Serdar Yıldırım Hikayeleri
+ Konuya Cevap Yaz
Toplam 6 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 6 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    Üyelik tarihi
    08.Ocak.2018
    Mesajlar
    7

    Serdar Yıldırım Hikayeleri


    AĞLAYAN AĞAÇ

    Bir bahçenin ortasındaydı, her zaman neşeliydi, güler yüzlüydü. Bahçedeki ağaçlara kendi uydurduğu masalları anlatırdı. Böylece aradan uzun yıllar geçti. Eski evler yıkılıp apartmanlar yapılmaya başladı. Bahçe asfalt yol oldu, ne dut ağacı kaldı, ne erik, ne armut ağacı.. Hepsi birer birer kesildi. Sadece çınar ağacı kaldı, kabak gibi, yol ortasında. Ara sokaktı orası tek-tük araba geçerdi ama huzursuzdu çınar ağacı. Dostu yoktu, arkadaşı yoktu, masal anlatsa dinleyeni yoktu.

    Günlerden bir gün minik kuş dalları arasına yuva yapınca keyiflendi ağlayan ağaç. Minik kuşa bol bol masal anlattı, minik kuş da hep dinledi ve öyle bir an geldi ki, minik kuş da masal anlatmaya başladı. Minik kuşun uydurduğu masalları dinleyen ağlayan ağaç, ondan hiç ayrılmamayı diledi. Kargalar rahat vermediler minik kuşa, gelip gidip rahatsız ettiler, yuvasını bozdular. Ağlayan ağacın, sen onlara aldırma, bu işi bana bırak, demesi boşuna oldu. Çekip gidince minik kuş, ağlayan ağaç yine yalnız kaldı. Ama o bu defa bir şeylere karşı çıkacak ve ağlamayı bırakıp gülmeye bakacaktı. Gülmek içinse tek yol yürüyüp gitmekti. Önce topraktan kurtulacaktı. Toprak onu tutuyordu, yürümesini engelliyordu. Toprakla tüm ilişkisini kesti. Bunun üzerine toprak küsünce ağlayan ağaç rahatladı. Köklerini bir araya toplayıp bir gece onları sabaha kadar yoğurdu ve şekil verdi. Artık iki ayağı vardı ve güçlü iki ayak, onu minik kuşuna kavuşturabilirdi.

    Bir gece, ağlayan ağaç yola çıktı. Tenha sokaklarda olabildiğince ses çıkarmamaya özen gösterdi ama fark edildi. Fark eden 1.80 bilemedin 1.90 boyundaki bir insandı; sen 1.90 boyundaki insan olsan yorgun-argın evine dönerken önüne yedi katlı apartman boyunda bir çınar ağacı çıksa ne yapardın? Sonunda ağlayan ağaç minik kuşuna kavuştu. Minik kuş ağlayan ağacın geldiğini görünce yuvasını kurduğu ceviz ağacından havalanıp ağlayan ağacın bir dalına kondu, sonra hop bu dala, hop şu dala. Sevincinden yerinde duramadı. Onlar, sabaha kadar tam on saat çene patlattılar. Ağlayan ağaç anlatıyor, minik kuş dinliyor; minik kuş anlatıyor, ağlayan ağaç dinliyordu. Garanti dedikodu yapıyorlar diye düşünüyorsunuz değil mi? Hayır, onlar dedikodu değil, felsefe yapıyorlardı. Felsefe yapmak bambaşka bir şeydi: Önce kötü düşünceler bir yana bırakılırdı. Hep iyiyi düşünecektin. Uzayı anlat, gezegenleri anlat, yakına gel dünyayı anlat, dünyanın geçmişini, bugününü, geleceğini anlat. İstersen hedef küçült bir çiçeği anlat, çiçek nasıl özümleme yapar, bunun sebebi nedir, özümleme yapamayan bir çiçek ne olur, çiçekler neden geceleri karbondioksit gazı salarlar, oksijen canlılara yaşam sunar da karbondioksit neden zararlıdır? İnanın böyle binlerce konu varken, konudan konuya atlamak varken, bir yerde bir şeylere ulaşmak varken, felsefe yapmak varken, hep iyiye ulaşmak varken..Bırakın artık şu dedikoduyu.

    Ağlayan ağaç eski yerine dönünce minik kuş ceviz ağacıyla itişip kakışmaya başladı. Minik kuş ceviz ağacına ters gelmişti, çünkü minik kuş iyi bir kuştu ve ceviz ağacı kötü bir ağaçtı. Minik kuş bir sağ, bir de sol çalım atarak ceviz ağacını sindirdi. Sonraki günlerde bazen ağlayan ağaç yürüdü geldi, bazen minik kuş uçtu geldi. Onlar bu bir araya gelmelerde zamanla hep iyiye ulaştılar ve elde ettikleri doğruları değerlendirerek mutlak doğru arayışı içine girdiler.


    SON




    GEZGİN ŞEHMUZ İLE VEZİR CAMBAZ ALİ

    Gezgin Şehmuz daha önce adını hiç duymadığı bir ülkeye gitmiş. Bu ülkenin insanları mert, dürüst ve cengâver kimselermiş. Komşu ülkelerden birisi hariç diğerleriyle iyi geçinirlermiş. O iyi geçinemedikleri ülkenin kralı kendi halkına bile rahat, huzur vermezmiş. Ortada hiçbir sebep yokken sefere çıkılacak diye para toplar, genç-yaşlı demeden herkesi silah altına alır, küçük bir sınır olayını bahane ederek komşu ülkelerden birine saldırıp savaş çıkarırmış. Gezgin Şehmuz’un ziyaret ettiği ülkenin hükümdarı iki ay önce ordusuyla birlikte şımarık krala haddini bildirmek için, sınırı geçmiş. Oğlu on dört yaşında olduğundan ülkenin yönetimini Vezir Cambaz Ali’ye bırakmış.

    Gezgin Şehmuz köy, kasaba, şehir demeden ülkenin birçok yerini gezmiş, dolaşmış, yeni insanlarla tanışmış. Anlatmışlar, dinlemiş; anlatmış, dinlemişler. Bir gün akşamüzeri gecelemek için bir han önünde durmuş. Atını ahıra bakan hizmetkâra teslim edip hana çıkmış. Akşam yemeği biraz sonra yenilecekmiş. Kendisini sofraya buyur etmişler. Yemekler yendikten sonra, Gezgin Şehmuz ocağın önüne oturmuş, diğer dört yolcuyla sohbet etmeye başlamış. Aradan yarım saat geçmiş geçmemiş, han kapısı kuvvetlice çalınmış. Hancı kapıyı açar açmaz içeri on bir tane asker girmiş. Gezgin Şehmuz ve öteki yolculara: “ Bize karşı gelmezseniz, size zarar gelmez. Sesinizi çıkarmayın. Yemek yiyip birkaç saat sonra çekip gideceğiz “ demişler. Orada bulunanların ellerini, ayaklarını bağlayıp, mahzene kapatmışlar.

    Yüzbaşı Halil ve askerleri Vezir Cambaz Ali görevli olarak göndermiş. Cambaz Ali, maliye işlerinden sorumluymuş. Hazinede toplanan paralar, altınlar, gümüşler, onun hazine defterine yazılırmış. Gelirler, giderler, harcamalar bu defterde açıkça belirtilirmiş. Vezir olduğu ilk yıllarda maliye işlerini dürüst bir şekilde idare etmiş ve padişahın güvenini kazanmış. Sonraları padişahın güvenini kötüye kullanmaya başlamış, yoksulluk sınırının biraz ötesinde yaşayan halktan alınan vergileri çoğaltarak, bu paralarla akıl almaz harcamalar yapmaya, kendisine evler, araziler satın almaya başlamış. Padişahın iki aydır ülke dışında olmasından yararlanan Cambaz Ali, üst düzeydeki yöneticiliklere kendi adamlarını tayin ederek, bir oldu-bitti ile padişah olmak istiyormuş. Padişahın oğlu Şehzade Veli bir ay önce bu durumun farkına varmış. Bir gece gizlice vezirin odasına girip hazine defterini, padişahın mührünü ve önemli evrakları almış, padişaha durumu haber vermek için, kendisine çok bağlı dört adamıyla birlikte saraydan ayrılmış.

    Sabahleyin hazine defteri, padişahın mührü ve önemli evrakların çalındığını, gece yarısı şehzadenin saraydan ayrıldığını öğrenen Cambaz Ali, hemen Yüzbaşı Halil’i takibe çıkarmış. Yüzbaşı Halil askerlerle birlikte şehzadenin peşine düşmüş. Günlerce şehzadenin izini sürdükten sonra, kestirmeden onların önüne çıkıp, bu hana gelmişler. Şehzade mecburen bu hana uğrayacakmış, çünkü şehirler arasındaki yollarda dinlenme yerleri fazla değilmiş ve araları oldukça uzakmış. Gece yarısına doğru şehzade ve dört adamı han kapısından içeri girer girmez kıskıvrak yakalanmışlar. Hazine defteri, padişahın mührü ve önemli evraklar gelenlerin üstünde bulunamamış. Bu duruma çok sinirlenen Yüzbaşı Halil: “ Ben size onları sakladığınız yeri söyletirim “ diye bağırmış ve askerlere dönerek: “ Bunları mahzene indirip bağlayın. Ben az sonra geliyorum “ diye emir vermiş.

    Yüzbaşı Halil mahzende direklere bağlanmış olan şehzade ve adamlarının karşısına geçerek: “ Beyler, şimdi söyleyin bakalım, evraklar nerde? “ diye sormuş.
    Şehzade Veli:
    “ Evraklar padişah babamın, neden sana vereyim? Evrakları aldığın zaman Vezir Cambaz Ali’ye vermeyecek misin sanki? O vezir ki, bu ülkeyi uçuruma sürüklüyor. Halkın parasını kendi çıkarı için kullanıyor. Babam iki aydır seferde olduğundan saraydaki ve ülke içindeki yöneticileri değiştiriyor. Amacı belli: Tahtı ele geçirip, padişah olmak. Böylesine hıyanet içinde bulunan birinin oyuncağı olduğun için utanç duymalısın yüzbaşı. “

    Şehzadenin söyledikleri karşısında önce bir adım gerileyen yüzbaşı:
    “ Yalan bunlar, yalan!..Hepsi yalan. Hepimiz padişahımızı çok severiz ve gönülden bağlıyız. Vezir için söylediklerinin hepsi iftira. Padişahımız kendisine güvenmeseydi sefere giderken ülke yönetimini bırakmazdı. Sense veziri kıskandın. Evrakları çaldın, kaçıyorsun. Tahtı ele geçirmek isteyen sen olmayasın sakın “ dedikten sonra tekrar sormuş: “ Son defa soruyorum. Evrakları nereye sakladığınızı söyleyin? Yoksa zor kullanmak zorunda kalacağım. “

    Yüzbaşı Halil biraz bekledikten sonra, şehzadenin üstüne yürüyerek, yumruğunu vurmak için kaldırmış. İşte tam bu sırada han görevlileri ve yolcularla birlikte elleri, ayakları bağlı vaziyette oturan Gezgin Şehmuz söze karışmış ve şöyle demiş:
    “ İnsan yumruğunu sıktığı zaman gerçeği, avucunun içinde parmaklarıyla tuttuğunu sanır. Gerçekleri göremeyen gözler daima yanılırlar. Yüzbaşı!..Parmaklarını gevşetip yumruğunu açmanı isterim. Avucunun içinde sandığın gerçek kocaman bir hiç. “ Mahzende bulunanlar başlarını Gezgin Şehmuz’un bulunduğu tarafa çevirmişler. Yüzbaşı daha sonra havada asılı kalan yumruğunu açmış, bakmışâ€¦

    Gezgin Şehmuz:
    “ Bir ay önce ülkenize geldim. Şehirler, kasabalar, köyler gördüm. Pek çok insanla tanıştım. Vezir Cambaz Ali’nin on kuruşluk bir işi elli kuruşa mal ettiğini söylediler. Şehzadenin söylediklerine katılıyorum. Az önce, padişahımızı çok severiz ve gönülden bağlıyız, dedin. Bu bağlılığı göstermenin zamanı geldi. “

    Bunun üzerine yüzbaşı şunları söylemiş:
    “ Bunlar ne kadar derin ve anlamlı sözler. Etkilenmemek elde değil. Ancak bir bilge bu şekilde konuşabilir. Arkadaş, kimsin sen böyle? “
    “ Ben Gezgin Şehmuz’um. “
    “ Vay, sen Gezgin Şehmuz musun? Neden daha önce söylemedin? Çözün gezgini. “

    Şehzade ve diğer bağlı bulunanlar da serbest bırakılmışlar. Yıllardır maceralarını dinledikleri Gezgin Şehmuz işte karşılarındaydı. O, daima doğru düşünür, doğru söylerdi. Mutlak tarafsızlık ilkesine sıkı sıkıya bağlıydı. Şimdiye kadar gezdiği, dolaştığı birçok ülke halkına büyük yararları dokunmuştu. Herkes, onun öğrettiklerinden payını alıyordu. Daha sonra Gezgin Şehmuz, Şehzade Veli, Yüzbaşı Halil ve diğer askerler atlarına binip padişahı karşılamak üzere güneye doğru yollarına devam etmişler. Padişah ise, ordusuyla birlikte sınırı geçtikten sonra düşman karargâhına yaptıkları ani bir baskınla şımarık kral öldürülmüş, yerine barış yanlısı bir kral tayin edilmiş. Büyük bir savaş olmadan iki ülke arasında barış antlaşması imzalanmış.

    Dönüş yolunda padişahı, Gezgin Şehmuz, Şehzade Veli, Yüzbaşı Halil ve diğer askerler karşılamış. Şehzade, padişaha, Gezgin Şehmuz’u tanıştırdıktan sonra bütün olanları anlatmış. Buna çok sinirlenen padişah ordusuyla birlikte ileri yürüyüşe geçmiş. Planlarının bozulduğunu öğrenen Cambaz Ali, devlet hazinesinde altın-gümüş değerli ne varsa bir arabaya yükleyip saraydan kaçmış. Komşu bir ülkeye sığınmak için batıya doğru giderken, yolda kendisini tanıyan köylüler tarafından yakalanmış. Padişaha teslim edilmiş. Şehzadeden şüphelendiği ve hata yaptığı için onuru kırılan Yüzbaşı Halil’in istifası kabul edilmiş. Gezgin Şehmuz, sarayda iki ay misafir kalmış. Padişah, şehzade ve diğer yöneticilerle en iyi devlet yönetiminin halk yararına olan birçok sorunun çözümlenmesiyle gerçekleşeceği konusunda fikir birliğine vardıktan sonra, yeni ülkeler görmek, yeni insanlarla tanışmak üzere atına binip yollara düşmüş.


    SON

  2. #2
    Üyelik tarihi
    08.Ocak.2018
    Mesajlar
    7

    Cevap: Serdar Yıldırım Hikayeleri


    DEV KANGURU

    Bundan yıllar önce Avustralya’da bir kanguru doğmuş. Doğumunda da iriymiş, iri doğmuş, hızla büyümüş ve erişkin bir kanguru olunca boyu on metre olmuş. Adı da Çuku’ymuş bu kangurunun. Sakin yaratılışlı, sevecenmiş, kimseye zararı yokmuş ama faydası çokmuş. Taşınacak yükü olan, gel Çuku, şu bizim yükü taşıyıver dermiş. Hemen yardıma gider, yükü taşırmış. Karşılık olarak kuru bir aferin alırmış. Aradan zaman geçmiş, kanguruların yaşlı reisi ölmüş. Yeni reis Çuku’yu kovmuş ve diğer kanguruların onunla konuşmasını yasaklamış. On metrelik dev kanguru Çuku, aylarca Gibson Çölü’nde yalnız yaşamış. Ot bulmuş ot yemiş, saman bulmuş saman yemiş, kaktüsü sıkıp suyunu içmiş.


    Günlerden bir gün, çölde gezerken, yerde baygın yatan yaralı bir kanguru görmüş. Yaralı kanguruyu bir vahaya götürüp gölgeye yatırmış, yarasını temizleyip su içirmiş. Yaralı kanguru kendine gelince Çuku’ya sarılıp ağlamaya başlamış. Bir ejderhanın kanguruların başına bela olduğunu, kanguruları gördüğü yerde saldırdığını, pek çok kangurunun canına kıydığını söylemiş. Üç gün önce ejderhanın on kadar kanguruyu bir mağarada kıstırdığını, dokuz kanguruyu parçalayıp yediğini, bir tek kendisinin yaralı olarak kurtulduğunu, ejderhanın zehirli dişlerinden uzak durduğunu ve çöle girip, Çuku…Çuku…Nerdesin…diye hep bağırdığını anlatmış. “ Yardım et Çuku, ejderha kanguru neslini tüketecek. Git ejderha ile savaş ve onu öldür “ demiş.


    Yaralı kanguruyu vahada subaşında bırakıp hızla kanguruların yaşadığı bölgeye gelmiş. Ejderhayı elli kadar kanguruyu etrafı yüksek kayalıklarla çevrili bir yerde yakalayıp birer birer yerken görmüş. Nefretle ejderhanın üstüne yürümüş. Ejderha ile uzun süre mücadele ettikten sonra onun üst ve alt çenesinden tutarak ağzını parçalamış. Ejderhadan kurtulan kangurular, Çuku’ya sevgiyle sarılmışlar. Ama Çuku, reisin onu kovarken ötekilerin alaylı sözlerini unutmamış. Ertesi gün çöle geri dönmüş. Yaralı kanguruyu iyileşmiş, gezinirken bulmuş. Çuku ile kanguru arkadaş olmuşlar ve yıllardır Gibson Çölü’nde birlikte yaşayıp duruyorlarmış.

    - - - Flood Önleme Sistemine yakalandınız :) - - -


    İBİŞ SIRTLAN AVINDA


    İbiş ok ve yay alarak Uludağ'a sırtlan avına çıkmış. Gezmiş, dolaşmış, ortalıkta hiç sırtlan yokmuş. Derken, Serdar Yıldırım'a rast gelmiş. Serdar yaşadığı zamandan 650 yıl gerideymiş. Elinde tüfek varmış, belinde fişek doluymuş. İbiş'e aslan avına çıktım, demiş.
    İbiş: " Hani ok, hani yay? Neyle vuracaksın aslanı? "
    Serdar: " Bak İbiş, ok ve yay ilkel silahlar. Bu gördüğün tüfektir. Tüfeğe şu fişeklerden koyarsın, sonra tetiği çektin mi, dan, hop aslan yerde. "
    İbiş: " Küçücük fişek mi aslanı yere düşürecek? Fişek aslana çarpar sonra aslan sana kızar. Kaçarken tozu dumana katarsın. Hele yakalamasın aslan seni, bir lokmada yutar. "
    Serdar: " Öyle değil işte. Fişek aslanın vücudunu deler geçer. "
    İbiş: " Dediğin gibi olsun. Sen bu tüfekle aslan avladın mı? "
    Serdar: " Avlamam mı? Yüzden çok aslan vurdum."
    İbiş: " Yüzden çok mu? Hepsini Uludağ'da mı vurdun? "
    Serdar: " Tabi ya ne sandın? "
    İbiş: " Ama Uludağ'da aslan yok diyorlar. "
    Serdar: " Var canım, olmaz olur mu? Ormanın derinlikleri aslan kaynıyor. İstersen gidelim, bak Uludağ'da aslan var mı, yok mu, kendi gözlerinle gör. "
    İbiş: " Çok isterdim ama şunu başka bir güne bıraksak. "
    Serdar: " Sen nasıl istersen İbiş. Aslan avı cesaret isteyen bir iş. Kolay olsaydı her önüne gelen aslan avcısı olurdu."


    İbiş ile Serdar çene yarıştırırken ilerden iki avcının geldiğini görmüşler. Bunlar Karagöz ile Hacivat'mış. Karagöz ile Hacivat, İbiş'i tanıyorlarmış, Serdar ile de tanışmışlar.
    Karagöz Serdar'ın aslan avına çıktığını duyunca şaşırmış. Tüfek, fişek olayını duyunca aklı karışmış. Serdar, ben bu tüfekle Uludağ'da yüz aslan vurdum, deyince kaşları çatılmış.
    Karagöz: " Bak Serdar, bol keseden konuşma. Ben böyle şeylere kızarım. İbiş de atar tutar ama sen onu beşe katladın. İbiş'i dövdüm, seni de döverim. "
    Bunun üzerine Serdar: " Geçen kış aralık ayında Uludağ'a ava çıkmıştım. Ne bereketli avdı. Dört tane gergedan avladım. " deyince Karagöz Serdar'ın üstüne atılmış. Aralarında bir boğuşma başlamış. İkisi birlikte yere yuvarlanınca Serdar İbiş'in yardımıyla Karagöz'ün elinden kurtulmuş, kaçmaya başlamış. Karagöz Serdar'ın peşine takılmış. Az sonra yorulan Karagöz bir taşın üstüne oturarak Hacivat'ın ve İbiş'in gelmesini beklemeye başlamış. Onlar geldikten sonra Karagöz:
    " Geyik gibi koşuyor, yakalamak ne mümkün. "
    Hacivat: " Aman Karagözüm, yakalayamadın iyi oldu. "
    Karagöz: " Nee? Sen hangi taraftansın Hacivat? "
    Hacivat: " Ben senin tarafındanım Karagözüm. "
    Karagöz: " Ama ondan tarafa çıktın. "
    Hacivat: " Serdar İbiş'le konuşurken, biz araya girdik. Nasıl olsa bir şey vuracağımız yok. Bırak anlatsın. Avda böyle hikayelerin anlatılması ava renk verir. Ortam neşelenir. Bol bol gülünür. "
    Karagöz: " Orhan neşelensin, gülsün. Ben gülemem. Boş keseden böyle avcı hikayelerini duyunca kan beynime çıkıyor. "
    Hacivat: " Canım Karagözüm, büyüklük göster. Bırak gelsin, anlatsın. "
    İbiş: " Sen büyüksün, yücesin, güçlüsün Karagöz Baba. He mi, geliversin mi? "
    Karagöz: " Siz bu kadar istedikten sonra.. Gelsin bakalım. "

    Hacivat'ın çağırmasıyla Serdar anında onların yanında bitmiş. Karşısındaki Karagöz'ün kara gözlerinin içine bakarak avcı hikayelerinin son versiyonunu anlatmaya başlamış:
    " Bir çakal varmış. Bu çakal tilkiden kurnaz, kurttan kavgacıymış. Kaplanları rakip bilmiş. Uludağ'da günün her saati kaplan kovalarmış. Kaplanların çakal karşılarına çıkacak diye ödü koparmış. Olaydan haberim oldu. Tüfek, tesisat kuşandım. Çakala benim onu aradığımı söylemişler. Çakal yüz arkadaşını toplayıp geldi, benim etrafımı sardılar. Tüfekle çaktım aldım. Son kalan çakal, çak al beni de, dedi. Çaktım o çakalı da aldım. Dünya kurulalı beri böyle bir avcı görmekse Uludağ'ın kısmeti oldu. Uludağ benle ne kadar gururlansa azdır. "
    Müdahale etmemek için kendini zorlayan, hırstan dudağını ısırarak kanatan Karagöz dinamit gibi patlamış. Önüne çıkan İbiş'e vurmuş, Serdar'a vurmuş. Yere yuvarlanan İbiş'le Serdar kaçıp gitmişler. Karagöz'ü sakinleştirmek Hacivat'a düşmüş. İlerde dere boyunda İbiş'le Serdar yüzlerini yıkayıp, su içmişler, biraz kendilerine gelmişler.


    İbiş: " Karagöz amma kızdı ha. Arada ben de tokadı yedim. Gülüp geçeceği yerde kızıyor. "
    Serdar: " Doğru İbiş. Ben böyle hikayeleri eğlencelik olsun diye anlatıyorum. Son hikayeyi anlatırken, onun gülmese bile kızmayacağını düşündüm. Gülmedi ama kızdı. Hem çok kızdı. Hacivat'ın güldüğü yanına kar kaldı. Sen ne kar ne zarardasın. Ben de bu işten sebeplendim. "
    İbiş: " Nee, sebeplendin mi? Tokadı yedin yeri öptün, sonra? "
    Serdar: " Bir haftadır ağrıyan çürük dişim vardı. Sallanıp duruyordu. Korkudan dişçiye gidememiştim. Karagöz bir tokatta o dişi bana yutturdu. Buraya gelirken konuşmadık ya dilimi diş oyuğunda tutup kanı durdurdum. Derede ağzımı çalkaladım. İnanmazsan gel de bak. "
    İbiş gelmiş, bakmış: " Gerçekten oradan yeni diş çıkmış. Belli oluyor. " demiş ve kahkahalarla gülmüş.

  3. #3
    Üyelik tarihi
    08.Ocak.2018
    Mesajlar
    7

    Cevap: Serdar Yıldırım Hikayeleri


    ŞAMPİYON ÖRDEK

    Bir gölün çevresinde binlerce ördek yaşıyordu. Bu ördekler çeşitli yarışmalar düzenlerler, centilmence mücadele ederler ve birinci gelenleri ödüllendirirlerdi. Son birkaç yıldır yapılan yarışmalarda birinciliği Gadro kazanıyordu.Yüzme yarışı olsun, dalma olsun, güzel yürüme yarışması olsun Gadro hep önde, hep birinciydi. Gadro, arkadaşları oyun oynarken tek başına antrenman yapmış, hırsla kendini büyük bir şampiyon olacağım diyerek yetiştirmişti. Birinci olamamak diye bir şeyi düşünemezdi. Zaten her şeyden emin olmadan yarışmalara katılmamış ve girdiği ilk yarışmadan zaferle çıkmıştı.


    Gadro, son günlerde arkadaşlarına yakında buralardan gideceğini söylemeye başladı. Zaten burada sıkışıp kalmıştı. Dünya bu kadar küçük değildi. Çekip gitmeli dünyaya Gadro’yu tanıtmalıydı. Gadro, bir gün ansızın çekip gitti. Hızlı adımlarla yürüyüp giderken, dönüp arkasına bakmadı. Gadro, gölden uzaklaştıkça kalbini kemirmeye başlayan huzursuzluğun gitgide büyümekte olduğunu fark etti. Ne zaman birkaç orman hayvanını bir arada görüp yanlarına gitmeye kalksa huzursuzluğu çoğalıyordu. Çünkü onlar Gadro’ya sıradan biriymiş gibi davranıyorlar, bazı konularda ileri sürdüğü fikirlere gülüp geçiyorlardı.


    Gadro, bir süre sonra yürüyüşünün bile gülümsemelere neden olduğunu görünce canı iyiden iyiye sıkılmaya başladı. Bunlar da kimdi böyle? Kim oluyorlardı da onun çapında birine gülüyorlardı? O, koskoca bir şampiyondu. Göl kıyısında yaşayan binlerce ördek arasında adı bir ilah gibi anılıyordu. Ya bunları kim tanıyordu? Daha birbirlerini tanımak değil, kendi kendilerini bile tanımıyordu bunlar. Kendi adını unutmuş biri, Gadro’nun namını işitmiş olsa bile, şimdi hatırlamasına olanak var mıydı? Zavallıydı bunlar, hepsi zavallıydı.


    Gadro, pek çok yeri gezip dolaştıktan tam beş yıl sonra göl kıyısına geri döndü. Artık eskisi gibi göl kıyısında dolaşmıyor, geceleri gölde yüzme, dalma antrenmanları yapıyor, gündüzleri ise, gölü rahatça görebileceği bir tepeye çıkarak, gölde yüzen ördekleri seyrediyordu. Gadro, bir gün yine bu tepeye çıkmıştı. Biraz sonra kırk elli ördeğin göl kıyısına gelerek, bunlardan ayrılan beş ördeğin göle girip birbirleriyle yarıştıklarını gördü. Arada bir, tek tük alkış sesleri duyuluyordu. Herhalde antrenman yapıyorlar, diye düşündü, Gadro. Aradan biraz zaman geçtikten sonra yaşlı bir ördeğin gelmekte olduğunu gören Gadro, tanınmaması için giydiği şapkasını gözlerinin üstüne kadar indirdi. Yaşlı ördek, selam verdikten sonra, Gadro’nun yanına oturdu:
    “ Yarışmalara bu yıl da ilgi pek az..” dedi. “ Baksana beş ördek yarışıyor, taş çatlasa elli ördek onları alkışlayıp gayrete getirmeye çalışıyor. “
    Gadro şaşırmıştı:
    “ Ne dediniz?..Bunlar yarışıyorlar mı şimdi?..Hayret, ben antrenman yaptıklarını sanmıştım!.”
    Bunun üzerine yaşlı ördek:
    “ Yarışıyorlar evlat, yarışıyorlar. “ dedi. “ Hem bu yarışma yılın en büyük yarışması. Büyük ödülü bu yarışı birinci bitirecek uzun mesafe yüzücüsü ördek kazanacak. Eskiden bu gölde ne yarışmalar yapılırdı. Bu tepe, şu yandaki tepeler, şu gerideki tepeler, tıklım tıklım dolardı. Her yarışmaya yüzlerce ördek katılırdı. Yarışmalar, büyük bir çekişme içinde günlerce devam ederdi. Son gün yapılan final yarışmalarıyla birinciler belli olur, alkışlar arasında ödüllerini alırlardı. Ne zaman ki, O, buralardan gitti, yarışmalardaki tüm heyecan bitti. Böyle giderse birkaç yıla kalmaz, yarışacak sporcu bulunmaz. Seyirci olmayınca yarışacak sporcu bulmak zor oluyor, evlat. “
    Gadro, tanımasın diye yaşlı ördeğin yüzüne bakmıyordu. Yaşlı ördek sözlerini tamamlayınca, Gadro, tanınma korkusunu unutarak başını çevirirken şöyle konuştu:
    “ O gittikten sonra yarışmalardaki tüm heyecan bitti dediniz. O dediğiniz kimdi ki? “
    “ Bana bu soruyu sormakta yerden göğe kadar hakkın var, evlat. “dedi yaşlı ördek.“ Zaten sen sormasan da, ben onun adını söyleyecektim. Senin yabancı olduğun, çok uzaklardan buralara geldiğin belli. Yoksa kimden söz ettiğimi anlardın. O, dediğim Gadro’ydu, evlat. Gadro, büyük bir şampiyondu.İlk girdiği yarışmadan son girdiği yarışa kadar hep birinci oldu.Herkes, Gadro’yu seyretmeye gelirdi. Binlerce seyircinin yaptığı tezahürat korkunç olurdu. O yarışırken dağ-taş ( Gadro…Gadro…) diye inlerdi.Gadro gideli beş yıl oldu ama, onu bir türlü unutamadık. Aradan bunca zaman geçmesine karşın birkaçımız nerede bir araya gelsek hemen Gadro’dan bahsetmeye başlarız. Gadro başkaydı canım, Gadro bambaşkaydı. “


    Yaşlı ördek sözlerini tamamlarken Gadro duygulanmış ve göz pınarlarında biriken yaşları silmek için şapkasını biraz yukarıya kaldırmıştı. Kendisini yarışırken ve göl çevresinde gezerken pek çok defa gören yaşlı ördek karşısındakinin kim olduğunu anlamıştı. Bu, büyük şampiyon Gadro’ydu. İnanılır gibi değildi. Demek Gadro yıllar sonra geri dönmüştü. İlk anlarda inkar etmesine, Gadro olmadığını söylemesine karşın, yaşlı ördeğin uzun süren ısrarlarına dayanamayan Gadro, sonunda geri döndüğünün herkes tarafından bilinmesine razı oldu.


    Ertesi gün gölde binlerce ördek toplanmıştı.Hepsi, büyük bir sabırsızlıkla Gadro’yu bekliyordu. Gadro, onları fazla bekletmedi, geldi, göle girdi, yanında yaşlı ördek olduğu halde, ördeklerle tanıştı, hal hatır sordu, iltifatlar etti, onlarla kısa süren konuşmalar yaptı, gönüllerini aldı. Daha sonra düzenlenen yarışmaya kadar Gadro, genç ördeklere gölde antrenman yaptırdı. Onların iyi birer yarışmacı olmaları için sonsuz gayret gösterdi. Düzenlenen her yarışmaya Gadro da katılıyordu. Eskiden olduğu gibi, yine her yarışmaya yüzlerce ördek katılıyor, yine yarışmaları binlerce ördek seyrediyor, yine dağ-taş ( Gadro…Gadro... diye inliyordu. Gadro yarışmalarda birincilikler alıyordu fakat bazı final yarışmalarında Gadro’nun geçildiği görülüyordu ve bunu Gadro’nun yeni şampiyonlar ortaya çıkması için yaptığını herkes biliyordu.


    Gadro, yirmi dört yaşına girmiş ve iyice yaşlanmıştı. Birkaç yıldır sadece kısa mesafeli yüzme yarışlarına katılıyordu. Son yarışında ilk metrelerde fenalık geçirmesine karşın, yarışı bırakmadı. En geride kalmıştı. Diğer ördekler yarışı tamamlayıp geriye dönüp baktıklarında Gadro’yu gördüler. Efsanevi şampiyon Gadro, ileri doğru yüzmeye çalıştıkça sırtüstü düşüyor, kendini kaybetmiş bir halde debelenip duruyordu. Yarışmacıların hepsinin üstünde Gadro’nun emeği vardı.O, gece gündüz demeden kendilerini bu yarışa hazırlamıştı. Hoca zor durumdaydı. Yardım etmeliydi. Yarışmacı ördekler, bir çırpıda Gadro’nun yanına gelip, onu kucakladılar. Yarı baygın durumdaki Gadro mırıldanıyordu.“Yarışı bitirmem lazım çocuklar, yarışı bitirmem lazım…” Gadro, binlerce ördeğin derin bir sessizlik içinde ayakta izlediği son yarışını diğer yarışmacıların kolları arasında bitirmeyi başardı.
    Normalde bir ördeğin ortalama yaşam süresi yirmi beş yıldı. Fakat Gadro daha uzun yıllar yaşadı. Yarışmalarda yarışamasa bile yarışmalar yapılırken Gadro hep oradaydı.


    SON



    Serdar Yıldırım - Bursa ( 13-10-1991 = 29-12-1991 ) Yazımı 2.5 ay sürdü.

  4. #4
    Üyelik tarihi
    08.Ocak.2018
    Mesajlar
    7

    Cevap: Serdar Yıldırım Hikayeleri


    SEVİMLİ SÜRÜNGEN GABON'UN MACERASI


    Şu insanoğlu başımdan gitse de biraz soluk alsam. Sabah erkenden geldi, bir türlü gitmek bilmedi. Ne anlar bilmem ki, öyle dikkatli dikkatli yüzüme bakmaktan? Sert baktım olmadı, yumuşak baktım olmadı. Kafamı çevirdim öte yana o da geçiyor o yana yine göz göze geliyoruz. Bugün bir şey de yemedi, tabi ki ben de açım. Yemek aklına gelse de bana da yiyecek bir şeyler verse. Aç yılanı uyku tutmaz, iyisi mi uyuyamıyorum işte. Ah, ne günlerdi o günler! Ormanda sabahın ilk saatlerinde ya da günün son saatlerinde avlanır, güneş çıkınca gizlendiğim yere dönerdim. Bol av vardı ormanda. Gel de o günleri arama şimdi. Benim gibi hareketli bir yılan tıkılıp kalsın bu cam fanus içinde. Olacak şey değil ama oldu işte. Birkaç insanoğlu yakaladı beni getirip buraya kapadılar. Gözlerime baygınken mercek gibi bir şey takmışlar, gözbebeklerim yuvarlak gözüküyor. Aslında ben bir engerek yılanıyım ve zehirli bir yılanım. Zehirli yılanların gözbebekleri düşeydir. Durumu bilmeyenler beni zehirsiz yılan sanacak. Ormanda olsaydı bu durum bana büyük avantaj sağlardı ama burada hiç faydası yok. Aynayı eline aldı insanoğlu yine yüzüme tutacak. Bu bir bilim adamı olmalı ve herhalde benim üzerimde bir tür deney gerçekleştiriyor.


    Gece yarısı oldu. İnsanoğlu yarım saat kadar aynayı yüzüme tuttuktan sonra yedi köfteleri yattı, uyudu. Bir köfte de bana verir mi diye boşuna bekledim. Belki yarın da aç kalırım, belki öbür gün de. Belki de, bu yılan acaba kaç gün açlığa dayanır diye bekleyecekler. İyisi mi ben bir an önce canımı dışarı atmanın yoluna bakayım. Yoksa burası bana mezar olacak.
    Yorulmadım desem yalan olur. Bir saattir bilmem kaç defa dikilip kafamla tos vuruyorum, cam fanusun üstündeki kapak kısmına. Cam kırılmaz cinsten bunu biliyorum da kapak dört köşesinden menteşeli. İşte benim amacım, bu menteşelerden hiç olmazsa ikisini söküp dışarı çıkmak. Birini söktüm ama hiç kuvvet kalmadı. Biraz dinlenip kuvvetimi topladıktan sonra diğer köşedeki menteşenin altına tos vurmaya başlayacağım. Başaracağım, buradan kaçıp kurtulmayı başaracağım.
    Neyse ki, sonunda bu menteşe de söküldü. Aralanan kapağın altından rahatça geçebilirim. İşte cam fanustan çıktım. Bir insan için burası karanlık ama ben gündüzmüş gibi rahatça görüyorum. Fanustan çıkınca yönümü şaşırdım. Şu üç kapının hangisi koridora açılan kapıydı acaba? Aman sende deneme-yanılma metoduyla ne büyük sorunlar çözülmüş. Dene-yanıl bu suretle deneyene o yanılmalar bile çok şey öğretir. Eğer denemezsem üç kapıdan hiçbirini açmamam gerekir, o zamanda bu salonda kalırım. Şu kapıyı açalım bakalım. Ohoo, bilim adamının odasıymış burası, yatağında uyuyor. Gidip ısırsam mı şunun ayağını acaba? Isırırım ısırmasına kolay da bir de ölür-mölür sonra bütün Afrika peşime düşer. Şimdi kapıyı sessizce kapatayım ve ikinci kapıyı açayım. Tamam, koridora açılan kapı buymuş. Çık koridora, kapıyı kapa, yürü dış kapıya. Dış kapıyı aç, etrafına bakın, kimse yoksa süzül dışarı, kapa dış kapıyı, işte orman şurası. Onlar beni çok ararlar içerde. Savulun, engerek yılan geliyor. Boyu 1.5 metre, gövdesinin genişliği 25 cm. olan bu Gabon engereğinin insan aklının sınırlarını zorlayan, akıllara durgunluk veren macerasını okumaya devam ediniz.


    Günlerdir hiçbir şey yemeyen Gabon haliyle çok acıkmıştı. Dışarı çıkar çıkmaz çatallı dilini dışarı çıkardı, yani koku alma organını. Bu organ, en küçük ısı kaynaklarını bile algılayabilir ve yerini belirleyebilirdi. Bu nedenle bütün sıcakkanlı hayvanların gizlendikleri yerleri bulabilir ve onları avlayabilirdi. Bu altıncı duyu özellikle gece avlanmaları sırasında çok yararlı oluyordu. İşte şimdi geceydi ve Gabon’un çatallı dili dışarıdaydı. Ormanda zik zaklar çizerek hırsla ilerleyen Gabon bir ısı kaynağı fark etmekte gecikmedi. Çalılar arasında, toprağın altında, girişi taşlarla ustaca kapatılmış fare yuvasına dalan Gabon korkudan taş kesilmiş büyüklü-küçüklü beş fareyi birkaç dakikada midesine indirdi. Baklavaları yutmuştu ama tam doymamıştı. Daha sonra birkaç kertenkele ve bir köstebek avlayan Gabon yediklerini sindirmek için kayalıklar arasında uygun bir yer bulup dinlenmeye çekildi.


    Aradan on beş gün geçti. Gabon yediklerini sindirmişti. Kayalıklar arasından çıkıp yeniden etkinlik göstermeye başladı. Gabon aniden kan kokusu algıladı. Kafasını kaldırdı, ileriye baktı. Bir sincabı düşe- kalka giderken gördü. Sincabın sırtındaki iki küçük delikten kan sızıyordu. Gabon onun zehirli bir yılan tarafından ısırıldığını anladı, ama hangi yılan? Gabon biraz sonra bir şişen engereği sincabın izini sürerken gördü. Bu şişen engerekler avını sokup birkaç dakika bekledikten sonra avın bıraktığı izi sürmeye başlardı. İz sürmeyi çatallı diliyle gerçekleştiriyordu. Kafasını şişirmesinden dolayı ona şişen engerek deniyordu. Şişen engerek daha sonra sincabı yakalayıp yutacaktı. Orman zifiri karanlıktı ama Gabon her şeyi net olarak görüyordu. Bütün hayvanlar karanlıkta çok iyi görürlerdi. İnsanlar ise, bu yetenekten yoksundular ve bundan dolayı hayvanlar geceleri avlanmak için yuvalarından çıkardı, çünkü geceleri insanlar uyurdu.


    Bir kum boa yılanıyla karşılaşınca aniden durdu, Gabon. Saldırgan olmayan, aksine çok korkak olan bu yılan bakalım ne yapacaktı? Kum boa yılanı beklendiği gibi hızla geri dönüp az ilerdeki bir çukurdan toprağın altına girdi ve gözden kayboldu. Kum boa yılanları hep kumların ya da toprağın altında yaşar, yalnızca geceleri dışarı çıkardı. Daha çok kertenkelelerle beslenirdi. Boyları ender olarak 1 metreyi aşardı. Gabon daha sonra bulunduğu tepenin ağaçlı yamaçlarında şimşek gibi akan Coluber cinsi bir yılan gördü. En hızlı yılan türü olan ince, uzun kuyruklu, iri gözlü bu yılanın oraya buraya çarpmasına karşın, nasıl olup da parçalanmadığına bir kez daha şaşırdı. Giderken bazen takla atıyor, bazen de uçuyor gibi oluyordu bu yılan ve onun bu gidişini bir gören bir daha unutamazdı.


    Gabon daha sonraki günlerde durumuna çözüm yolu aramaya başladı. Gözlerindeki mercekleri çıkarma olanağından yoksundu, gözbebekleri yuvarlak görünüyordu ve zehirli yılanlarla ilişki kuramıyordu. “ Acaba zehirsiz yılanlar beni aralarına kabul ederler mi? “ Gabon kafasına takılan bu sorunun cevabını bulmak için zehirsiz yılanlarla dostluk arayışı içine girdi ve bir süre sonra öyle bir olay yaşadı ki, belki de dünya kurulalı beri hiçbir yılan onun yaptığını yapmaya cesaret edemedi. Gabon bir gün çalıların, çimenlerin arasında ilerliyordu. Aniden ilerdeki kayalıklardan çok şiddetli titreşimler algılamaya başladı. Orada neler oluyordu? Afrika’nın en yırtıcı sürüngenlerinden 2.5 metrelik bir kara mamba köşeye kıstırdığı 1 metrelik zehirsiz yılanla korkunç bir fikir tartışmasına girmişti.


    Kara mamba: “ Sana defalarca söyledim, zehirsiz yılanları bir araya toplama, bırak dağınık kalsınlar diye, ama beni dinlemedin. Soyunu sen mi kurtaracaksın? “
    Duri: “ Kes traşı pis mamba! Sen ancak kendini zehirlersin. Boy büyütmüşsün ama bedavaya. Sokul da görelim kim en büyük. “
    Kara mamba: “ Vay canına! Ama bana dayılık sökmez. Bir lokmasın benim için. “
    Duri: “ O lokma midene oturacak. Haydi, davran, kum tanesi kadarcıksın sen. “


    Gabon zehirsiz yılanların şefi Duri’yi görür görmez tanıdı. Eğer onu kurtarırsam belki beni yardımcısı yapar diye düşündü. Zaten kara mambalardan oldum olası hoşlanmıyordu. Gabon akıl almaz bir işe girişti. Piton yılanları gibi gövdesinin üstünde yükselip başını yerden 50 santimetre kadar kaldırdı. Yaptığı akrabotik gösteri türüne girerdi. Diğer yandan tüm gövdesini zangır zangır titretiyordu. Duri Gabon’u bu halde görünce kenara çekildi. Şaşkınlıktan dili damağına yapışmıştı. Gözleri karardı, başı döndü ve oracıkta yığılıp kaldı. Kara mamba karşısındaki yılanın 5 santimetreye varan zehirli dişlerini hemen fark etti, ama gözbebekleri yuvarlaktı. Yaratılış hatası olabilir miydi? Ayrıca bir orman ırmağı gibi kabarmış korkusuzca üstüne geliyordu. Kara mamba onunla kapışmayı doğru bulmadı. Kocaman ağzını sonuna kadar açarak ritmik hareketlerle santim santim gerilemeye başladı. Kara mamba az sonra kayalıklar arasında bulduğu bir yarıktan içeri girip gözden kayboldu.


    Gabon baygın durumdaki Duri’yi sırtladığı gibi zehirsiz yılanların yaşadığı bölgeye götürdü. Duri ayılınca olanları coşkulu bir şekilde anlattı ve bu güçlü, genç irisi yılanı yardımcısı yaptığını söyledi. Sevinç çığlıkları arasında Duri’nin önerisi kabul edildi. Sonunda Gabon amacına ulaşmış ve zehirsiz yılanlarla dost olmuştu. Günlerden bir gün, Duri önde, Gabon hemen arkasında ve daha arkada yirmi tane zehirsiz yılan ormanda ilerlerken, Duri avcıların kurduğu bir tuzağa yakalandı. Duri nasılsa kurtarılamazdı. Zehirsiz yılanlar kaçtılar. Çok ısrar etti Duri, sen kaç kurtul diye ama Gabon kaçmadı. Tek söz etmeyip sessizce bekledi. Gözbebekleri incecik bir çizgi haline gelmişti. İki saat sonra tuzağı kontrole gelen avcılar Gabon’un zehirli dişlerini görünce gerilediler. Gabon onlardan birinin üstüne atılıp yakaladı ve Duri’yi tuzaktan kurtarmasını sağladı. Gabon avcıya bir zarar vermeden bıraktı. Avcı kaçarken Gabon gülümsedi. Yılanlar gülümsemezlerdi ama Gabon gülümsemişti. Hem bu ilk kez oluyordu.


    Daha sonra Duri şefliği Gabon’a bırakarak kenara çekildi. Gabon’un önü açılmıştı. Duri’ye defalarca anlatıp bir türlü kabul ettiremediği düşüncesini uygulamaya başladı. Duri’nin olmasını isteyip de, başarılması olanaksız dediği düşünceyi: Afrika’nın sadece zehirsiz yılanların yaşadığı bir kıta olması. Gabon işte bu amacını gerçekleştirmek istiyordu. Gabon dört bir yana haberciler yolladı. Pek çok zehirsiz yılan türü Gabon’un çağrısına uyarak geldi. Sayıları binleri, on binleri buldu. Fakat bir maymun Gabon’un gözlerindeki mercekleri çıkarınca Gabon rahatladı, huzursuzluğu kayboldu ve zehirsiz yılanları kaderleriyle baş başa bırakarak bölgeyi terk etti.


    Engerekgillerin en güçlü zehirlisi testere pullu engerektir. Çok az zehir akıtabilmesine karşın, ısırığı çok tehlikelidir ve hemen bilinçli bir tedavi yapılmazsa, ölüme yol açar. Zehirin etkisi bir yıl sürebilir. Zehirlenme organizmada şiddetli bir enzim dengesizliği yaratır ve bu dengesizliğin giderilmesi oldukça güçtür. Gabon, Joker adındaki bir testere pullu engerekle arkadaş olunca hayatı değişti. Joker kısa sürede Gabon’un aklını çelerek onu Büyük Sahra Çölü’ne götürdü. Gabon’un çölde, testere pullu engerek neslini korumak için, 1.80 metre boyundaki dev boyutlu Sahra akreplerine karşı yaptığı amansız mücadeleyi ibretle okuyacaksınız.
    Çölde hayat kumun altındadır. Kum milyonlarca küçüklü – büyüklü canlı yaratığı yabancı gözlerden gizler. Bu yaratıklar yaşayabilmek için birbirlerini yerler. Gece olunca ortalık serinler ve bazıları kumun üstüne çıkar. Amaç hep aynıdır, açlık dürtüsünü yok etmek. Açlık dürtüsü, yemek eylemi gerçekleştirilince kendiliğinden ortadan kalkar. Dünyanın hangi bölgesinde olursa olsun bir yılan durup dururken insana saldırmaz. Eğer saldırırsa ya çok açtır ya da rahatsız edilmiştir. İster zehirli ister zehirsiz olsun yılanlar insanı görünce korkup kaçar. Akreplerde durum bambaşkadır. Akrepler hiç korkmadan insana sokulur. Çadır kurmuşsundur çadırına girer, evin vardır evine girer. Açlık dürtüsü değildir akrebi insana yaklaştıran. İnsan bedeni akrebin zehirini kolayca akıtabilmesine olanak sağlar. Akrep genellikle insanı sokar, zehirini akıtır ve kaçar. Büyük boyutlardaki çöl akrepleri hariç diğer akrepler soktuğu insandan bir ısırık bile almaz. Zehirini akıtması akrebi rahatlatır.


    Joker’le Gabon, Büyük Sahra Çölü’nün kumları altındaki testere pullu engereklerin yeraltı şehrine gelince ilk iş olarak başkan Jara’nın huzuruna çıktılar. Joker Gabon’u Jara’yla tanıştırdı. Jara Gabon’u şöyle bir göz ucuyla süzdükten sonra Joker’e dönerek: “ Koca Afrika Kıtası’nda bula bula bunu mu buldun? Sözde takviye kuvvet toplamaya gitmiştin. Bunun kendine faydası yok, bir de bizi akreplerden koruyacak. Tek başına ne yapabilir ki? “ deyince Joker, “ Efendim “ demek istedi, fakat Jara, “ Kes Joker, hani senin palavracı olmadığını bilmesem ikinizi de akreplere atardım. Yıkılın karşımdan “ diye bağırarak onları kovdu. Daha sonra yalnız kaldıklarında Gabon: “ Ya arkadaş, bu ne biçim başkan? Ben dünyanın yolunu teptim buraya gelmek için, size yardıma geldim. Hakaret gördüm. Başkan beni küçümsedi, bir dövmediği kaldı. Artık burada kalamam, hemen gidiyorum. “


    Joker, Gabon’un önüne geçerek: “ Dur Gabon, sen başkanın sözlerini yanlış anladın. Başkan seni kızıştırmak için öyle konuştu. Aslında senin neler yapabileceğini çok iyi biliyor. Yoksa seni bulması için beni göndermezdi. “
    Bunun üzerine Gabon: “ Bak Joker, ben laf kalabalığını sevmem. Kısa konuşacağım. Bu başkanla birlikte olamam. Ben akrepleri sindirsem başkan beni yine azarlar. Size yardım etmek isterim ama bu başkanla olursa ben yokum. Başkan tahtından düşmeli, anlıyor musun, tahtından düşmeli. “
    Joker: “ Başkanı ben de sevmiyorum. Bir pislik o. Herkesi azarlar. Beni yıllardır rezil ediyor. Başkan tahtından düştü diyelim, o zaman kim başkan olacak? “
    Gabon: “ İsterseniz beni başkan yapın. Sizleri tüm gücümle savunur akrepleri perişan ederim.
    Joker: “ Sen zekisin, güçlüsün, hırslısın. Başkanlık yaparsın. Zaten sana muhtacız. Başka çaremiz kalmamıştı. Sayımız azalmıştı. Soyumuz tükeniyordu. Akrepler hep bize saldırdılar. Onlarla her yaptığımız savaşta yenildik. Esir almayı sevmezler. Hemen öldürürler. Bu yeraltı şehrinde yaşayanların hiçbiri başkanı sevmez, ama beni severler, sayarlar. Ben, Gabon yeni başkanınız dersem kabul ederler. Hepsi peşinden gelir. “
    Gabon: “ Joker, şimdi neyi nasıl yapalım? Sen halkını benden daha iyi tanıyorsun. Durumu ayarla. Bir plan dâhilinde başkanı devirelim. İş bu gece mi bitsin, yoksa yarına mı kalsın? “
    Joker: “ Ben iş bu gece bitsin, başkan devrilsin derim. “
    Gabon: “ Bravo Joker, seni yardımcım yaptım. Ben de aynı düşüncedeydim. Yarın halk olanları öğrenir. Sen onlara her şeyi anlatırsın. Belki ben bir oldubittiyle başkan olmuş oluyorum ama git dersen çeker giderim. “
    Joker: “ Aman Gabon, istersen beni yardımcın yapma, yeter ki gitme. Şu akrepleri perişan edersen kölen olurum. “
    Gabon: “ Joker, böyle konuşma, kölelik-mölelik falan yok. Biz seninle arkadaşız ve hep arkadaş kalacağız. İstersen kardeş olalım Joker, ne dersin? “
    Joker: “ Tamam, kardeş olduk gitti be Gabon. “


    Joker gece yarısı birkaç yüksek rütbeli komutanla birlikte saraya gelip başkan Jara’yı uykuda yakaladılar ve hapse attılar. Ertesi gün yeraltı şehrinde yaşayanlar Jara’nın alaşağı edilip, Gabon’un başkan olduğunu öğrendiler. Herkes, başkanlık sarayı önünde toplandı ve Gabon balkonda görününce yüzlerce yılan “ Kahrolsun Jara, yaşasın Gabon “ diye bağırdı. Gabon üç ay gibi sürede mükemmel bir ordu kurdu. Beş yüz testere pullu engerekten oluşan bu orduyla akreplerin üstüne yürüdü. İki ordu çölde karşı karşıya geldi. Önce başkanlar ileri çıktı.


    Akreplerin başkanı Dode: “ Gabon, adından söz edildiğini çok duydum. Büyük amaçlar peşinde koşarmışsın. Hani sen yüce duygulara hizmet ederdin. Şu arkandakiler, onlar korkaktır. Pöh desem hepsi kaçar. Bak şimdi: Pöhh…İnanmayacaksın ama hepsi kaçtı. Yalnız kaldın Gabon. Herhalde tek başına, ben bin akrebe bedelim diyemezsin.
    Gabon: “ Dode, çok şakacısın. Palavrayı boş ver de sen benimle teke tek bir uğraşa var mısın? ”
    Dode: “ Teklifini duydum, Gabon, ama benim de sana bir teklifim var. Örneğin, ben senden korktum diyelim. Bundan dolayı seninle vuruşmam. Sen, hepimize karşı durabilir misin? “
    Gabon: “ Durabilir misin ne demek? Böyle düşünmene şaştım. Benim için, birle bin hiç fark etmez. Çıkın karşıma. “
    Gabon akreplerin hücumunu karşılamak için pozisyon alırken göz ucuyla arkasına baktı. Ne Joker vardı, ne testere pullu engerek. Korkaklar kaçmıştı. Şimdi can pazarındaydı. Dev boyutlu bin akrebe karşı Gabon engereği? Fakat Dode, beklenmedik bir şekilde ordusunu geri çekti. Gabon’la yalnız kalınca Dode şöyle dedi:
    “ Bak Gabon, seni sevdim. Ben cesurları severim. Yalnız sen çok cesursun. İnan senin maceralarını dinleyerek büyüdüm. Dedem, babam hep seni anlatırlardı bana. Gabon gibi ol, derlerdi. Ben de Gabon gibi oldum, akreplere başkan oldum. Sana testere pullu engerekler neler anlattılar bilmem ama onlarla yıllardır bir çarpışmamız olmamıştı. Kim bilir akrepleri sana nasıl kötülediler? Aslında böyle durumlarda iki tarafı da dinlemek gerek. O öyle der bu böyle der yani ikisi de haklıdır, gel çık işin içinden. “ Dode konuşmasını bitirince Gabon rahatladı. Duruşunu değiştirdi. Hafifçe gülümsedi. Yılanlar gülümsemezlerdi ama Gabon gülümsemişti. Hem bu ikinci kez oluyordu.


    Gabon’un aniden bakışları değişti. Yüz hatları gerilmişti. Dode’nin onu sokmak üzere olduğunu son anda fark etti. Dode’nin beline güçlü kuyruğuyla sert bir darbe indirdi. Dode kumlara gömüldü. Gabon oradan hızla uzaklaşmaya başladı, ama bir kum tepesinin üstüne çıkınca durdu. Karşıda sürüyle akrep vardı. Sağa baktı, sola baktı, geriye baktı. Devamlı olarak kumun altından akrep çıkıyordu. Tepenin çevresi kuşatılmıştı. Gabon kuma dalınca akrepler de kuma daldılar. Savaşın kumun altında olacağını sanıyorlardı. Gabon bir süre aşağı gidip sonra ileri gitti ve kumun üstüne çıktı. Tepenin yarısını inmişti. Görünürde akrep yoktu. Gabon çok uzaklara gidince peşinden seslenildiğini duydu. Geriye döndü. Joker geliyordu. Gabon Joker’e aldırmayıp yoluna devam etti, ama Joker biraz sonra Gabon’a yetişti:
    “ Lütfen dur Gabon, beni dinle “ dedi Joker. Gabon durmadı:
    “ Boşuna konuşma, seni tanımıyorum. “
    “ Nasıl tanımazsın Gabon, biz seninle kardeş olmuştuk. “
    “ Olmuştuk, o eskidendi, şimdi değiliz. Korkaklarla işim yok benim. “
    Joker Gabon’un önüne geçti:
    “ Dur bakalım! Hiç kimse bana korkak diyemez. “ Gabon durdu:
    “ Korkak değil misin? Niçin kaçtın? “
    “ Kaçmadım be Gabon. Olay şöyle oldu: Dode pöhh dediğinde aniden dünyam karardı. Galiba arkadan sert bir cisimle başıma vurdular. Kendime geldiğimde sarayın salonundaydım ve Jara başkanlık koltuğunda oturuyordu. Salon çok kalabalıktı. Kargaşadan yararlanıp kaçtım. Bana inanmıyorsan başımdaki şu şişliğe bak. “
    Joker doğru söylüyordu, gerçekten de başında ceviz iriliğinde bir şiş vardı. Korkak olan arkadaşlarıydı, Joker ne yapsındı? Gabon ile Joker, bir süre daha konuştuktan sonra kardeşçe ayrıldılar.


    Gabon iki ay hep doğuya doğru yol alarak Mısır’a geldi. Mısır’da en çok dikkatini çeken şey, yılan güreşleri oldu. Nereye gitse bir kalabalık görüyor ve kalabalığa karışıp güreşen yılanları seyrediyordu. Galip gelen kim olursa olsun sonucu kura belirliyordu. Kurada kimin adı çıkarsa o galipti. Örneğin, bir gün Gabon sekiz metrelik bir boa yılanının karşısına bir metrelik engerek yılanının çıktığını gördü. Gabon’a göre, boa yılanı kesin galipti. Ama güreş başlar başlamaz engerek yılanı köşesine kaçmış ve kura sonucu engerek kazanmıştı. Gabon öylesine şaşırmıştı ki, hayretten donakalmıştı. Bu çok nadir görülen olayın dışında genellikle güreşler kıran kırana geçiyor ve dostça bitiyordu. Gabon daha sonra Sina Çölü’nden geçerek Filistin’e, Suriye’ye ve oradan da Anadolu’ya geldi.


    Gabon, Hatay Amanos Dağları’nda tanıştığı bir tilki ile birlikte, Adana üzerinden Konya Ovası’na geldiler. Tuz Gölü’nün yakınından geçerken, Gabon tilkiye sanki bilmezmiş gibi sordu:
    “ Ne olmuş, buralara kar mı yağmış? “
    Tilki cevap verdi:
    “ Olur mu Gabon, hiç ağustos ayında kar yağar mı? “
    “ Kar değilse bu beyazlık ne? “
    “ Onlar kar değil, tuz. “
    “ Tuz mu? Ne tuzu? “
    “ Tuz işte, adına tuz deniyor. Yalayınca acı bir madde. Bence gereksiz. “
    “ Gereksizse neden var? “
    “ Zararı insanlara. Onlar çok önem veriyor. Yemeklerine tuz koyuyorlar, lezzetli oluyormuş. İnsanlar tuzsuz yemek yemezlermiş. Tuzlu yiyip, tuzlu yani acı konuşurlarmış. Birbirlerine kötü söz söyleyip, kalp kırarlarmış. Tuz onları sinirli yaparmış. “
    “ Tuz azalsa sinir de azalacak desene. “
    “ Öyle ama kim dinler? “
    “ Belki dinleyen çıkar. “
    “ Belki. “


    Yol üstündeki Uludağ’a uğrayıp orada on beş gün kalan Gabon ile tilki, daha sonra Çanakkale’ye gittiler. Ayrılık vakti gelip çatmıştı. Onlar, deniz kıyısına oturup uzun uzadıya konuştular. Pek çok konuda fikir birliğine vardılar. İçinden çıkamadıkları bazı konular da vardı. Bunlardan belki en önemlisi: Sabah oluyor, akşam oluyor; günler geçiyor, aylar geçiyor yani zaman geçiyor. Zamanın geçmesinin, akıp gitmesinin sebebi ne? Bu sorunun cevabı nedense yüzde yüz doğru olarak açıklanamıyordu. Gabon tilkinin adını bilmiyordu. Sormak aklına gelmemiş, tilki de, adım şu dememişti. Oysa bilmesi gerekliydi. Gabon sordu:
    “ Ya tilki, iki aydır birlikteyiz. Bana çok yardım ettin. Sağ olasın. Seni hiç unutmayacağım. Adını demedin bana. “
    Tilki, kurnaz gülümsedi:
    “ Ben durumun farkındaydım ama sormanı bekledim. Sormasan söylemeyecektim. Hatıranda benim adım eksik kalacaktı. Esrarengiz durumları yani. Adım Sıma’dır. “
    “ Teşekkürler Sıma. “
    “ Karşıya geçerken boğulmayasın Gabon? “
    “ Korkma, ben balık gibi yüzerim. “
    Gabon, Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçtikten sonra, Avrupa’ya çıktı. Oraya Asya diyorlar, buraya Avrupa diyorlardı ama toprak hep o kara topraktı.


    Gabon’u aylar sonra nisan ayının ilk günlerinde Belgrat yakınlarında görüyoruz. O, uzun kış boyunca yılmadan, usanmadan santim santim ilerleyerek nihayet Belgrat’a ulaştı. Akdeniz’i şöyle bir dolaşmak düşüncesi, onu buralara kadar getirmişti. Gabon, Belgrat civarında bir yıl kaldı. Oralarda gezdi, dolaştı. Kendine pek çok arkadaş edindi. Bunların içinde Gabon’un hiçbir zaman unutamayacağı biri vardı ki, akıl ve mantık bakımından üstün derecelere ulaşmıştı. Bu, bir kartaldı. Kartal Roni. Avrupa kartallarının kralı Roni. Roni’ye göre: Dünya bilmeceden ibaretti. Neyin ne olduğu tam olarak bilinmiyordu. Sen söylenen ve yazılana körü körüne inanıyorsan mutlak doğru arayışı içine giremezdin. Bir bilinmezlik içinde kaybolur giderdin. Sen seni bilmezdin, seni kimse bilmezdi. Senden kimsenin haberi olmazdı, senin pek bir şeyden haberin olmazdı. Ben beni bilmek istiyorum, herkes beni bilsin istiyorum, benden herkesin haberi olsun, benim her şeyden haberim olsun diyorsan, önce söylenen ve yazılanı öğrenirsin. Bu bilgileri beyninde harmanlarsın. Özgün bilgi elde edersin. O zaman mutlak doğruyu aramana gerek kalmaz çünkü mutlak doğru gelir seni bulur.
    Burada Roni’nin fikirleri felsefe yapmak şeklinde özetlenmiştir.


    Roni, Avrupa’daki canlılar arasında haklı bir şöhrete sahipti. Fikirleri herkes tarafından kabul görüyordu. Fakat o bunu yeterli bulmuyor, düşüncelerini dünyaya yaymak istiyordu. Gabon’la bir gün konuşurken, bu konudan bahsetti ve Gabon Roni’ye, her gittiği yerde kendisini anlatacağına söz verdi.
    Gabon, Belgrat’tan ayrıldıktan sonra, Orta Avrupa üzerinden uzun yollar kat ederek İspanya’ya geldi. Ekim ayında Avrupa’nın özellikle dağlık kesimleri karlar altındayken, İspanya’da güneşli ve sıcak bir hava hüküm sürüyordu. Gabon, yedi ay süren İspanya gezisinden sonra, Cebelitarık Boğazı’nı yüzerek geçip, Fas kıyılarından Afrika’ya çıktı. Büyük Sahra Çölü’ne uzak kalarak, Atlas Okyanusu kıyılarını takip etti ve sonunda ülkesine (Gabon’a ) vardı.

    SON


    Serdar Yıldırım - Bursa ( 22-07-1993 = 07-01-1998 ) Yazımı 4yıl 5ay 16günde bitti.

  5. #5
    Üyelik tarihi
    08.Ocak.2018
    Mesajlar
    7

    Cevap: Serdar Yıldırım Hikayeleri


    DEVE KERVANI

    Eskiden, İran’da, İsfahan şehrinde, Cemal adında kervancı bir genç yaşardı. Kervan sahipleri kervanlarını çok güvendikleri Cemal’e gönül rahatlığıyla teslim ederler ve onun kervandaki malları kendi malıymış gibi koruyup, gözeteceğini bilirlerdi.
    Günlerden bir gün, Cemal İsfahan’dan kuzeydoğudaki Meşhet’e gitmek üzere, kumaş yüklü deve kervanıyla yola çıktı. Kervan birkaç gün sonra Deştikebir Çölü’ne vardı. İlk bakışta uçsuz bucaksız gibi görünen 400km.lik bir kum yığını. Oralardaki bir kuyudan su tedarikini yapan kervan çöle girdi. Aradan bir hafta geçti. Kervan dıştan bakıldığında çölde ağır ağır ilerliyordu, her şey yolundaydı. Ama içten içe kaynayan bir kazan gibiydi. Bu kazanı başdeve kaynatıyordu. Başdeve kervandaki yirmi devenin başıydı. Mola verildiği zaman devamlı konuşur, bir şeyler anlatır, ötekiler de sessizce dinlerlerdi. Başdeve üç dört gündür havadan sudan konularla konuşmaya başlıyor, sonradan sözü liderlik konusuna getiriyordu. Koca kervanı neden bir eşek peşinden sürüklüyordu? O en önde olmasa olmaz mıydı? Sanki o olmasa kervan gideceği yere varamayacak mıydı?


    “ Ben “ diyordu başdeve, “ Mısır’a gittim, Arabistan’a gittim, Yemen ‘e gittim, Anadolu’ya gittim. Yüce dağlar aştım, susuz çöller geçtim. Binlerce, on binlerce kilometre yol kat ettim. İran’da gezmediğim, dolaşmadığım yer kalmadı. Bu Deştikebir Çölü’nden defalarca geçtim. Benim gibi doğuştan lider varken başınızda küçük eşek kim oluyormuş? Boy yok, post yok, bir de kervanın en önünde gider. Onun liderlik neyine? Gelin şu eşeği defedelim başımızdan. Lider ben olursam eğer her türlü iyiliği bekleyin benden. Yoruldum diyenin yükünü sırtımda taşıyacağım…”
    Başdevenin aynı tarzdaki konuşmaları sonraki günlerde devam etti. Kervandaki develerden birkaçı önceleri eşeğin gitmesini istemediler.
    “ Kime ne zararı var garibin? “ dediler. “ Bırakalım önde o gitsin, bizi Meşhet’e götürsün. Zaten hiçbir işimize karışmıyor. Molalarda bir kenarda tek başına oturuyor. Belli ki bir derdi vardır, kimselere anlatamaz. Durup dururken günahını almayalım. “
    Başdeve böyle diyenlere karşı çıkıyordu:
    “ Garip mi? Neresi garip bunun be? Acınmaz böylesine. Onun yemini, suyunu biz taşıyoruz, bir de kaprislerine boyun eğecek değiliz. Nerede oturursa otursun, önemli olan,onu kervandan uzaklaştırmak. “


    Sonunda başdevenin kesin kararlılığı karşısında direnci kırılan birkaç deve, istemeye istemeye eşeğin gitmesine razı oldu.
    Bir gece develer eşeğin yanına gittiler ve kervanda kendisini istemediklerini söylediler. Eşek bu duruma karşı çıktı. Olmaz dedi, ben bu kervanı terk etmem dedi, bensiz Meşhet’e varamazsınız dedi, pusulayı şaşırır, çölde kaybolursunuz dedi. Eşeğin sözlerine kulaklarını tıkayan, onun tepinmesine aldırış etmeyen develerin küfür derecesine varan hakaretleri karşısında eşek, “ Ne haliniz varsa görün “ diyerek çekip gitti.
    Ertesi gün başdeve çalımla yürüyordu kervanın önünde ve arada bir arkasına bakıp gururla gülümsüyordu. Başdevenin fazlaca böbürlenmesi kervanın zararına oldu. Kervan ilk günden başlayarak hedefinden adım adım uzaklaştı ve güneybatıya doğru geniş bir yay çizerek, Kuhistan Çölü’nün ortalarına kadar geldi. Günlerdir diğer develerin ikazlarına aldırış etmeyen başdeve sonunda liderliği kaybetti. Pusula şaşırılmış, kervan Kuhistan Çölü’nde kaybolmuştu. Yol yok, iz yok, ne tarafa gidilmeliydi acaba?..


    Günler sonra eşek çıkageldi. Develer sessizce eşeğin arkasında tek sıra oldular. Eşek şaşkın şaşkın etrafına bakınan başdeveye, “ Sen en arkada yürüyeceksin “ dedi. Sonra kervan Meşhet’e doğru yola çıktı.


    Kervan Meşhet’e doğru yola çıkmıştı ama başdeve hırsından kuduruyordu. “ Vay küçük eşek, vay…Demek sende böyle numaralar da varmış. Kovulduğun kervana geri dönecek kadar yüzsüzmüşsün. Bizi takip ettiğini nasıl oldu anlayamadım. Bilsem peşimizden geleceğini ne yapar eder seni engellerdim. Aldım mı ayağımın altına hamur gibi yoğururdum. Belki şimdi sen önde ben arkadayım ama buna güvenme. Hele bir Meşhet’e varalım sonrası kolay. Nasılsa İsfahan’a dönüşte kuyruğunu koparır öne ben geçerim, çünkü kuyruksuz eşeğin peşinden hiçbir deve gitmez. “ Kervan on gün sonra Meşhet’e vardı. Cemal kumaşları kervan sahibinin oradaki dükkanına teslim etti ve develere baharat yüklendi. Eşek önde, develer arkada, İsfahan’a dönüş yolculuğu başladı. İlk günler pek sesi soluğu çıkmayan başdeve sonraki günlerde ileri-geri konuşarak develeri kandırmak için çaba sarf etmeye başladı.
    “ Sayın arkadaşlar, geçmiş geçmiş, biz bugüne ve yarınlara bakalım. Öyle böyle Meşhet’e geldik, şimdi İsfahan’a dönüyoruz. Meşhet’e gelirken bir süre kervanın liderliğini ben yaptım. Aslında ben kervanı Meşhet’e rahatlıkla götürürdüm ya nedense eşek geldi, kervanı Meşhet’e o götürdü. “


    Başdeve konuşurken develerden biri: “ Eşek gelmeseydi biz Meşhet’e zor varırdık “ deyince başdeve: “ Sus, öyle anlamsız konuşma “ diyerek deveyi azarladı. “ Beni sen şaşırttırdın. Yok o yol yanlış bu yol doğru, yok oradan değil buradan gidelim diye diye yolu kaybettirdin. Benim yolum doğru yoldu, eğer sen karışmasan Meşhet’e eşeksiz giderdik. Eşek dedim de aklıma geldi, bu eşek molalarda neden yanımıza gelmiyor? Neden bizimle konuşmuyor? Çünkü eşek bizleri önemsemiyor, bizi küçük görüyor. Onun gözünde biz pire kadarız. Şimdi soruyorum: Kendini pire kadar gören ortaya çıksın. Ben pire kadarım desin. İçimizde böyle biri yok, olmadığına göre de hepimiz eşekten üstünüz, lider de benim. “
    Biraz önce başdeveye karşı çıkan deve: “ Lider sen olamazsın, çünkü kervanın bir lideri var. Kervanın önünde giden liderdir yani eşek liderdir. “
    Bunun üzerine başdeve ayağa kalktı: “ Eşek olsa olsa senin liderindir. O ancak sana liderlik yapar. Sen bir hiç olduğuna göre eşek bir hiçin lideridir. Eşek bir hiçtir. “
    “Hayır, eşek kanıyla,canıyla oradadır, ben de buradayım. Var olan bir şey hiç olamaz. Eşek hiç değildir, bense hiç değilim. “


    Başdeve devenin sözlerine içinden güldü. Asıl amacı, eşeği ortaya çekip onunla kapışmaktı. Deve buna aracı oluyordu. Son söyledikleri gerekli ortamı hazırlamıştı. Başdeve ağzındaki baklayı çıkardı: “ Eşek orada sen buradasın. Eşek niye orada gelse ya buraya. “
    Deve, başdevenin niyetini anladı. Birden acıdı eşeğe. Durup dururken eşeğin başı belaya girecekti. Keşke başdeveye karşı çıkmasaydı. Onunla laf kavgasına girmeseydi. Artık geri dönemezdi: “ Eşek buraya gelir. Dur, gidip çağırayım.”
    Deve, eşeğin yanına gitti: “ Özür dilerim. Rahatsız ettim. Başdeve sizi çağırıyor. “
    “ Başdeve mi? Beni mi çağırıyor? Ne işi varmış benimle başdevenin? “
    “ Efendim, yola çıktığımızdan beri sizin önde olmanızı hazmedemedi. Hep kendi önde olsun istiyor. Bütün amacı sizi kervandan uzaklaştırmak. “
    “ İyi işte ben gitmiştim, ama kervan Kuhistan Çölü’nde kaybolmuştu. Geri dönmesem haliniz haraptı. “
    “ Bunu ben de biliyorum. Hep başdeveye yanlış yaptığını söyledim, onu uyardım. Tutturmuş bir liderliktir gidiyor. Sizi kıskanıyor. Az önce kervanı ben Meşhet’e götürürüm diyordu. Ben, eşek gelmeseydi biz Meşhet’e zor varırdık dedim. Siz gittikten sonra onu şaşırttığımı, bundan dolayı yolu kaybettiğini söyleyip beni azarladı. “

    Deve diğer konuşmaları da anlattıktan sonra eşek: “ Öteki develer neden başdeve ile birlik oluyorlar, ben onu anlayamadım? “
    “ Ben de anlayamadım. İki-üç deve gönülsüz dinliyordu onu ama şimdi sesleri çıkmıyor. Mola verildiğinde başdeve hep konuşuyor, kendini övüyor. Siz yalnız başınıza bir kenarda dinleniyorsunuz Hiç kendinizden bahsetmiyorsunuz. Herhalde nedeni bunda aramak gerek.”
    “ Demek istediğini anladım. Ben yıllardır kervan çekerim. Asla yolumu şaşırmadım, çünkü mola verilirken gündüz güneşe, gece yıldızlara bakarak rotayı ayarlarım. Ne kadar yol gelindiğini, ne kadar yol gidileceğini hesap ederim. Eğer molalarda sizin yanınıza gelip başdeve gibi lak-luk yaparsam yolumu şaşırırım. Gel gidelim bakalım, başdeve ne diyecekmiş? “
    “ Efendim, isterseniz gitmeyelim. Başdevenin amacı kavga çıkarmak. “
    “ Korkma canım, başdeve de kimmiş? Ben onu suya götürür, susuz getiririm. Başdeve kazdığı kuyuya düşecek.”


    Eşek önde, deve arkada hızlı hızlı yürüdüler. Bu sırada deve düşünüyordu. “ Vay be, eşeğe bak. Canavar kesildi. Kim bilir kim bu? Rakibi bir başdeve değil ki, başdevenin arkasında on sekiz tane deve var. Ama herhalde eşek boşa konuşmadı. Başdeveyi tuzağa düşürecekmiş? Plan hazır demek. Efeler gibi yürüyor. Ben böyle eşeğin yoluna baş koyarım.”
    Deve: “ Efendim, sonuna kadar yanınızdayım. Ölürüm de ayrılmam sizden. “
    Eşek: “ Sen cesur bir devesin. Doğruluktan ayrılma. Seni yardımcım yaptım. “
    Deve: “ Teşekkür ederim, efendim. Bu göreve layık olmaya çalışacağım.”
    Eşek başdevenin önüne gelince arka ayakları üstünde dikildi, ön ayaklarını beline dayadı, göğsünü şişirdi, kafasını yukarı kaldırdı, kaşlarını çattı:
    “ Evet, seninle konuşmak istiyorum, devecik. Kervandan ayrılıyorsun. Kervan, İsfahan’a gidiyor, sen Meşhet’e dönüyorsun.”
    Eşek öylesine sert konuşmuştu ki, başdeve şaşırdı. Hem eşek emir veriyordu. Başdeve kekeledi: “ Devecik mi?! Kim devecik? Meşhet’e niye döneyim? “


    Eşeğin korkusuzluğunu, başdevenin şaşkınlığını gören develer birer-ikişer eşeğin arkasında toplandılar. Bunda eşek olmadan İsfahan’a varamayacakları endişesi önemli olmuştu. Başdeveye kalsa o kervanı Hazar Denizi kıyılarına götürürdü. Yalnız kaldığını gören başdeve ses çıkaramadı. Daha sonra develer bir daha başdevenin sözlerine aldanmayacaklarını söyleyerek, onun da İsfahan’a gelmesini eşekten rica ettiler. Eşek, bu öneriyi kabul etti. Kervan, başka olay olmadan İsfahan’a vardı.


    SON



    Yazan: Serdar Yıldırım - 1992



    Arkadaşım Hayvanlar - "En Güzel Hayvan Masalları"
    Karatay Yayınları
    Bu kitapta bulunan benim yazdığım masallar şunlardır:
    Deve Kervanı
    Titrek Tavşan
    Gölgesiyle Yarışan Tay
    Bücür Zürafa
    Şampiyon Ördek
    Koşucu Penguen
    İyiliksever Leylek
    Yayın evleri beni fark ettiler. İnternetten bulup almışlar. Kitabın yayın yılı Temmuz 2009.
    7-Mart- 2013 tarihinde Bursa Kitap Merkezi'nde bulup aldım.

  6. #6
    Üyelik tarihi
    08.Ocak.2018
    Mesajlar
    7

    Cevap: Serdar Yıldırım Hikayeleri


    KANATLI KARINCA

    Yazan Ve Okuyan: Serdar Yıldırım


    https://youtu.be/RNAlauB0pno

Benzer Konular

  1. Tanzimat Dönemi Hikayeleri, Hikayecileri hakkında bilgi
    Konu Sahibi Kayıtsız Üye Forum Türk Dili ve Edebiyatı
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 28.Ocak.2018, 21:00
  2. Sivas Türküleri ve Hikayeleri
    Konu Sahibi Kayıtsız Üye Forum Soru-Cevap
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 13.Mart.2014, 17:21
  3. Aşık ve Meddah Hikayeleri
    Konu Sahibi ahbar Forum Türk Dili ve Edebiyatı Genel İçerik
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 17.Mayıs.2011, 07:06
  4. Meddah Hikayeleri
    Konu Sahibi ahbar Forum Türk Dili ve Edebiyatı Genel İçerik
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 16.Mayıs.2011, 13:36

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
  •