi, bir

    İslav dili olarak, Ukrancadaki Türkçe unsurlarla

    ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve

    günümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar,

    burada sayamayacağımız kadar çoktur .

    6.1.Türkçedeki Ukranca Unsurlar

    Türkçedeki Ukranca unsurların monografik bir çalışması

    yoktur. Türkçedeki İslavca unsurları konu edinen

    çalışmalarda, zaman zaman sözlerin Ukranca biçilerine

    de değinilmiştir.

    6.2.Ukrancadaki Türkçe Unsurlar

    Çeşitli İslav dillerindeki Türkçe unsurları konu

    edinen çalışmalarda, sözlerin Ukranca biçimlerine de

    temas edilir. Bilhassa Fasmer, sözlerin Rusça

    biçimlerinden önce Ukrancadaki biçimlerini verir.

    Ukrancadaki Türkçe unsurları konu edinen son

    monografik yayın da, bu iki İslav dilindeki Türkçe

    sözleri, iki ayrı bölüm halinde inceler. Günlük

    gazete ve dergilerin, okul kitaplarının taranmasıyla

    oluşturulmuştur R. R. Devletov tarafından yayımlanan

    ve günlük dile dayalı bu çalışmanın Ukranca bölümünde

    747, Rusça bölümünde 594 Türkçe söz yer almaktadır.



    7. Türkçe-Ermenice İlişkileri

    Tarihin bildiği kadarıyla Türklerin Çinliler, Farslar

    ve Bizanslılardan sonra en eski komşusu Ermenilerdir.

    Uzun bir zaman dilimi içinde komşuluk ilişkisi yaşamış

    olan bu iki halk, birbirinden pek çok şey öğrenmiş;

    öğrenilen bilginin adı olan söz, komşunun dilinde de

    yaşama alanı bulmuştur.

    Kafkasya’nın başka halklarının yazılı kaynakları, Orta

    Çağ başları Azerbaycan tarihi ve yazılı dönemden

    önceki Türk dili tarihi araştırmalarında, büyük önem

    taşımaktadır. Bu yazılı kaynaklar, kapsadıkları

    Türkçe sözlük ve gramerlik unsurlarla, yazılı devir

    öncesindeki Türkçe’yi kurmakta, Türk dili tarihinin;

    yine kapsadıkları Türkçe kavim adları, kişi adları ve

    yer adlarıyla Türk tarihi çalışmalarının önemli

    belgeleridir. Bilindiği gibi, Türk tarihi ve dili

    araştırmalarında, buna benzer bir rolü, Çin, Fars ve

    Bizans kaynakları oynamaktadır.

    Kafkasya’nın başka halklarının tarih kaynaklarındaki

    ve dillerindeki Türkçe etkisini, ilk olarak,

    Mordtmann incelemiştir. Bu konuda birçok çalışma

    yapan Mordtmann, bu yazılarından birinde şunları

    söylemektedir: “Ermeniler Hint-Avrupa grubuna

    bağlıdır; ama dilleri açıkça Turan etkisinin izlerini

    taşımaktadır. Bu ifade altında, ben, Osmanlılarla

    yüzyıllar boyu süren ilişkiler sonucu olarak

    Ermenice’ye giren Türkçe sözleri değil, Selçuklular,

    Osmanlılar vb. Türk devletleri doğmadan, M.S. IV.,

    V., VI., VII. yüzyılların yazılı Ermenicesindeki Turan

    unsurlarını kastediyorum.” Mordtmann, burada 23

    Türkçe söz sunarak, bu sözlerin yazılı Türkçe’den

    önceki devirlerde, M.S. IV.-V. yüzyıllarda Ermenice’ye

    alındığını belirtmektedir.

    VII. yy.dan başlayarak Kafkas kaynaklarındaki Türkçe

    kelimelerin sayısının hızla arttığı

    görülmektedir.VII.-VIII. yüzyıllar ve daha sonraki

    Ermeni kaynaklarında, Alp Arslan, Kılıç Arslan, Gazan,

    Atabeği, vb. birçok kişi, ata, oğlan, kızlar, vb.

    akrabalık, avçı, temirçi, vb. meslek, Hun, Hazar,

    Türk, Kenger, Akatzir, Barsil, vb. kavim ve yer adı

    yanında, beslenme ve giyinme gibi temel kültürler

    veya sosyal yapı ve üst kavramlarla ilgili çok sayıda

    Türkçe sözle karşılaşırız.

    Dillerin ses bilgisi ve söz dizimi düzlemlerinin

    temsil ettiği kullanım yapılarında, sözlüklerin temsil

    ettiği edinim yapılarına oranla, oldukça zengin bir

    çeşitlilik ve hızlı değişiklikler yaşanmaktadır.

    Sözler, seslere ve cümlelere oranla daha kalıcı

    yapılardır. Bu yüzden, dil alışverişleri söz konusu

    edildiğinde, ilk akla gelen sözlük alıntıları

    olmaktadır. Geniş bir coğrafyada, uzun bir süre

    yaşamış ve yaşamakta olan Türkçe’nin Çince, Farsça,

    Ermenice, Bulgarca, Arnavutça, Rusça, Macarca ve

    Romence gibi eski komşularıyla ilişkileri, yalnız

    sözlükte kalmamış, ses ve söz yapımı ile söz dizimi

    düzlemlerine de sıçramıştır. Bu yüzden, Türkçenin bu

    eski komşularıyla ilişkileri söz konusu olduğunda,

    sözlüklerde görülen söz alışverişlerinin ötesinde,

    gramerlik alıntılar da gündeme gelmektedir.

    Türkçe-Ermenice ilişkileri söz konusu edildiğinde,

    Türkçenin Ermeniceden epeyce söz aldığını ve bunların

    20 kadarının yazı diline de geçtiğini görüyoruz.

    Türkçenin Ermeniceden herhangi bir gramerlik unsur

    alması ise söz konusu değildir.

    Türkçenin Ermenice üzerine etkisine gelince, bu

    etkinin Ermenicenin hem sözlük hem de gramer

    alanlarına yayıldığını görüyoruz. Tarihte olduğu gibi,

    bugün de, Ermenistan dışında küçük topluluklar halinde

    yaşayan Ermeniler arasında, bir yazı dilinin

    birleştiriciliğine dayanan standart bir dil yoktur.

    Ermenicenin etimoloji sözlüğünü yazmış olan R.

    Açaryan, bu konuda, 1926’da Baku’da toplanan I.

    Türkoloji Kurultayında şunları söylemektedir: “Küçük

    Asya’nın Batı bölgelerinde, Kıbrıs’ta, Bulgaristan’da,

    Doğu Rumeli’de, Romanya’da ve Basarabya’da, İran’nın

    ve Kafkasya’nın bazı köylerinde, Türkçe’nin Ermenice

    üzerindeki etkisi o kadar yaygınlaşmıştır ki,

    Ermeniler kendi ana dillerini bile kaybetmişlerdir. Bu

    olay, birkaç yüz yıl önce gerçekleşmiştir. Polonya

    Ermenileri, 1530 yılından itibaren Ermeniceyi unutup

    Tatarcayı kabul etmiş ve Ermeni alfabesiyle büyük bir

    Tatar edebiyatı yaratmışlardır. Kilise kitapları bile

    Tatarcaya (Kıpçakçaya) tercüme edilmiştir. Ermeniler,

    Küçük Asya’da olduğu gibi, İstanbul’da da Türkçe

    yazdıkları zengin edebiyatı, Ermeni yazısıyla daha da

    ilerletmişlerdir. Türk alfabeleri hiçbir zaman yeterli

    olmamış ve halk dilindeki bütün sesleri işaret etme

    niteliği taşımamıştır. Ermeni alfabesi ise, bu

    olgunluğa sahiptir. Tabiî ki bu sebeple, Ermeni

    alfabesiyle yazılmış bu edebiyat, Türk-Tatar dilinin

    tarihini öğrenmek bakımından son derece önemlidir.

    Türkçe’den alınma sözler, Türkçe’nin fonetik

    kurallarını kronolojik olarak belirleyebilme imkânını

    sağlar. Bu konuda, Ermeni yazarlarının eserlerinde yer

    alan geniş malzeme kullanılırsa, erken asırlardaki

    Türk-Tatarların yaşantıları ve tarihi de öğrenilmiş

    olur.”

  2. #2
    Üyelik tarihi
    27.Mart.2011
    Mesajlar
    530

    Cevap: Türkçenin dünya dillerine etkisi

    Bugün Ermeni yazı dilinin komşuluğunda yer alan

    Azerbaycan Türkçesi, Ermenistan Ermenicesindeki Türkçe

    sözlerin geçiş yolu olmuştur. Bu yüzden, Ermenicedeki

    Türkçe alıntılar, büyük ölçüde, Eski Anadolu Türkçesi

    ile Türkiye Türkçesine oranla Eski Anadolu Türkçesine

    daha yakın olan Azerbaycan Türkçesinin ses

    özelliklerini taşımaktadırlar.

    7.1. Türkçedeki Ermenice Unsurlar:

    Ermeniceden Türkçeye Geçen Sözler: Bu konu ilk olarak

    26 Şubat-5 Mart 1926 tarihlerinde Baku’da toplanan I.

    Türkoloji Kurultayında dile getirilmiştir. Türklüğün

    alfabe değişikliği temel konusu için toplanan, bu

    arada Türklük Bilgisinin başka konularının da

    görüşülüp tartışıldığı bu kurultaya Ermenicenin

    Etimolojik Sözlüğünün ve Ermenicedeki Türkçe Unsurlar

    Sözlüğünün yazarı H. R. Açaryan da katılmış ve

    bildirisini Türkçe sunmuştur. Bu kurultaya sunulan

    bildiriler, yine 1926 yılında Rusça yayımlanmış ve

    Açaryan’ın söz konusu bildirisi Rusçaya özet halinde

    çevrilmiştir. Türk-Ermeni dil ilişkileri konusunda bir

    fikir verebilecek düzeyde olan Ermeni bilginin bu

    bildirisinde, Ermeniceden Türkçeye geçmiş 200 kadar

    söz açıklanmıştır. Açaryan, Türkçe sunduğu bildirisini

    şöyle sürdürmektedir: “Türkçe’nin Ermenice üzerindeki

    etkisi çok büyüktür. Ben, daha 1902’de, bu meseleyi

    geniş ve özel bir çalışmada ele almıştım... Bu

    kelimelerin sayısı 4000’e ulaşmaktadır... Genellikle,

    bir dilden başka bir dile isimler, bazen sadece

    sıfatlar, çok nadir hallerde ise fiiller geçer. Sayı

    sıfatları, bağlaçlar ve zarflar ise, başka bir dil

    tarafından benimsenmezler; fakat Ermenicede bu tür

    unsurların hepsi aynı ölçüde yaygındır. Birçok

    vilayette 70, 80 ve 90 rakamları Türkçe adlarıyla

    kullanılmaktadır. Rodos’ta da 69-99 arasındaki bütün

    sayı adları Türkçedir... Şimdi ise, konunun ikinci

    kısmı olan Ermenice’nin Türk-Tatar dili üzerindeki

    etkileri kısmına geçiyorum. Kopenhaglı bilginlerden

    Prof. Olger Peterson ve Viyanalı

    Kraelitz-Grainfenhorst, Türk-Tatarların bir grup

    kelimeyi Ermenilerden çok eski çağlarda aldıkları

    tahminini yürütürler. Ben, burada bu meseleye

    değinmeyeceğim. Sizin dikkatinizi daha eski dönemlere

    ait çeşitli Türk-Tatar, özellikle Anadolu ağızlarında

    karşılaşılan dil hadiselerine çekmek istiyorum. Bu

    kelimelerden bir kısmı edebî dile de geçmiş; bir

    kısmı ise, sadece halk dilinde yaşamaktadır.

    Ermeniceden Türkçeye geçen bu kelimelerin toplam

    sayısı 200’dür.”

    Son olarak, yakın zamanlarda, bu konuyu Robert Dankoff

    ele almış, Ermeniceden Türkçeye geçen sözleri bir

    sözlük halinde yayımlamıştır. Bu yayında 806 söz yer

    almaktadır. Dankoff’un bu çalışmasında, Açaryan’ın

    “toplam 200” dediği bu sayının, hangi amaçla olduğu

    bilinmez, Ermenicede de yaşamakta olan pek çok Türkçe

    sözün veya Türkçenin başta Rumca olmak üzere başka

    dillerden aldıklarının Ermenice gösterilerek dört

    katına çıkarılmış olduğunu görmekteyiz. Dankoff, bu

    yayınına, Türkçe mi Ermenice mi olduklarının

    tartışılması gerektiğine inandığı 309 söz daha ekler

    ve böylece Türkçedeki Ermenice sözlerin sayısı 1115’e

    yükselir. Bu sayı, Ermenicenin etimoloji sözlüğünü ve

    R. Dankoff’un da başlıca kaynağı olan Ermenicedeki

    Türkçe unsurlar sözlüğünü yazmış bulunan Açaryan’ın

    verdiği sayının altı katıdır. Dolayısıyla bu çalışma,

    bizi, Türkçedeki Ermenice sözler konusunda sağlam bir

    düşünceye götürmekten uzaktır.

    Biz tekrar Açaryan’ın çalışmasına dönersek, Türkçedeki

    Ermenice sözlerin sayısını “toplam 200” olarak kabul

    edebiliriz. Çoğu ağızlarda yaşamakta olan bu sözlerden

    20 kadarı Türk yazı diline de geçmiştir.

    7.2. Ermenicedeki Türkçe Unsurlar:

    7.2.1. Sözlük Alıntıları: Bilebildiğimiz kadarıyla,

    Ermenice, M.S. IV. Yüzyılda, Türkçeden en az 23 söz

    almış bulunuyordu. XI. asrın sonlarına doğru,

    Türkçeden Ermeniceye geçen sözlük ve gramerlik

    alıntıların sayısı önemli derecede artmıştır. Bu

    devirden sonra Türkçe, yalnız Türklerin değil, aynı

    zamanda Ermeni yazarları ve aydınlarının da kullandığı

    yazı dili haline gelmiştir. Böylece, bu iki dilin

    ilişkisi, konuşma dilinin dışına taşarak edebî

    seviyeye genişlemiştir. V. L. Gukasyan, Türkçenin

    etimoloji sözlüklerinden birini de yazmış olan E.V.

    Sevortyan’ın, bu dönemi anlatırken şunları yazdığını

    ifade etmektedir: “Ermeniler, XII. asır Moğol

    işgaline kadar Selçuklular ve Türkmenler, daha sonra

    da Osmanlılar ve şimdiki Azerbaycan Türklerinin

    atalarıyla bir arada yaşayarak, onlarla devamlı ve çok

    yönlü ilişkilerde bulunmuşlardı. Orta Çağ Ermeni

    edebiyatında Güney Türk kökenli kelimelerin bulunma

    nedenini Oğuz kavimleri ve halkıyla olan günlük

    ilişkilerle açıklayabiliriz. O dönemin birçok Ermeni

    yazar, yurttaşları Türkler gibi Türkçe konuşabiliyor,

    bazen iki dilli olabiliyordu.”

    XV.-XX. yüzyıl Ermeni yazılı kaynaklarına dayanarak

    Ermenicede Türkiye Türkçesi ve Azerbaycan Türkçesine

    ait kelimelerin her geçen yüzyıl daha da arttığını

    söyleyebiliriz. Yukarda bahsettiğimiz R. A. Açaryan’ın

    “Ermenice’deki Türkçe Alıntılar” kitabında 4262 tane

    Türkçeden alınmış söz yer almaktadır.

    Muhtemelen II. Dünya Savaşının kargaşası yüzünden on

    yıl ara ile yayımlanmış iki yazısında, Eugeniusz

    Sluszkiewicz, Ermeniceye geçmiş Türkçe sözleri,

    dilciliğin en dağınık konularından biri olan alıntı

    sözlerin ses bilgisi açısından değerlendirmiş,

    Ermenicedeki 276 Türkçe sözü kullanarak, Türkçenin

    seslerinin Ermenicede nasıl temsil edildiklerini

    göstermeğe çalışmıştır .

    7.2.2. Deyim Alıntıları: Bu iki dil arasında, söz

    alıntıları yanında, deyimlik alıntılar da söz

    konusudur.

    1. Türkçeden Ermeniceye Değiştirilmeden Alınanlar:

    Ay balam, ay canım, ay sağ ol>Ay balam, ay canım, ay

    sağol (ALŞ 1, 316)

    Aslan balası>Aslan balası (HA 1, 57)

    Begafil eşge düşdüm, dağıtdım dünya pulu>Begafl

    eşga düşdım dagıtdum dünya puli (Erm. Aş. 88)

    Bilene bir, bilmeyene min>Bilana bir, bilmiyana bin

    (HA. I, 36)

    Dedi eynindeki olan, paltarı sat ver cahıra>Dedi

    aynindakı olmiş, partali sat, ver cahıra (Erm. Aş. 48)

    Düşmenin gözi kor olsun>Dyuşmanı gyozi gyor olsun

    (ALŞ. I, 354)

    Keçi can hayında, gessab piy ahtarır>Keçi can

    harayında, gesab piya man galis (ALŞ. I, 218)

    Keçen güne gün çatmaz, calasan günü güne>Geçan

    gyuna-gyun çatmaz, calason gyun gyuna (ALŞ. I, 366)

    Keşiş bele iş>Keşiş bele iş (EA. I, 96)

    Kor üçün hamısı bir, ya burda, ya Bagdat’da>Kor içün

    hamsi bir, ya burda, ya Bagdat’da (ALŞ. I, 236).

    Gorun çatlasın der – der can, gorun>Gyorn çatlası

    derder can, gyorn (HA. I, 46)

    Pah, namerd köpek oğlu>Pah, namard gyopoğli (ALŞ. 1,

    269)

    Seni doğanın boynu sınsın, bele boynu sınsın, Seyran

    oğlan>Sani doğanın boyni snsun, bele boyni snsun,

    Seyran oğlan (ALŞ. I, 308)

    Bilene bir, bilmeyene min>bilana bir, bilmiyana bin

    (HA. I, 36)

    Olacağa çare yoh>Olacağa çara yoh (GA. II., 171)

    2. Türkçeden Ermeniceye Çevrilerek veya

    Melezleştirilerek Alınanlar:

    Gel gel demek> Gjal-gjal anel

    Giç damar> Giž damar

    Tike tike etmek> Tikä tikä anel

    Gadasını almak> Gadan arnel

    Aslan kesilmek>Aslan ktrel

    Eh, yaradan Allah>Eh, yaradan asdvaç (ALŞ. I, 361)

    Düz danışanın papağı deşik olar>Drusd hosogi papağı

    çag gıli (HA. I, 37)

    İt hürer, kervan keçer>Şunı ghaça, karvanı gkoça

    (PP. I, 185)

    Harada aş, orada baş>Bordeğ aş, endeğ baş (PP. I,

    36)

    Ahır atadan, babadan bele bilmişik>Ahr atadan, babadan

    esbes eng imaçel (HA. I, 98)

    Oho, baş üste, canım çıhsın>Oho, baş yusda, cans

    dursga (ALŞ. I, 325).

    Saggız kimi yapışır>Sahgzi besa gıpçım (ALŞ. I, 321)

    Maral kimi gözeldir>Marali bes gyozale (ALŞ. I, 314)

    Gülüm, gülüm, gül çiçek>Gyulım, gyulım, gyul çiçag

    (GA. II, 211)

    Ay arvad, ne karvan keçmeli kecedir>Ay gnig, inç

    karvan gdrelu gişere (HT. I, 495)

    Bir atım barıt kimi şeydir>Mi atum baruti bes bana

    (PP. I, 79)

    Bir neçe tazı-tula meni gerek gorhutsun?>Mi kani tazi

    tula inc batke nahaç nen? (GA. II, 1939)

    Deyirmanı sınıb çah-çah olub>Cağaçi godraç çahçahen

    darel (PP. I, 70)

    Ne var, haneharabın arvadı?>Do inca hani harabi gnig?

    (PP. I, 68)

    Bu deyim alışverişleri yanında geri dönen alıntı

    deyimler de vardır; yani Türkçe>Ermenice>Türkçe

    şeklinde geri dönen alıntı deyimler:



    Kordu, şildi, gebulumdur> Kores, şiles, gebules (İH.

    II, 316)

    Her şey yavaş yavaş> Her şey gamas gamas (MP. I, 21)

    İravan aşından da oldug, Giravan daşından da (İH. II,

    322)

    7.2.3. Gramerlik Alıntılar: En azından 1600 yıl

    süren, Ermenicenin tarihteki ve bugünkü çeşitli Türk

    şiveleriyle ilişkileri sonucu, Yeni Ermenicede bazı

    yapı değişiklileri de olmuştur. Ermeni edebi dilinin

    kurucusu Hacatur Abovyan ile ünlü Ermeni dilcileri

    M. H. Abeğyan ve R. Açaryan, yaptıkları çalışmalar

    sonunda, bu 1600 yıl süresince Ermenicede görülen

    büyük değişiklikleri ortaya koymuşlardır. H. Abovyan,

    M. H. Abeğyan ve R. Açaryan, değişik tarihlerde,

    benzer ifadelerle şunları yazmışlardır: “Azerbaycan

    ve Türkiye Türkçelerinin etkisi sonucunda Ermeni

    dilinin söz dizimi epeyce değişerek, Hint-Avrupa

    dillerinin söz diziminden uzaklaşmış, Ermenice,

    eklemeli bir dil haline gelmiştir.” Buna karşılık,

    şimdiye kadar yapılan çalışmalarda, Türkçede

    Ermeniceden alınmış herhangi bir gramerlik unsura

    rastlanmamıştır.

    7.2.3.1. Ses Bilgisi Düzleminde: Bilindiği gibi, başka

    bir dilden yapılan alıntılar iki dillilik çizgisine

    yaklaşacak kadar çoksa, alındıkları dilin ses, şekil

    ve söz dizimi yapısını zorlayarak, orada kendilerine

    hayat alanı bulabilmektedirler: “Eğer başka dilden söz

    alan halk etkilendiği dille az veya çok derecede

    tanışıyorsa, yada alıntı sözler yeteri kadar çoksa, bu

    durumda, ses yapısı olarak etkilenen dile uymayan

    yabancı sesler, geçtikleri dilin ses yapısını bozsalar

    bile genelde korunur.”

    Türkçe alıntı sözler, bazı ünlü ve ünsüzleri de

    Ermeniceye taşımıştır. Bu konuda, e, ö, ü ünlüleri

    ile eski Ermenicede bulunup da orta Ermenicede yer

    almayan b, d, g kapanma ünsüzlerinin yeni Ermenicede

    tekrar ortaya çıkışı, Türkçenin ve bilhassa da söz

    başındaki kapanma seslerinin yumuşak varyantlarını

    tercih eden Azerbaycan Türkçesinin, yeni Ermenicenin

    ses yapısına etkisi olarak değerlendirilmektedir.

    7.2.3.2. Şekil Bilgisi Düzleminde: Türk şivelerinin,

    özellikle de Azerbaycan Türkçesinin Ermenicede yapım

    ekleri vasıtasıyla yeni kelime oluşturulmasına da

    etkisi olmuştur. Türkçeden Ermeniceye geçen

    –lık/-lik/-luk/-lük kavram eki, -lı/-li/-lu/-lü sıfat

    eki, -çı/-çi/-çu/-çü meslek ve –nçı/-nçi>-mži

    sıra sayı eki gibi yapım ekleri ve mış/-miš fiil çekim

    eki, Ermenicenin kendi ekleri kadar işlektirler. Yeni

    kelime yapan bu ekler, giderek ana dildeki kelimelere

    de eklenerek girdikleri dile uyum sağlarlar. Türkçeden

    Ermeniceye geçmiş ekli ve eksiz bazı söz çiftleri,

    Ermenilerin dil ve düşünce dünyasında oluşturdukları

    kategorilerle, Ermenicenin morfolojik yapısında

    parçalanmaya yol açmışlardır:

    av: “av” // avçi: “avcı”

    ayna: "ayna, şişe" // aynaçi: “aynacı, camcı”

    balta: “balta // baltaçi: "baltacı"

    bitikçi: "yazar"

    bostan: "bostan" // bostançi: “bostancı”

    çöp: “çöp, ot” // çöpçi: "otaçı, ot ile sağaltan”"

    el: "halk, ülke" // elçi: “elçi, sefir”

    ez-: "ez-" // ezilmiş: “ezilmiş”

    yapunçi: "kepenek"

    ayrı: "ayrı" // ayrılmış: “ayrılmış”

    azar: "hastalık" // azarli: “hasta” // azarlamiş:

    “hastalanmış”

    tamga: “damga” // tamgaci: "damgacı"

    toz: "toz" // tozlug: “tozlu yer”

    meku: “bir” // mekumçi: “birinci”

    yerku: “iki” // yerkumçi: “ikinci”

    tasu: “üç” // tasumçi: “üçüncü”

    7.2.3.3. Söz Dizimi Düzleminde:

    M. H. Abeğyan, daha bu yüzyılın başlarında bu konuya

    dikkat çekmiştir. O, “Yeni Ermenice’nin Sentaksı

    (Ermenice), Erivan 1912” adlı monografisinde, “Türk

    şivelerinin (Azerbaycan Türkçesi ve Türkiye Türkçesi)

    etkisi yüzünden, yeni Ermenicenin (Aşharabar) söz

    dizimi, eski Ermeniceden (Grabar) keskin

    farklılıklarla ayrılmaktadır” diye yazmaktadır. M. H.

    Abegyan'ın bu fikri, R. A. Açaryan'ın "Ermeni Dilinin

    Tarihi (Ermenice), II. cilt, Erivan 1951, s. 287-291”

    adlı eserinde kesinlik kazanmıştır. R. A. Açaryan,

    Ermenicenin söz dizimini genetik olarak bağlı

    bulunduğu Hint-Avrupa dillerinin söz dizimi ile

    karşılaştırırken şunları tespit etmiştir:

    1. Eski Ermenicede yüklem cümlenin başında (özneden

    önce) gelirdi. Yeni Ermenicede ise, bunun tam tersi

    olarak cümle unsurlarının sırası aynen Türk

    şivelerinde olduğu gibidir:

    tesi zthrčunn or jerger i vraj carin “gördüm kuşu

    öten ağaçta" > cari vra jergoy thrčuny tesa

    “ağaçta öten kuşu gördüm".

    zinč araric vasn ordvoj imoj "ne etmek kendi

    oğlum için" > tyis hamar inč anem "kendi oğluma

    (ben) ne yapayım?".

    2. Eski Ermenicede asıl unsur, yardımcı unsurun önüne

    geçer, yeni Ermenicede ise, bunun tam tersi yapılır:

    ztunn Petrosi "ev Petro'nun" > Petrosi tuny "Petro'nun

    evi".

    3. Eski Ermenicede diğer Hint-Avrupa dillerinde olduğu

    gibi zamir isimden sonra, yeni Ermenicede ise,

    isimden önce gelir:

    ajr ajs "adam bu" > ajs (es) mardy "bu adam"; tun im

    "ev benim" > im tuny “benim evim”; hor imun "babam

    benim" > im hory "benim babam" vb.

    4. Eski Ermenicede sayılardan sonra gelen isimler

    çokluk, yeni Ermenicede ise, teklik halinde

    kullanılır:

    hing tner "beş evler" > hing tun "beş ev."

    5. Eski Ermenicede zarflar isimden önce, yeni

    Ermenicede ise, isimden sonra gelir:

    arači hor imaj “önünde babamın benim” > im hor

    arač "benim babamın önünde").

    İki dil arasındaki bu sözlük ve gramer alıntıları

    dışında, Türkiye ve Azerbaycan’daki bazı yer adlarının

    Ermenice olduğunu biliyoruz. Diğer taraftan, başta

    kişi ve yer adları olmak üzere, Ermenicede pek çok

    Türkçe unsurun da özel ad olarak kullanıldığını

    görmekteyiz.



    8. Türkçe - Macarca İlişkileri

    M.S. 463'lerde Karadeniz kıyılarına inen Ogur

    kavimlerinden biri olan ve Bizans kaynaklarında

    yanlışlıkla 'Türk' olarak adlandırılan Macarların dili

    ile Türk dilinin ilişkilerinin başlangıcı, Türk-Macar

    ilişkileri gibi tarihin derinliklerinde

    kaybolmaktadır. Bu devirden, yani M.S. 5. yüzyıldan

    önceki Türkçe-Macarca ilişkisi üzerinde konuşmak,

    bugün için hemen hemen imkânsızdır. Bu konuda

    söylenebilecek şeyler şimdilik sayılıdır: Birkaç

    zarfın yıpranarak ön ek halini almış şekilleri dışında

    Macarca, Türkçe gibi sondan eklemeli bir dildir. Diğer

    taraftan, vokal ve konsonant sisteminde, Türkçe’deki

    kadar kuvvetli olmasa bile hakim bir benzeşmenin

    bulunduğu bir dildir. Bugün Macarcanın, hattâ diğer

    Ural dillerinin sözlüklerinde, kelime kök ve aileleri

    tesbite çalışılırken, Türkçeden ve diğer Altay

    dillerinden örnekler verilmekte, sık sık, "Türkçedeki

    ve diğer Altay dillerindeki paralelleriyle daha ileri

    bir incelemeyi gerektirmektedir." gibi ifadeler

    kullanılmaktadır. Bu ifadelerdeki bilgiyi iki şekilde

    yorumlamak mümkündür: 1. Bugün başlıca; Fince,

    Macarca, Samoyedce, Ostyakça, Çeremisçe, Votyokça,

    Vogulca ve Lapça’nın temsil ettikleri Ural dilleri ile

    Türkçe, Moğolca, Mançurca, Tunguzca, Korece ve

    Japoncanın temsil ettikleri Altay dilleri aynı kökten

    çıkmışlardır, bu diller eski bir geçmişte aynı ve tek

    bir dil imişler veya; 2. Sözü edilen bütün bu dilleri

    konuşan halklar, yani Ural ve Altay halkları, çok eski

    zamanlarda, çok uzun devirler boyunca yan yana veya

    birlikte yaşamışlar ve dolayısıyla dilleri birbirinin

    dillerine benzeşmiştir. Bu husus ise, konumuzun

    sınırları dışındadır.

    8.1. Türkçedeki Macarca Unsurlar:

    Tarihte birçok Türk kavmini içinde eriterek Türklükten

    can ve kan alan Macarlık ve Türkçe’den pek çok kelime

    alan Macarca, Türklere birşey vermekte oldukça cimri

    davranmış gibidirler. Galibâ, Macarlardan

    öğrendiklerimiz, Mac. varos "şehir">Tü. varoş

    "şehirlerin sur dışı mahallesi", Mac. katona

    "asker">Tü. katana/kadana "asker atı; iri bir at

    cinsi", Mac. kapocs "kopça, çengel">Tü. kopça "kopça",

    Mac. szoba "oda">Tü. soba "soba", Mac. soronpo

    "şarampol">Tü. şarampol "şarampol" kelimelerinin

    anlamıyla sınırlı kalmıştır.

    8.2. Macarcadaki Türkçe Unsurlar:

    Karanlık devirlerden sonraki Türkçe-Macarca

    ilişkilerini iki döneme ayırıyoruz:

    8.2.1. Yurt Tutuş Öncesi ve Arpad Devrinde Macarcaya

    Giren Türkçe Unsurlar:

    Yurt tutuş öncesinin kelimeleri, ilk Batı Türkçesi

    veya Bulgar / Çuvaş tipli Türk dilleri kaynaklıdır.

    Arpad devri kelimeleri ise Kıpçak / Kuman dilinden

    alınmadır. Yani Macarca’ya 5-15. yüzyıllar arasında

    giren Türkçe kelimelerin 5-9. yüzyıllar arasında

    girenlerinin daha çok Çuvaş tipli Türk şivelerinden,

    daha sonrakilerin ise, Kıpçak şivesinden alınmış

    olduklarını kabul ediyoruz. Çuvaş tipli şiveler,

    bilindiği gibi, Orkon âbidelerinde karşılaştığımız ilk

    yazılı Türkçenin yanında, ondan epeyce farklılaşmış

    bir şive olup, tarihte Bulgar ve Hazar Türkçesinin,

    bugünse Çuvaşça’nın temsil ettikleri kabul edilen Batı

    Huncasını veya İlk Batı Türkçesini ifade etmektedir.

    Macarcadaki Türkçe unsurlar konusunda, son bir buçuk

    yüz yıl içinde pek çok kitap ve binlerce makale

    yazılmıştır. Bu makalelerin çoğu kelime

    biyografileridir. Macarlar kendi dillerinin etimoloji

    çalışmalarını yaparken, tabii olarak dillerindeki

    İslav, Türk, Lâtin ve başka dillerden alınmış

    kelimeleri de incelemişler, bunlar üzerinde bir buçuk

    yüz yılı aşkın bir süre tartışmışlardır. Bu

    çalışmaların sonuçları, ilk defa Gombez Zoltan

    tarafından 1908 yılında, önce Macarca 'Yurt Tutuş

    Öncesinde Türkçe Alıntı Kelimelerimiz' adıyla, sonra

    da 1912'de Almanca olarak 'Macarca’daki Bulgar

    Türkçesinden Alıntılar' adıyla yayımlanmıştır. G.

    Zoltan'ın bu eserinde Macarcaya Türkçeden geçmiş 413

    kelime müzakere edilmektedir. 1967-1976 yılları

    arasında yayımlanan Macarcanın etimoloji sözlüğünde

    değişik devirlerde Macarcaya girmiş 1500 civarında

    kelime bulunmaktadır.

    Bütün bu müzakerelerden sonra, hem Türk-Macar hem de

    Türkçe- Macarca ilişkilerini işleyen hacimli bir

    çalışma, 'Yurt Tutuş Öncesinde ve Arpad Devrinde

    Macarca-Türkçe İlişkileri' adıyla Lajos Ligeti

    tarafından 1986'da yayımlandı. Bu eserde, bir yandan

    Karadeniz'in kuzeyindeki ve oradan Orta Avrupa'ya ve

    Balkanlara sarkmış Türk kavimleri ile bu kavimlerin

    Macarlarla ilişkileri üzerinde durulmuş, bir yandan da

    en eski zamanlardan 15. yüzyıla kadar Macarca’ya geçen

    485 kelime uzun uzun müzakere edilmiştir.

    Macar-Türk ilişkilerinin eskiliği ve canlılığı

    dolayısıyla, Macarca üzerindeki Türkçe tesiri o kadar

    kuvvetlidir ki bugün Macarlar'ın yaşattıkları bizim

    unuttuğumuz Türkçe kelimelerden bile söz açmak

    mümkündür: Tü. arbagçı / arvışçı 'büyücü, büyücü

    hekim; doktor' Mac. orvos 'doktor'; Tü. bilig 'iz,

    işaret, bilgi' Mac. belyeg 'pul'; Tü. bor 'şarap' Mac.

    bor 'şarap'; Tü. bögüçi 'büyücü, şaman rahip' Mac.

    bölcs 'irfan', bölcsész 'bilgin, filozof'; Tü. yaruk,

    çuv. surda 'ışık, mum' Mac. gyertya 'mum'; Tü. çıgıt /

    çıkıt 'peynir' Mac. sajt 'peynir'; Tü. eke 'pulluk'

    Mac. eke 'pulluk'; Tü. ışkı / yışkı / yışak 'iki dilli

    bıçak, rende' kelimesinin muhtemel bir Çuvaş tipli

    biçimi: yılıg / yılag, Mac. gyalu 'rende'; Tü. yagak /

    yangak 'ceviz' Mac. dio 'ceviz'; Tü. kabırçak /

    kaburçuk 'sandık, tabut' Mac. koporso 'tabut'; Tü. yıd

    yıs 'koku' Mac. szész 'alkol'; Tü. torak 'kaynatılmış

    ekşi süt, lor' Mac. turo 'lor'; Tü. yumur 'mide' Mac.

    gyomor 'mide'. Macarca-Türkçe ilişkilerinin

    derinliğini gösteren bir başka husus da birçok Türkçe

    fiilin Macarcaya geçmesi yanında, Türkçeden alınan bu

    kelimelerin Macarların dil ve düşünce dünyasında yeni

    yeni anlamlar kazanmaları, hattâ birleşik kelimeler

    oluşturmalarıdır. Macarcadaki Türkçe fiiller, isimler

    gibi tek tek veya bütün halinde defalarca kaleme

    alınmışlardır. Son olarak Pallo Margit'in bu konudaki

    çalışması, 'Eski Türkçe Kaynaklı Fiillerimiz' adıyla

    1982'de yayımlandı. Bu eserde, Türkçe kaynaklı 101

    fiil vardır. Sayıları yüzü aşan Macarcadaki Türkçe

    fiillere bir kaç örnek verelim: Tü. boşan- 'boşanmak,

    kurtulmak' > Mac. bocsan- 'kurtulmak, affedilmek'; Tü.

    boşut- / boşat- 'kurtarmak, salmak'> Mac. bocsat-

    'kurtarmak, günahlarını affetmek'; Tü. çevir-

    'çevirmek' > Mac. csavar- 'çevirmek'; Tü. çök-

    'çökmek, azalmak'> Mac. csökken- 'azalmak, aşağı

    inmek'; Tü. yarat- 'yaratmak'> Mac. gyart- 'yaratmak,

    imal etmek'; Tü. yaz- , Çuv. sir- 'yazmak'> Mac. ir-

    'yazmak'; Tü. yun- 'yunmak, yıkanmak'> Mac. gyon-

    'günahlardan arınmak'. Dediğimiz gibi Macarcada Türkçe

    kelimelerle yapılmış birleşik kelimeler de vardır. Bir

    kaç örnek verelim: Tü. tegre 'çevre'> Mac. tér

    'meydan, alan'; Tü. kip 'kalıp' > Mac. kép 'resim', bu

    iki kelimenin birleşmesiyle: térkép 'harita'; Tü. seki

    'kanepe, divan'> Mac. szék 'sandalye'; Tü. kar 'kol',

    bu iki kelimenin birleşmesiyle: karszék 'koltuk'.

    8.2.2. Osmanlılar Döneminde Macarcaya

    Giren Türkçe Unsurlar:

    Osmanlılar döneminde Macarca’ya giren Türkçe kelimeler

    hakkında da pek çok biyografi yazılmıştır. Bu dönemin

    kelimeleri ve haklarında yazılan biyografi ve

    münakaşaların sonuçları, Zsuzsa Kakuk tarafından,

    önce, 1973'te '16-17. Yüz- yıllarda Osmanlı Dil

    Tarihine Dair Araştırmalar: Macar Dilinde Osmanlıca

    Unsurlar' adıyla yayımlanmıştır. Z. Kakuk'un

    Fransızca olarak yayımlanan bu 660 sayfalık geniş

    eserinde, Macarcaya Osmanlı döneminde girmiş 1312

    kelime yanında 402 şahıs adı ve 224 yer adı

    bulunmaktadır. Macarcaya Osmanlı döneminde girmiş

    kelimelerle daha önceki devirde girmiş kelimeler

    arasındaki ana fark, Osmanlı döneminde girmiş

    kelimelerin daha çok kültür kelimeleri; önceki devirde

    girenlerin ise, daha çok kavram kelimeleri

    oluşlarıdır. Nitekim, Kakuk Zsuzsa 1977'de, bu yolda

    'Macaristan'ın Türk Fethinden Kültür Kelimeleri'

    adıyla ikinci bir eser yayımladı. Zsuzsa Kakuk, bu

    eserinde, Macarcaya Osmanlı döneminde girmiş 78 kültür

    kelimesini seçerek bu kelimeleri daha geniş şekilde

    tanıtmış ve bunların Macarcadan başka girdikleri diğer

    Balkan dillerindeki şekillerini de vermiştir. Macar

    etimoloji sözlüğüne göre, Macarcaya Osmanlı döneminde

    giren kelimelerin sayısı 501'dir. Bu yayınlar

    arasında, Macarcadaki Türkçe unsurların sayıları

    konusunda epeyce farklar görülmektedir. Bu yüzden, bu

    unsurların sağlıklı bir şekilde tespiti, daha uzun

    yıllar sürecek gibidir.



    9. Türkçe-Fince İlişkileri

    Finliler, tarihin her devrinde bir veya birkaç Türk

    kavminin komşuluğunda yaşamıştır. Bugün Hint-Avrupa

    dillerinin ortasında kalan Fince ve Macarca yanında,

    diğer Ural dillerinden birini konuşan halkların hepsi,

    Türk halklarına komşu olarak yaşamaktadır.

    9.1. Türkçedeki Fince Unsurlar

    Bu konuda herhangi bir yayına rastlayamadık.

    9.2. Fincedeki Türkçe Unsurlar

    Fince, Macarca ve Türkçenin çeşitli sözlük ve gramer

    karşılaştırmaları yapan yayınlar hariç, hakkında

    yapılmış herhangi bir çalışmayı görmediğimiz bu konuda

    Mustafa Öner, şunları söylemektedir:

    “Dil aileleri şemasında Ural-Altay dil ailesinin Altay

    kolunda duran Türkçe ile Ural kolunda duran Fincenin

    ilişkisi ya da bu dillerin konuşurları olan Türklerle

    Finlilerin komşuluğu konusunda şimdiye kadar yazılmış

    herhangi bir monografik çalışma yoktur. Coğrafyası

    dolayısıyla Türkçenin daha çok kuzey koluyla ilişkisi

    olan Finceden Türkçeye geçmiş herhangi bir söz

    bilinmezken, Fincenin Etimoloji Sözlüğünde 10 kadar

    Türkçe kelimenin Finceye alındığı belirtilmektedir.

    Bu çalışma Suomen kielen etymologinen sanakirja,

    “Suomalis-Ugrilainen Seura” Lexica Societatis

    Fenno-Ugricae XII,1-7, Helsinki, 1981-(SKES) adlı

    Fincenin etimoloji sözlüğünde belirlenen Türk dili ve

    diyalektlerinden alınmış sözlere dayanmaktadır.

    Bu sözlükte “Türk Dilleri” başlığı altında toplam 118

    söze atıf kaydedilmiştir. Bu atıflar diyalektler

    düzeyinde sınıflandığında çıkan liste şöyle

    olmaktadır: VII cilt ve 2293 sayfa tutan bu Fince

    etimoloji sözlüğünde, İngilizce kökenli sadece 128

    atıf bulunduğu hesaba katılırsa, Türkçe alıntıların

    azımsanmayacak düzeyde olduğu anlaşılabilir .

    1980 yıllarında yayımlanan bu sözlük de, “Macarcanın

    Tarihsel Etimolojik Sözlüğü” gibi, yüzelli yıl kadar

    önce başlayan Fince ve Macarca gibi Ural dilleri ile

    Türkçenin sözlük ve gramerce karşılaştırılmalarını

    yasaklayan bir tutum içindedir. Bu sözlük de

    “Türkçedeki falan söz ile karşılaştırılamaz” gibi

    ifadelerle doludur; kısacası, bu sözlük de Macarların

    etimolojik sözlüğü gibi, yalnız Türkçe ile

    ilişkilerini değil, bu ilişkileri araştırmayı bile

    reddeden bir doğrultudadır.

    İnsan-varlık ilişkilerini gerçekler dünyasındaki

    biçimleriyle değil de kafamızdaki biçimleriyle kurmağa

    çalışmanın, yani olgular karşısındaki dini ve

    ideolojik tutumun, gerçekler dünyasıyla bir ilişkisi

    yoktur. Hep olanlar ve olmakta olanlar ile değil,

    olması gerekenler ile ilgilenirler, gerçek olgulara

    uyumlu görünmek amacıyla hulle yaparlar.

    Hrıstiyan olmalarına, yüzyıllar boyunca hrıstiyanlığa

    hizmet etmelerine rağmen, papalığın gözünde ikinci

    sınıf hrıstiyan olmaktan bir türlü kurtulamayan bu

    Fin-Ogur kavimlerinin, bilim soğuk kanlılığından uzak,

    hazırlıksız ve tamamen politik bir yaklaşımla

    başlattıkları “Turan Dilleri” görüşü, kolayca

    hırpalanıvermişti. Yüzelli yıl önce başlayan bu son

    derece masum bilim şüphesinin yolunun, yine politik

    endişelerle tıkanması, Budenz tarafından başarılmıştı

    . Budenz’in bu eseri, Türk Dil Kurumu Kütüphanesi’ne

    giren ilk kitap olarak “1” demirbaş numarasını

    taşımaktadır.

    Türkçe, bu diller ile binlerce yıl aynı coğrafyada

    yaşamış olmasına rağmen, 6. yüzyıldan bu yana

    izleyebildiğimiz Türkçe-İslavca komşuluğu yüzünden

    İslav dilleriyle bile bir ölçüde akraba olmuş iken,

    nedense, Türkçenin bu dillerle ilişkisinin

    araştırılması bile, en azından, psikolojik baskı

    altındadır. Bugün, bir olgu olarak, “Fincenin

    Hint-Avrupa Unsurları”, “Islavcanın Türkçe Unsurları”

    adlı kitaplar yayımlanırken, tarih öncesi ve tarihsel

    devirlerde hep aynı coğrafyayı paylaşmış olmalarına

    rağmen, Türkçe ile Ural dillerinin akrabalık ölçüsünün

    araştırılması, dediğimiz gibi en azından psikolojik

    baskı altındadır. Bu yüzden, bugün, bu diller arasında

    doğru dürüst sözlük bile yoktur; bugünkü turistik

    amaçlı sözlükler de eski sözlüklerin altındadır.



    10. Türkçe-Romence İlişkileri

    Romenler, diğer Latin kavimleri gibi M.S. ilk bin yıl

    içinde ortaya çıkmış ve Trakyalı ataları olan

    Hint-Avrupa köklü “Dacia”lılar ile aynı bölgede

    yaşamışlardır.

    Türklerin Romanya coğrafyasındaki tarihleri ise

    eskilere dayanmaktadır. Eski Türk kavimlerinden olan

    Uzlar, Peçenekler, Kıpçaklar ve sonra daha birçok Türk

    boyu Karadeniz’in kuzeyinden geçip gelerek bugünkü

    Romanya coğrafyasına yerleşmişlerdir. XIII-XIV.

    yüzyıllarında Altın Ordu ve sonraki yıllarda da

    Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine giren bölgede bu

    sebeple Türk nüfus yoğunluğu fazladır .

    10.1. Türkçedeki Romence Unsurlar

    Bu konuda herhangi bir yayına rastlamadık.

    10.2. Romencedeki Türkçede Unsurlar

    Türkçenin Romence ile ilişkisinin ilk araştırılmaları

    Rusça ile ilişkisinin araştırılmağa başlanmasından

    çeyrek yüz yıl sonrasına aittir. Bu konuda bilinen en

    eski çalışma, yukarıda da andığımız Slav dillerinin

    ilk etimoloji sözlüğünü hazırlayan ve Slavcadaki

    Türkçe unsurlar üzerindeki çalışmaları başlatan Franz

    Miklosich tarafından yapılmıştır .

    Aynı yıllarda, Lazar Šaineanu, Romen dilindeki Türkçe

    unsurları incelediği eserini yayımlar. Bu

    araştırmalar, 1885-1900 yılları arasında, B. F.

    Hasdeu, F. Rudow ve T. Löbel tarafından sürdürülür.

    Theophil Löbel’in Romen dilindeki Türkçe, Arapça ve

    Farsça unsurları incelediği eseri 1894’te yayımlanır.

    L. Šaineanu, Romen dili ve kültüründeki oryantal

    etkiyi araştırdığı, özellikle de Türkçenin etkisinin

    kültür boyutlarını da tartıştığı üç ciltlik muhteşem

    eserini önce 1900 yılında Romence ve 1902 yılında da

    Fransızca olarak yayımlar. 3900 civarında Türkçe unsur

    barındıran bu çalışmalara dayanarak, Romanya dışında

    da birçok çalışma yapılmıştır ve yeni eserlerin ana

    kaynağı, Romanya’da yapılan bu çalışmalar olmuştur.

    1927 yılında, Karl Lokotsch tarafından yayımlanan

    etimolojik sözlükte ise 2235 madde başı

    bulunmaktadır. Bundan sonra 1960 yılında, Heine F.

    Wendt, Romencedeki Türkçe unsurları incelediği eserini

    yayımlar . Türkçeden alınan sözlerin alınma

    devirlerini de açıklamağa çalışan bu eserde, 1541

    Türkçe söz irdelenmektedir. Bu çalışmalar dışında iki

    Türk araştırmacı yaptığı çalışmalarda Romencedeki

    Türkçe söz sayısının 1700 ile 3000 arasında olduğunu

    söylemişlerdir. Son olarak 2002’de Muammer Nurlu

    tarafından yayımlanan Romencede Türk İzleri adlı

    eserde Osmanlı döneminde Romenceye geçmiş yaklaşık

    1200 söz listelenmiştir.

    Türkçe-Romence ilişkilerinin araştırılmasına

    Türkçe-Rusça ilişkilerinin araştırılmağa

    başlanmasından çeyrek yüz yıl sonra başlanmıştır. Bu

    konuda bilinen en eski çalışma, İslav dillerinin ilk

    etimoloji sözlüğünü hazırlayan ve İslavcadaki Türkçe

    unsurlar üzerindeki çalışmaları başlatan Franz

    Miklosich tarfından yapılmıştır.

    Bu araştırmalara 1984'te Theophil Löbel 'Romen

    Dilindeki Türkçe, Arapça ve Farsça Unsurlar' adlı

    eseriyle ve 1900 yılında da L. Saineanu 'Romen

    Dilindeki ve Kültüründeki Oryantal Tesir' adlı

    eseriyle katıldılar. Türkçe-Romence ilişkileri

    konusundaki yayınları temin edemediğimiz için affınızı

    dileyip Romenceye, Macarcaya ve Rusçaya değişik

    anlamlarda verdiğimiz bir kelimemizin ilgi çekici

    macerasından kısaca bahsederek bu konuyu kapamak

    istiyoruz: Tü. obrak / ofrag 'eski, yıpranmış; eski

    elbise'> Mac. apró 'ufak', apróság, aprópénz 'bozuk

    para'; aynı kelime Romence’ye geçer: Rom. oprêg 'sırta

    alınan saçaklı dokuma' > Mac. oprég 'Romen kadınların

    bilinen elbisesi' ve yine aynı kelime Rusçaya taşınır:

    ovrag 'yar, vâdi, dere'.



    11.Türkçe-Bulgarca İlişkileri

    Bugün ancak adları Türkçe kalan, ama bir zamanlar

    dilleri de Türkçe olan Bulgar halkı Karadeniz çevresi

    ve Balkanlarda bir çok yeri adlandırmışlar ve Türkçe

    konuştukları süre içinde başka kavimlerin boylarını da

    etkilemişlerdir. Bulgar Türkçesinin Slav dillerine,

    Romenceye ve Macarcaya yaptığı katkı, küçümsenemeyecek

    seviyededir. M.S. 1000’li yıllardan itibaren ise

    tamamen Slav dili konuşan bir halk haline gelen

    Bulgarların yeni dili olan Bulgar Slavcasından

    Türkçeye ancak çete, gocuk, kuluçka gibi bir kaç söz

    geçmiştir .

    Slavlaştıkları tarihlerden günümüze kadar sürekli

    olarak Türk kavimleriyle komşuluk yaşayan ve 14. yy.

    başlarından 20. yy. başlarına kadar da Osmanlı

    Devletinin bir parçasını oluşturan Bulgarlar ve

    Bulgarca, tıpkı diğer Slav dilleri veya Arnavutça ve

    Ermenice gibi Türkçenin derin etkisi altında

    kalmıştır. Bu etki, Arnavutça ve Ermenicede olduğu

    gibi yalnızca sözlük düzleminde kalmamış, gramer

    düzleminde de olmuştur, dolayısıyla, bugünkü Bulgar

    grameri, Türkçenin bir çok ekini de barındırmaktadır.

    11.1.Türkçedeki Bulgarca Unsurlar

    Bulgarların yeni dili olan Bulgar Slavcasından

    Türkçeye ancak çete, gocuk, kuluçka gibi bir kaç söz

    geçmiştir.

    11.2.Bulgarcadaki Türkçe Unsurlar

    Bulgarcadaki Türkçe unsurlarla ilgili olarak, Bulgar

    yazar İvan Vazov, 1850’lerde şöyle demişti:

    “şehirlerimizde konuşulan dil neredeyse yarı Türkçe

    idi” . Bulgarcadaki Türkçe etkisinin son yıllardaki en

    büyük araştırmacısı olan ve geçen yıl kaybettiğimiz

    Alf Grannes, bu etkinin derinliği hakkında şunları

    yazmaktadır: “Büyük Bulgar şair ve yazarı Petko R.

    Slavejkov’un Bulgarcada kullanılan 10.000 civarında

    Türkçe sözden oluşan bir sözlük hazırladığını

    biliyoruz. Ne yazık ki bu sözlük hiç bir zaman

    basılmadı ve biz, bugün, A. Şkalyic’in hazırladığı,

    Sırp-Hırvatçadaki 8.742 Türkçe sözü içeren sözlüğüyle

    karşılaştırılabilecek bir sözlükten mahrumuz” .

    1934 yılında Bulgarcadaki -lık, -çı ve -lı ekli 2000

    civarındaki Türkçe sözün listesini yayımlayan B. Conev

    hakkında ise A. Grannes şunları söylemektedir:

    “Profesör B. Conev’in Bulgarcadaki Türkçe sözlerin

    küçük bir bölümünü listelediği açıktır. B. Conev,

    Bulgarcadaki Türkçe sözleri -lık, -çı ve -lı eki

    taşıyanlarla sınırlandırmıştır. Aslında, bu ekleri

    taşıyan sözlerin tamamını bile listelemiş olsaydı, bu

    sayı iki katına çıkabilirdi!” .

    1998 tarihinde yayımlanan Bulgarcadaki Yabancı Sözler

    Sözlüğünde 3548 söz, Türkçe olarak gösterilmiştir.

    Kısacası, Bulgarcada en az 3500 kadar sözün Türkçe

    olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.



    12.Türkçe-Sırp-Hırvatça İlişkileri

    İslav dillerindeki Türkçe unsurlarla ilgili ilk

    çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve günümüzde de

    sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar, burada

    sayamayacağımız kadar çoktur. Önce Rusların, daha

    sonra da Güney İslavlarının dilleri üzerinde başlayan

    bu çalışmaların meyvelerini derli toplu birer sözlük

    halinde Elizaveta Nikolaevna Şipova'nın ve Abdullah

    Skaljic'in eserlerinde bulabiliriz.

    12.1.Türkçedeki Sırp-Hırvatça Unsurlar

    Türkçedeki Sırp-Hırvatça unsurların monografik bir

    çalışması yoktur. Türkçedeki İslavca unsurları konu

    edinen çalışmalarda, zaman zaman sözlerin

    Sırp-Hırvatçadaki biçilerine de değinilmiştir.

    12.2.Sırp-Hırvatçadaki Türkçe Unsurlar

    Yukarıda da söylendiği gibi Slav dillerindeki Türkçe

    unsurlarla ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamış

    ve günümüze dek süre gelmiştir. Bu konudaki

    çalışmalar, burada sayamayacağımız kadar çoktur. Slav

    dillerinden olan Sırp-Hırvatçadaki Türkçe kelimeler de

    bir sözlük halinde yine Abdullah Şkaljic'in eserinde

    yer alır .

    Şkaljic'in eseri ise, Güney İslavlarının, Sırp-Hırvat

    dillerinin Türkçe unsurlarını konu edinir. Diller

    arası alıntılar konusunda dünyanın en ilgi çekici

    eseri olarak kabul edilen Şkaljic'in sözlüğünde, 6878

    değişik anlamda 8742 kelime yer almaktadır. Sözlüğünün

    başına kısa bir fonetik ve morfolojik açıklama ekleyen

    ve Türkçenin bütün Balkan dillerine verdiği bazı ek ve

    yapıları değerlendiren Şkaljic, yine sözlüğünün

    girişinde, bu kelimeleri 38 ayrı grupta konularına

    göre sınıflandırmıştır.



    13.Türkçe-Lehçe İlişkileri

    Rus, Sırp-Hırvat, Çek, Slovak ve Leh dilleri gibi, bir

    İslav dili olarak, Ukrancadaki Türkçe unsurlarla

    ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve

    günümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar,

    burada sayamayacağımız kadar çoktur .

    13.1. Türkçedeki Lehçe Unsurlar

    Türkçedeki Ukranca unsurların monografik bir çalışması

    yoktur. Türkçedeki İslavca unsurları konu edinen

    çalışmalarda, zaman zaman sözlerin Ukranca biçilerine

    de değinilmiştir.

    13.2. Lehçedeki Türkçe Unsurlar

    Çeşitli İslav dillerindeki Türkçe unsurları konu

    edinen çalışmalarda, sözlerin Lehçedeki biçimlerine

    de temas edilir. Bilhassa Fasmer ve Doerfer, Türkçe

    sözlerin Lehçedeki biçimlerine de işaret derler.

    Monografik bir çalışmanın bulunmadığı bu konuda,

    Tadeusz Majda şunları sözlemektedir: “Türk halklarının

    Slav kabileleri (sonradan Polonyalılar diye

    adlandırılan Slav kabileleri dahil) ile asırlarca

    süren münasebetleri, Slav dillerini daha ilk gelişme

    aşamalarında etkiledi. Son yıllarda bu etkileşim,

    araştırmacıların ilgi odağı olmuştur. Yapılan

    incelemeler neticesinde Slav dillerinin gelişmesi ve

    bu süreç üzerindeki Hun, Protobulgar ve Avarların

    etkisi ile ilgili yeni bilgiler ortaya

    çıkarılmaktadır. Adı geçen kabilelerin konuştukları

    dilin Türk dil grubu mensubu olduğu kabul edilir.

    Diğer Slav dilleri gibi 5.-6. yüzyılda şekillenmeye

    başlayan Leh dili de, Türk dillerinin yoğun etkisi

    altında kaldı. Kelime dağarcığındaki Türkçe alıntıları

    tespit etmek ne kadar kolaysa, fonetik ve morfolosini

    tespit etmek de o kadar zor. H. Galton’un “Der

    Einfluss des Altaischen auf die Entstehung des

    Slawischen, (Wiesbaden 1997)” adlı yeni çalışmasında

    genel Slav dili için yaptığı incelemelere benzer

    çalışmaların Leh dili için yapılması gerekmektedir.”



    14.Türkçe-Çekçe İlişkileri

    Rus, Sırp-Hırvat, Ukran, Slovak ve Leh dilleri gibi,

    bir İslav dili olarak, Çekçedeki Türkçe unsurlarla

    ilgili ilk çalışmalar, 1850'lerde başlamıştır ve

    günümüzde de sürmektedir. Bu konudaki çalışmalar,

    burada sayamayacağımız kadar çoktur .

    14.1.Türkçedeki Çekçe Unsurlar

    Türkçedeki Ukranca unsurların monografik bir çalışması

    yoktur. Türkçedeki İslavca unsurları konu edinen

    çalışmalarda, zaman zaman sözlerin Çekçe biçilerine de

    değinilmiştir.

    14.2.Çekçedeki Türkçe Unsurlar

    Çeşitli İslav dillerindeki Türkçe unsurları konu

    edinen çalışmalarda, sözlerin Ukranca biçimlerine de

    temas edilir. Çekçedeki Türkçe unsurları konu edinen

    monografik bir yayın bulunmasa da, F. Miklosish her

    iki eserinde de ara sıra, K. Lokotsch ise sık sık,

    Türkçeden alınma sözlerin Çekçedeki biçimlerini de

    vermeğe çalışmışlardır. Fasmer, sözlerin Rusça

    biçimleri yanında Çekçedeki biçimlerini de verir.

    Türkçe unsurların bir kısmı da Çekçeye Macarca yoluyla

    taşınmıştır ve bu konu yeni yeni çalışılmaktadır.

    1957 yılında, Çek ve Slovak dillerinin söz varlığı

    üzerindeki çalışmaların henüz başlangıç safhasında

    olduğunu belirten J. Blaskoviç, “Çek Dilinin Kök

    Sözlüğü” adlı eserde yalnızca 32 sözün Türkçe kaynaklı

    gösterildiğini; fakat bunların da doğru tespit

    edilmediğini ve doğru anlamlandırılmadığını ifade eder

    . J. Blaskoviç, bu yirmi sayfalık yazısında, Çek

    dilinde kullanılan şahıs adı, soyadı, yer ve kavim adı

    gibi 27 özel ad ile Türkçeden Çekçeye geçmiş 248 sözü

    irdeler ve yazısının sonunda şunları söyler: “Bugün

    Çek dilinin Türk kökünden gelen unsurları üzerine

    söyleyebileceklerimiz kısaca bunlardan ibarettir. Bu

    kısa yazı bile Türk kavimlerinin ve bilhassa Osmanlı

    Türklerinin Orta-Avrupa kavimlerine yaptıkları kültür

    tesirinin ne kadar geniş olduğunu göstermeğe yeter. Bu

    araştırma objektif bir şekilde gerçekliği ortaya

    çıkarmakta ve Türk kavimlerini ve kültürlerini

    elverişsiz bir açıdan gören eski ve yanlış görüş ve

    iddialara son vermektedir”



    15.Türkçe-İtalyanca İlişkileri

    Oğuz Türkleri Anadolu'ya gelmeden çok önce, belki

    Oğuzların bir kısmının da katıldığı başka Türk

    kavimleri, Karadeniz'in kuzey sahillerinde ve

    Balkanlar'da idiler ve buralarda çeşitli devletler

    kurmuşlardı. Periskop, Theofanis, Menandros gibi

    Bizans ve İbni Rüste, Gardizî gibi Arap tarihçileri,

    bu bölgede, Hun, Saragur, Ugor, Onogur, Avar, Bulgar,

    Peçenek, Hazar, vs. gibi çeşitli Türk kavimlerinden

    bahsederler. Bu kavimlerin dilleri ile o devirlerin

    Grekçe ve Lâtincesi arasında olup bitenler konusunda

    hiçbir çalışma yapılmamıştır. Bu ilişkiler konusunda

    yapılan tek şey, Bizans kaynaklarındaki bu kavimlerle

    ilgili tarih verilerinin ve bunlara bağlı olarak geçen

    özel adların derli toplu bir yayınından ibarettir; bu

    kavimlerin dilleri ile Grekçe ve Lâtince arasındaki

    alıntılar söz konusu bile edilmemiştir. 8. ve 9.

    yüzyıllarda, ortodoks Doğu Roma zayıflamış, Ön

    Asya’daki ticaret hayatı, başta Venedikliler olmak

    üzere, Cenovalılar, Sicilyalılar, Pizzalılar ve

    Floransalıların eline geçmişti. Bu şehir devletleri

    ile ve bazen de papalığın kışkırtmaları üzerine bu

    şehir devletlerinin ordularına katılmalarla oluşmuş

    Haçlı orduları ve Haçlı donanmalarıyla Türkler

    arasındaki egemenlik ve çıkar kavgaları, dünya

    tarihinin önemli bir bölümünü oluşturmuş ve bugün de

    bu kavgalar, papalık-hahamlık ittifakı yüzünden günden

    güne daha acımasız bir hal alarak sürüp gitmektedir.

    Sözü edilen şehir devletlerine katılan Kuzey

    İtalya’daki diğer şehir devletleri, 1849 yılında, bir

    yandan da İtalya’daki iktidarını bu devletlere de

    kaptırma endişesi içindeki papalığın şüpheli desteği

    ile Avusturya egemenliğine baş kaldırırlar ve nihayet

    bu 11 şehir devleti, 1861 yılında İtalya Birleşik

    Krallığını kurarlar. Bu tarihlerden itibaren,

    aralarında bir yabancı dil gibi kullandıkları orta

    İtalyadaki Toscana bölgesinin dilini esas alan bugünkü

    İtalyanca doğar. Türklerin savaşlar dışındaki

    ilişkileri, daha çok Venedikliler ve Cenovalılar ile

    olduğu için, Türkçenin de genellikle Venedik ve Cenova

    Lehçeleriyle ilişkisi olmuştur.

    15.1.Türkçedeki İtalyanca Unsurlar

    Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya

    Fakültesinde hazırlanmış ve henüz yayımlanmamış bir

    doktora tezine göre, Türkçedeki İtalyanca sözlerin

    sayısı 523’tür . Bu sözlerden baldıran, baraka,

    borsa, çapa, kalçın, poğaça, tapa ve toka sözlerinin

    İtalyacadan Türkçeye geçmiş sözler olarak

    değerlendirilmeleri yanlıştır.

    1988 yılında, “İtalyanca ve Yunanca Kaynaklı Türkçe

    Denizcilik Terimler.” adlı eser yayımlanır

    15.2.İtalyancadaki Türkçe Unsurlar

    Durdu Kundakçı’nın yukarıda belirttiğimiz ve henüz

    yayımlanmamış doktora tezine göre, İtalyancadaki

    Türkçe sözlerin sayısı 146’dır .



    16.Türkçe-Arnavutça İlişkisi

    Türklerin Arnavutlarla ilişkisi, yukarıda değinilen

    diğer Balkan halkları gibi Türk boylarının

    Karadeniz’in kuzeyinden geçip Balkanlara ilerlemesi

    tarihi kadar eski olsa da yoğun ilişkiler Osmanlı

    döneminde olmuştur.

    16.1.Türkçedeki Arnavutça Unsurlar

    Bu konuda yapılmış bir çalışma görmedik.

    16.2.Arnavutçadaki Türkçe Unsurlar

    Arnavutçadaki Türkçe unsurlarla ilgili çalışmalar,

    Slav dillerindeki Türkçe unsurlar üzerine çalışmaların

    başladığı XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlar. Bu

    konudaki ilk çalışma, yine Franz Miklosich tarafından

    yapılan çalışmadır .

    Ardından Gustav Meyer Arnavutçanın etimoloji

    sözlüğünde Türkçe kelimeleri göstermiştir. Eserinin

    girişinde, G. Meyer şunları açıklamaktadır: “Benim bu

    sözlüğümde 5140 madde başı bulunmaktadır. Bunlardan

    1420 tanesi eski Romence mirası (Miklosisch’e göre bu

    sayı: 930), 540 tanesi İslavca (Miklosich’e göre bu

    sayı: 319), 1180 tanesi Türkçe, 840 tanesi Yunanca,

    400 tanesi eski indogermen dillerindendir ve 730

    tanesinin kaynağı belli değildir

    Gyula Németh, “Arnavutçadaki Türkçe İzleri” adlı

    doyurucu yazısını 1961 yılında yayımlar . Dilaver

    Berberi, Arnavutçadaki Türkçe sözleri fonetik ve

    morfolojik açıdan değerlendirdiği doktora çalışmasını

    1964'te tamamlar . “Arnavutçanın karşılaştırmalar

    yapacak kadar bol metni bulunmadığı için bu konuda

    ancak eş zamanlı bir çalışma yapabildiğini” belirten

    D. Berberi , bu çalışmasında Arnavutçadaki Türkçe

    sözleri ses ve biçim açısından incelemiştir.

    Bu çalışmadan on yıl kadar sonra, Norbert Boretzky,

    Arnavutçadaki Türkçe etkisini iki cilt halinde

    yayımlar . Birinci ciltte Arnavutçadaki Türkçe

    sözlerin ses değişmeleri ile Arnavutçada kullanılan

    Türkçe ek ve yapılar incelenir. İkinci cilt sözlüktür.

    Bu sözlükte, varyantlarıyla birlikte 4078 madde yer

    alır. Ayrıca Arnavutçanın çeşitli ağızlarında

    kullanılan Türkçe sözler ise, yine varyantlarıyla

    birlikte, 585’tir.

    1998 yılında Vladimir E. Orel tarafından yayımlanan

    “Arnavutça Etimolojik Sözlük”’te, yalnızca 53 söz

    Türkçe kaynaklı gösterilmiştir . G. Meyer, J. Norbert,

    M. Fasmer ve E. Hamp’ın bu konuda çalıştıklarını ve

    eserler verdikleri belirten V. E. Orel, “düzinelerce

    sözün kendi eserinde yeni etimolojik açıklamalara

    kavuştuğunu” vurgulayarak, kendi sözlüğünün

    “Arnavutçanın prehistoryasına belirli bir bakış

    açısıyla bakmağa dayandığını” ifade etmektedir. Yazılı

    belgeleri iki yüzyıldan eski olmayan bir dilin

    “proto”su peşinde koştuğunu, asıl amacının

    Proto-Arnavutçayı kurmak olduğunu bildiren ve elinde

    tek belge olmaksızın, Arnavutların m.ö. 3. yüzyılda

    terkettikleri Karadeniz’in kuzeyinde, Dacialıların

    ülkesinde ve Karpatlar’da dolaşıp duran V. E. Orel,

    pek çok Türkçe sözü de İslav kaynaklı göstermekte,

    Arnavutçadaki birçok İtalyanca, Grekçe, Romence,

    Makedonca ve Sırp-Hırvatça sözü de sözlüğüne

    almadığını açıkça söylemektedir . Sonuçta dış dünyada

    değil, yazarın zihninde oluşan ve kendisinin de dediği

    gibi “kurgusal” bir sözlük ortaya çıkmış ve yazarın

    pek sık kullandığı “Indo-European” sözü çerçevesinde

    amacına hizmet etmeğe başlamıştır.

    “Kurgu”ları bir kıyıya bırakıp “olgu”lara ve

    gerçeklere tekrar dönersek, eski bir bölünmeyi temsil

    eden Ermeni, Arnavut ve Gürcü dillerini Hint-Avrupa

    dil grubuna dahil etmekte bugün büyük güçlükler

    yaşanmaktadır. Bunun başlıca sebebi ise, Türkçenin bu

    dillere etkisinin, sadece sözlük temelinde kalmayıp,

    tıpkı güney İslavcası, Bulgarca, Makedonca, Romence ve

    Yunancada olduğu gibi, gramer ve söz dizimi düzlemine

    de sıçramış olmasıdır .

    Nitekim Arnavutçadaki Türkçe kaynaklı ek ve yapılar,

    birçok yazıya konu olmuştur. 1972 yılında, Hasan

    Kaleşi, bu konuda monografik bir çalışma yapmış ve

    1975 yılında da yukarıda ifade ettiğimiz gibi Norbert

    Boretzky, “Arnavutçadaki Türkçe Etkisi” adlı

    çalışmasının birinci cildini bu konuya ayırmıştır. Bu

    çalışmalarda da görüldüğü gibi, Türkçe çokluk eki ile

    sıfat ekleri (-li; -siz), kavram eki (-lik), meslek

    eki (-çi), eşitlik eki (-çe), küçültme eki (-çik), bu

    ekleri taşıyan birçok Türkçe sözün Arnavutçaya

    girmesi, Arnavutçanın dil ve düşünce düyasında bir

    gramer kategorisi oluşturmuş ve bu ekler, Arnavutça

    kelimelere de getirilmiştir.



    17.Türkçe-Yunanca İlişkileri

    Oğuz Türkleri Anadolu'ya gelmeden çok önce, belki

    Oğuzların bir kısmının da katıldığı başka Türk

    kavimleri, Karadeniz'in kuzey sahillerinde ve

    Balkanlar'da idiler ve buralarda çeşitli devletler

    kurmuşlardı. Periskop, Theofanis, Menandros gibi

    Bizans ve İbni Rüste, Gardizî gibi Arap tarihçileri,

    bu bölgede, Hun, Saragur, Ugor, Onogur, Avar, Bulgar,

    Peçenek, Hazar, vs. gibi çeşitli Türk kavimlerinden

    bahsederler. Bu kavimlerin dilleri ile o devirlerin

    Grekçe ve Lâtincesi arasında olup bitenler konusunda

    hiçbir çalışma yapılmamıştır. Bu ilişkiler konusunda

    yapılan tek şey, Bizans kaynaklarındaki bu kavimlerle

    ilgili tarih verilerinin ve bunlara bağlı olarak geçen

    özel adların derli toplu bir yayınından ibarettir; bu

    kavimlerin dilleri ile Grekçe ve Lâtince arasındaki

    alıntılar söz konusu bile edilmemiştir.

    Türkçenin Yunanca ile ilişkisi, eski devirler ve

    Bizans üzerinden gerçekleşmiş sınırlı ilişki bir

    kıyıya bırakılırsa, 11. yüzyıldan 1920’lere kadar

    sürmüştür .

    17.1.Türkçedeki Yunanca Unsurlar

    Türkçedeki Yunanca unsurları araştıran çalışmalar, K.

    Miklosich’in eserinden bir kaç yıl sonra başlamıştır.

    Gustav Meyer ve K. Krumbacher’in eserleri aynı yıl

    içinde, 1893’te yayımlanır. Bu çalışmaları, A.

    Papadopoulos’un 1932 yılında yayımlanan Türkçedeki

    Yunanca sözleri incelediği eseri izlemiştir.

    Yunancadaki Türkçe unsurlar konusu kadar ilgi çekmemiş

    görünen Türkçedeki Yunanca unsurlar konusu, daha

    sonra, bilhassa A. Tietze tarafından etraflıca

    çalışılmıştır . Tietze bu çalışmasında 347 sözü

    incelemiştir.

    1960 yılında Yunancadaki Türkçe unsurlar üzerine

    çalışan Konstantinos Kukkidis ise 900 Yunanca sözün

    Türkçeye alındığını kaydeder .

    Bütün bu çalışmalardan sonra, Christos Tzitzilis, 1987

    yılında yayımladığı eserinde, Türk yazı diline veya

    ağızlarına Yunancadan geçmiş 597 sözü incelemiştir

    17.2.Yunancadaki Türkçe Unsurlar

    Yunancadaki Türkçe unsurlardan ise ilk defa söz eden

    ve bu sözleri listeleyen ilk kişi F. Miklosich’tir.

    Daha sonra G. Meyer ve L. Rouzevalle de bu konuda

    çalışmışlardır. Kıbrıs Türk aydınlarından Hüseyin

    Şafi Alpay, Kıbrıs Rumcasındaki Türkçe sözlerin

    İngilizce anlamlarından oluşan kitapçığını 1937’e

    Larnaka’da yayımladı ve 1940 yılında bizlere daha

    hacimli ve daha ayrıntılı bir kitap vadetmesine

    rağmen, bu işini Kıbrıs’ın kargaşa ortamında

    bitiremedi. Bu çalışmada 402 Türkçe söz yer

    almaktadır. Bu çalışmalardan sonra, Konstantinos

    Kukkidis, 1960 yılında Atina’da çalışmalarını yayımlar

    . Bu çalışmaların sonuçları, sonraki yıllarda ses ve

    anlamca inceleme altına alınır ve 1974 yılında Pavlos

    Georgidas tarafından Münih Devlet Üniversitesinde

    hazırlanan ve gecikmeli olarak daha sonra yayımlanan

    doktora tezi, Yunancadaki Türkçe unsurları ses

    bakımından inceler . Yunancadaki Türkçe unsurların

    sayısı, K. Kukkidis’e göre 3000 ve P. Georgidas’a göre

    ise 1968’dir.

    1988 yılında ise İ.T.Pambukis, Çağdaş Yunan Dilinin

    Türkçe söz varlığını incelediği eserini Atina’da

    yayımladı. 1994’te Konstantinos Giagkoullis, Kıbrıs

    Rum diyalektinin etimolojik sözlüğünü Lefkoşa’nın Rum

    kesiminde yayımlar . Bu sözlükte, 1520 Türkçe söz yer

    almaktadır. Son olarak 1998 yılında Ankara

    Üniversitesinde, Evangelia Ahladi tarafından

    hazırlanan yüksek lisans çalışmasında Yunancadaki

    Türkçe unsurlar ile Türkçedeki Yunanca unsurlar,

    gösterdikleri ses ve anlam değişiklikleri içinde ele

    alınmıştır.

    Türkçenin bu dillerden başka Fransızca, Almanca ve

    İngilizce ile ilişkileri olmuştur; ancak bu konularda

    yapılmış çalışmalar yetersizdir. Bu konuda tutarlı ve

    gerçekçi bir çalışma yapabilmek için, Türkçenin öteki

    komşularına oranla daha yeni devirlerde doğmuş olan bu

    genç dillerin Türkçe ile ilişkilerinin araştırılması

    kadar, eski Latin, Grek ve Germen dilleriyle

    ilişkilerinin de incelenmesi gerekmektedir. Türkçenin

    bu genç komşuları ile ilişkileri konusunda az sayıda

    birkaç çalışma söz konusudur. Süleyman Yıldız’ın

    doktora çalışmasına göre Almancada 166 Türkçe söz

    vardır. İngilizcede ise Gatenby’e göre 247 , İrek

    Bikkinin’e göre 800 civarında Türkçe söz yer

    almaktadır.

    **************

    Sevgili dostum, bu yolda yıllardan beri yaptığımız

    çalışmaların sonucu olarak, komşu dillere Türkçeden

    giden gramerlik etkilerin değerlendirildiği bir giriş

    ile 10.000 civarında sözden oluşan bir sözlüğün

    tamamlanmak üzere olduğunun müjdesi vermek istedim

    sana. Türkçenin bu muhteşem mirasına baktıkça, adını

    Türkçe koyduğumuz dil ve düşünce ülkemizi sevmememiz,

    böyle bir ülkede yaşamanın verdiği gurur ve güç ile,

    Türkçe konuşmaktan, Türkçe düşünmekten, Türkçede

    biriktirmekten kim vazgeçebilir?

Benzer Konular

  1. Batılılaşmanın sosyal hayata etkisi hakkında
    Konu Sahibi refresh Forum Soru-Cevap
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 29.Aralık.2013, 23:32
  2. Tanzimat Fermanı'nda Batılı Devletlerin Etkisi
    Konu Sahibi Kayıtsız Üye Forum Soru-Cevap
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 10.Temmuz.2012, 22:51
  3. Türkçenin Geleceği
    Konu Sahibi ahbar Forum Türk Dili ve Edebiyatı Genel İçerik
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 16.Mayıs.2011, 06:04
  4. Türkçenin ses özellikleri
    Konu Sahibi edebiyatci Forum Türk Dili ve Edebiyatı Genel İçerik
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 13.Mayıs.2011, 20:55
  5. Anadolu'daki alevi - bektaşi edebiyatının oluşumunda yunus emre'nin etkisi
    Konu Sahibi ahbar Forum Türk Dili ve Edebiyatı Genel İçerik
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 23.Nisan.2011, 15:36

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •