AHMET MUHİP DIRANAS'IN "SERENAD" ŞİİRİNİN ÇÖZÜMLEMESİ/ İNCELENMESİ
SERENAD

Yeşil pencerenden bir gül at bana,
Işıklarla dolsun kalbimin içi.
Geldim işte mevsim gibi kapma
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiy.

Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak,
Ben aşkımla bahar getirdim sana;
Tozlu yollarından geçtiğim uzak
İklimden şarkılar getirdim sana.

Şeffaf damlalarla titreyen, ağır
Koncanın altında bükülmüş her sak
Seninçin dallardan süzülen ıtır,
Seninçin karanfil, yasemin zambak...

Bir kuş sesi gelir dudaklarından;
Gözlerin, gönlümde açan nergisler.
Düşen öpüşlerdir dudaklarından
Mor akasyalarda ürperen seher.

Pencerenden bir gül attığın zaman
Işıkla dolacak kalbimin içi.
Geçiyorum mevsim gibi kapından
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiy.

Ahmet Muhip Dıranas



I. İçerik

Şiirin Adı Hakkında Kısa Bir Bilgi: Batı dillerinde geçen "serenat" kelimesinin anlamı, "Gece vakti sokakta sevgilinin penceresi altından verilen küçük konser"dir. Serenat, genelde bir müzik terimidir. Mesela Mozart'ın "Serenata notturna", Vaughan William'ın "Serenade to Music", Benjamin Britten'ın "Serenade" adlı eserleri örnek olarak gösterilebilir. Serenat, sevgiliye aşkı ilan etme biçimlerinden biridir. Aşk duygusunun belli bir atmosfer, mekân, zaman ve görüntü içinde sunuluş biçimidir. Bu da genellikle bir yaz akşamında mehtaplı bir gecede bahçesi ve duvarları güzel çiçeklerle, sarmaşıklarla süslü sevgilinin penceresinin önünde ona olan sevgi duygularını müzikal bir üslup içinde, romantik bir duyarlıkla dile getirmedir. Bunun biraz tiyatroya özgü bir yanı vardır.

Daha çok Ortaçağ'da, Batılı ülkelerin burjuva çevrelerinde ortaya çıkıp gelişmiş olan serenat, değişik türde edebî eserlere de yansımıştır. Tiyatro, şiir gibi edebî türlerde birçok serenat motifine rastlanmaktadır. Shakespeare'in Romeo ve Juliet adlı oyununda çok çarpıcı bir serenat sahnesi bulunmaktadır. Ayrıca Shelley'in "İndian Serenade" adlı metni de iyi bir örnektir.

Klasik Türk şiirinde sevgiliye hitap, sevgiliye aşk şarkıları söyleme geleneği Batılı serenattan oldukça farklıdır. Batılı serenatta âşık ile sevgili somut olarak muhatap olur, karşı karşıya gelirler. Klasik Türk şairi ise karşısında bulunan sevgiliye değil; gıyabî olarak görmediği, hatta somut kişiliği belirsiz olan hayalî sevgiliye hitap eder.

Türk halk şiirinde ise sevgililer, birbirlerine daha yakındır. Âşık, pınar başında, dere kenarında ya da köyün herhangi tenha bir yerinde görüp âşık olduğu somut sevgiliye aşk şiirleri söyler. Dolayısıyla Türk halk şiiri, Batılı serenat geleneğine biraz daha yakındır. Mesela Karacaoğlan'ın şiirlerinde bunun somut örneklerini görebiliriz.

Yeni Türk edebiyatında özellikle şiir türünde başlığı "Serenat" olan pek çok şiir yazılmıştır. Batı kültür ve edebiyatına özgü bir aşk sunumu görüntüsü ve ifade aracı olan serenat, Türk edebiyatına özellikle Cumhuriyet'ten sonra girmiştir ve pek çok şair, bu yaklaşımı içeren serenatlar yazmıştır. Türk şairi, serenatlarında Batı'ya özgü motif ve araçlara yer verdiği gibi bu türe geleneksel Türk kültür ve edebiyatından mazmun ve motiflere de yer vererek bu türü bir anlamda yerlileştirmeye ve millîleştirmeye çalışmıştır. Ayrıca bu kanalla oldukça özgün imge üretme başarısı göstermiştir. Genelde şiirin egemen izleklerinden biri aşktır. Serenat formu içinde aşk izleğinin sunumu belli bir görüntü ve ritüel içinde gerçekleştirildiğinden güzel ve derinlikli aşk duygularının ifadesinde kendisine başvurulan ifade yollarından biridir ve Türk şairi bu türde de oldukça başarılı örnekler vermiştir. (Yararlanılan kaynak: Alim Gür, "Türk Şiirinde Serenatlar", Türk Dili.)

1. Konu: Aşk.

2. Izlek: Bahar mevsiminin güzellikleriyle bütünleşmiş ve karşılıklı olarak paylaşılan romantik bir aşk duygusu, insana büyük bir mutluluk verir.

3. Düşünce: Şiir, barındırdığı düşünsel boyut itibarıyla doğacıl bir niteliğe sahip; ancak tamamen doğacıl değil. Aşk konusu, neredeyse tamamen denilecek ölçüde saf bir doğa (tabiat) ve onun değişik unsurlarıyla bütünleştirilerek iç içe veriliyor. Ancak tabiî ve kırsal değerlerin medenî ve kentsel değerlere karşı tercih edilmesi söz konusu değil. Öte yandan bu metin, mistik bir şiirdir. Şair, bu şiirinde karşımıza beşerî aşk mistiği olarak çıkıyor. Şair, âdeta sevgilisinde fani olmuş durumda. Kendi varlığını onun varlığında eritiyor. "Gözlerin, gönlümde açan nergisler" mısraı, şairin sevgili mistiği oluşunu kuvvetle vurguluyor.

4. Olay: Şiir, manzum hikâye değil, saf şiirdir. Şiirin yüzey yapısında değinilen ya da teğet geçilen kullanmalık olay unsuru şöyledir: Şair, bahar mevsiminde bir yaz akşamında sevgilisinin evinin bahçesinde, penceresinin altında sabaha kadar beklemiş; ona olan aşk duygularını ifade etmiş ve ondan aşkına karşılık beklemiştir. Bu olay, muhtemelen gerçekte olmamıştır. Sadece şair, hayalinde böyle bir olay kurgulamıştır. Çünkü böyle bir sahne bizde yoktur, Batıdan alınmadır. Şair, Ortaçağ Avrupa'sının aristokrat sınıfının serenat kültüründen esinlenerek böyle bir şiir kurgulamıştır.

5. Varlık: Şair, bu metninde en çok tabiat varlıklarına yer vermiş; onlara da sezgici/idealist düşünce açısından yaklaşmıştır. Mesela "yeşil pencere", kendi özgül anlamıyla değil, şairin duygu, düşünce ve heyecanlarına göre anlam kazanmaktadır. Şair, sevgilinin mekânını önceden bir mutluluk ortamı olarak algılıyor ve bu algısı o nesnenin tanımlanmasında belirleyici oluyor. Yine aynı şekilde "gül" nesnesi de şairin sevgilisinden aşkına gelecek karşılığa bir araç olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Yani belirleyici olan, şairin isteği; buna göre belirlenen de güldür.

6. Duygu: Şiirde iyimser/yumuşak duygulardan yaşama sevincinin kuvvetle vurgulandığını görüyoruz. Şair, içinde bulunduğu anın, sevgilisiyle birlikte oluşun, ondan aşkına karşılık görüşün mutluluğunu, sevincini yaşamaktadır. Ayrıca sevgiliye aşırı duygusal bağlanımı ifade eden romantik aşk duygusu kuvvetli bir şekilde terennüm edilmektedir.

7. Görüntü:

a. Nesnel Görüntü: Şiirde tamamen olmasa da bir ölçüde nesnel görüntü sunulmaktadır. Sevgilinin penceresinden âşığına gül atması, âşığın sevgilinin kapısına gelmesi, goncanın çiy damlaları altında bükülü durması gibi görüntüler nesneldir.

b. Öznel Görüntü: Şiir, çoğu itibariyle hayalî bağlamda öznel görüntülerle dolu. Şairin kalbinin içinin ışıklarla dolması, mevsim gibi sevgilinin kapısına gelmesi, sevgilinin gül gibi yaprak yaprak açılması, âşığın sevgilisine aşkıyla bahar getirmesi, çiçeklerin kokularını sevgili için salması, sevgilinin gözlerinin âşığın gönlünde nergis gibi açması, seher rüzgârının mor akasyalarda esişinin sevgilinin dudaklarından düşen öpüşler olarak algılanması gibi görüntüler, hep hayalî görüntülerdir. Bunlar fotoğrafı çekilemeyen ve resmi yapılamayan; ancak tahayyül edilebilen görüntülerdir.

c. Hareketli Görüntü: Şiirde hareketli görüntü yok.

d. Soyut Görüntü Unsurları Simge ve İmgeler Evreni:

"Yeşil pencerenden bir gül at bana": Burada âşığın sevgilisinden aşkına karşılık beklentisi söz konusudur: "yeşil pencere" simgesi, tevriye sanatından yararlanılarak somut şekilde yeşil çerçeveli pencereyi veya yeşil sarmaşık dallarıyla sarılmış pencereyi karşılarken; asıl olarak sevgilinin mutlulukla, güzelliklerle, aşkla dolu mekânını simgelemektedir. "Gül atmak" ifadesinde de yine tevriyeli olarak hem sevgilinin âşığına gül çiçeğini koparıp atması hem gülmesi, gülücük atması ifade edilirken; esas olarak sevgilinin âşığının aşkına olumlu anlamda karşılık vermesi anlamı kastedilmektedir. Bu mısraya yayılan imge, bir bütün olarak şöyle açımlanabilir: Ey sevgili, mutluluk, güzellik, hoşluklarla dolu olan mekânından, ortamından gülerek, gül atarak benim aşkıma karşılık ver.

"Işıklarla dolsun kalbimin içi": Aşkına karşılık bulma beklentisi içinde olan âşığın büyük bir mutluluğa erişmesi.

"Geldim işte mevsim gibi kapına": Burada "mevsim", mecaz-ı mürsel sanatıyla bahar mevsimini simgeler. Şair, bahar mevsimini güzellik, heyecan, tazelik, mutluluk gibi çağrışım alanlarıyla özdeşleştirmektedir. "Bahar mevsiminin gelişi gibi senin kapına geldim, yani sana taze bir heyecanla, coşkuyla, yeşillikler, güzellikler, mutluluklarla geldim" diyor.

"Gözlerimde bulut, saçlarımda civ": Aşığın gözlerinde bulut" olması imgesi, iki anlamdadır: Hem bahar mevsiminde sabaha kadar sevgilinin bahçesinde beklemekten dolayı gözlerinde oluşan yaşlanma hâli, hem de sevgilisine olan hasretli bekleyişten sonraki kavuşma anının verdiği heyecanla karışık ağlamaklı hâli ifade eder. "Aşığın saçlarında çiy olması" imgesi ise âşığın bahar mevsiminde akşamdan sabaha kadar sevgilinin bahçesinde, kapısında bekleme hâlini ifade eder. Zira bu mevsimde sabaha karşı otlarda ve diğer bazı nesnelerde çiy tanesi oluşur.

"Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak": Burada istiare sanatıyla sevgili, "gül"e benzetiliyor. Sevgilinin yaprak yaprak açan bir gül olarak algılanması ise onun gittikçe, yavaş yavaş güzelleşmesi, âşığına açıldıkça, ona göründükçe, onunla birlikte olduğu süre içinde yavaş yavaş açılıp güzelleşmesi hâlini ifade eder. Divan şiirinde, tasavvufta gül, kesret ve mecazî sevgiliyi temsil eder. Gül, yapraklarının çokluğu cihetiyle kesret yani bütün mahlûkattır, masivadır, sevgilinin timsalidir. Bu şiir de beşerî bir aşkı terennüm eden bir metindir. Dolayısıyla buradaki gül, beşerî sevgiliyi temsil eder.

"Ben aşkımla bahar getirdim sana": "Bahar" simgesi, taze bir heyecanı, yeniliği, coşkuyu temsil eder. Şair, sevgilisine olan aşkını bahara benzetmekle baharın temsil ettiği, çağrıştırdığı bütün güzellikleri ifade etmektedir.

"Tozlu yollarından geçtiğim uzak / İklimden şarkılar getirdim sana": "Tozlu yollar" simgesinin karşılığı: Aşığın sevgilisine kavuşmak, onu elde etmek için çekmiş olduğu bütün sıkıntıları, zorlukları, geçirdiği mücadele aşamalarını ifade etmektedir. Bu durumda bu iki mısraya yayılan imge şöyle ifade edilebilir: Şair, sevgilisi için çok büyük zahmetler çekmiş, ona ulaşmak için zorlu mücadelelerden geçmiş, sonunda mutlu sona kavuşmuş ve sevgilisine şarkı kelimesinin çağrıştırdığı mutlu aşk duygusunu getirmiştir.

"Şeffaf damlalarla titreyen, ağır / Koncanın altında bükülmüş her sak": Gülün açılmamış şekli olan konca (gonca), bahar mevsiminde sabaha kadar üzerinde oluşan çiy taneleriyle ağırlaşır ve bağlı olduğu dalın (sak) bükülmesine sebep olur.

"Seninçin dallardan süzülen ıtır. / Seninçin karanfil, yasemin zambak": Tabiattaki bütün güzelliklerin sevgili için olması. Bahar mevsiminde ağaçların, çiçeklerin, otların dallarının arasından sabah vakti esen tatlı, hafif sabâ rüzgârının esmesiyle güzel kokular yayılır. Bütün bunlar, karanfil, yasemin, zambak kokuları; hepsi sevgili içindir sanki. Burada hüsn-i ta'lil sanatı vardır. Bahar mevsiminde zaten tabii olan çiçeklerin koku saçması hadisesi, güzel ve hoş bir yorumla sanki sevgilinin şerefine, onun için ortaya çıkıyorlar gibi algılanmakta ve öyle yorumlanmaktadır.

"Bir kus sesi gelir dudaklarından": İstiare sanatıyla sevgilinin sesi kuş sesine benzetilmektedir. Sevgilinin konuşması, çıkardığı sesler, kuş sesi gibi güzel, hoş, ahenkli gelmektedir. Şairin, sevgilisinin sesini, kuşların insanın gönlüne hoşluk veren cıvıltılarına benzetmesi, duygularını tabiata yüklemesi hâlini pekiştiriyor. Dolayısıyla romantik duyuş tarzının bir örneği de budur.

"Gözlerin, gönlümde açan nergisler": Sevgilinin gözlerinin âşığının gönlünde nergisler gibi açması imgesinin mitolojiyle ilgili bir arka planı var.

Edebiyat tarihi ve sözlük gibi kaynaklardaki bu mitolojik bilgi şöyledir: Yunancada "narkisos", Arapçada "nercis", Farsçada "nerkis" olarak ifade edilen nergisin efsanevî hikâyesi şöyle: Eski Yunan mitolojisinde bir periyle bir nehrin ırmaklar tanrısı Kephisos'un oğlu olan Narsis (Narkisos) adlı delikanlı, çok güzel olduğundan bütün periler ve kızlar, ona âşıktır. Fakat genç, aşktan anlamaz, sevgi nedir bilmez. Kızlar, onun uğruna ölürler. Echo adlı bir peri de buna âşık olmuş; ancak karşılık görmemiş ve bu yüzden ölmüş, yalnız sesi kalmıştır. Nihayet delikanlıyı tanrılara şikâyet ederler.

Tanrıların verdikleri ceza söyle uygulanır: Narsis susar. O civardaki kaynağa su içmeye gider. Bir gün bir nehir kıyısından geçerken suda kendi aksini görüp ona âşık olur. Aksini başka biri sanarak kucaklamak isterken suya düşer ve boğulur. Cesedi çürür ve ondan göze benzer bir çiçek biter. Bir tek gözden ibaret olan bu çiçek, ebedî olarak güzellere hayran hayran bakıp duracaktır. Bu hikâye yüzünden Doğu edebiyatında nergis, daima göze benzetilir. Nergis, Türk şiirinde görünüş itibariyle açık duran, bakan bir göze benzetilir. Güya böyle oluşuna sihir yapan sevgilinin gözleri sebep olmuş gibi gösterildiği için nergis, uykusuz kalmış gibi düşünülür.

"Düsen öpüşlerdir dudaklarından / Mor akasyalarda ürperen seher": Bahar mevsiminde sabahleyin güneşin doğma vaktinde akasyaların dalları arasından süzülen güneş ışıkları, mor bir renge bürünür. Bahar mevsiminde sabah vakti, tatlı bir saba rüzgârı estiği için seherin akasya dallarında ürperdiği şeklinde bir algılama ortaya çıkar. Bu durum, sevgilinin dudaklarından düşen öpüşlere benzetilerek çok yeni, farklı ve özgün bir imge üretilmiş oluyor.

İlk örnek: Şiirde ilkörnek olarak Shakespeare'in Romeo ve Jüliet oyunundaki Romeo ve Jüliet figürleri alınmış. Metinde söz konusu edilen romantik aşkın algılanışında, sunuluşunda, sahne ve dekorun oluşturulmasında Shakespeare'in oyunu önemli ölçüde kaynaklık etmiş.

Metinlerarası İlişkiler: Şiirde Shakespeare'in Romeo ve Jüliet oyunu ve öteki Ortaçağ Avrupa'sı serenat edebiyatı ve kültürü içselleştirilerek, telmihte bulunularak kullanılıyor. Ayrıca nergis, gül gibi motiflerin işlenişinde divan şiirinden esinlenilmiş. Öte yandan divan şiirinde çokça geçen "kûy-ı yâr" mazmununa da dolaylı olarak göndermeler var. "Kûy-i yâr" köy, mahalle, sokak, şehir, ev, köşk, saray neresi olursa olsun sevgilinin bulunduğu yer demektir. Âşıklar sevgiliye yaklaşa-maz, kûy'unun çevresinde dolaşırlar. Burada da divan şairine bezer şekilde Ahmet Muhip Dıranas, kûy-ı yâr'da dolaşmaktadır.

II. Şekil

Nazım Şekli: Şiir, mısralarm kümelenişi bakımından dörtlüklerle kurulmuş bir nazım şekline sahiptir. Kafiye sistemi bakımından ise çapraz kafiyedir. Cumhuriyet dönemi şairlerinde Türk halk edebiyatı etkisi, hem dilde, hem vezinde, hem nazım şeklinde ve başka özelliklerde kendisini hissettirir. Ahmet Muhip de Türk halk edebiyatından önemli ölçüde etkilenmiştir.

III. Dil ve Üslup

Dil: Şiirde dil sapmaları görülmüyor. Sadece "gonca" kelimesi "konca" şeklinde yazılmış. Türkçe imlada "konca" kullanımı yok. Yabancı kelimelere de olabildiğince yer verilmemiş. Konuşma dili unsurlarıyla örülmüş, sade, saf, canlı bir Türkçe kullanılmış.

Üslup: Şiir, romantik bir duyarlığı terennüm ettiği için bütünüyle lirik bir üslupla yazılmış. Soyutlama, tasvirî ve yalın üslubu görmek de mümkün.

IV. Ahenk

Ses Tekrarları: Şair, şiirini ahenkli kılabilmek için ses tekrarlarından en çok kafiyelere ağırlık veriyor. Yarım kafiye: "bana-kapına", tam kafiyeler: "yaprak-uzak", "bahar-şarkılar", "ağır-ıtır", "sak-zambak", "gelir-öpüşlerdir", "nergisler-seher", "zaman-kapından", zengin kafiye: "içi-çiy" (burada kulak kafiyesi var.)

Kelime Tekrarları: Şair, kelime tekrarlarından yararlanarak da ahenk oluşturma yoluna gitmiş. Redif olan kelimeler: "getirdim sana", "dudaklarından"; mısra bası kelime tekrarları: "Seninçin", ikilemeler: "yaprak yaprak". Ayrıca ilk bentle son bent, bazı değişikliklerle birbirinin tekrarı gibidir. Bu da şiire ayrı bir ahenk katmaktadır.

Vezin: Şiir, 6+5 duraklı, 11'li hece ölçüsüyle yazılmıştır.

Kaynak: Prof.Dr. Nurullah ÇETİN, Yeni Türk Edebiyatına Giriş