Fıkra Yazısı, Fıkra Yazı Metin Türü Örneği



ERGUVANLAR

Nisan başlarında kış içinde bıraktığım, İstanbul’a mayıs başlarında döndüğümde, bahar karşıladı beni.

Ne zaman bahar gelse, başımda kavak yelleri eser; esmeli de. Eğer bahar geldiğinde, aklınızdan çılgınca şeyler geçmiyor, alıp başınızı yeşilliklere, çiçeklere gitme duygunuz uyanmıyor, Sait Faik misali doğa âşığı tanımadığınız eski dostları anımsamıyorsanız, vay halinize! O zaman bilin ki, kaç yaşında olursanız olun, hangi makamda bulunursanız bulunun, hapı yutmuşsunuz demektir.

İstanbullular İçin bahar bir anlamda erguvan ağaçlandır. Gerçekten de, doğanın uyanışının o bin bir rengi arasında erguvan ağaçlannın o canım çiçeklerinin apayn bir yeri vardır.

Erguvan çiçeğinin rengi nedir derseniz, onu tanımlamak çok güç, hatta olanaksızdır. Zaten hangi renk tanımlanabilir ki? Yeşili yine yeşile başvurmadan, kırmızıyı yine onun yardımı olmadan, anlatamazsınız ki... Sözün kısası renkler tanımlanamaz, tanımlanabilen ancak tonlardır. O yüzdendir ki, eskiler o renge ağacın ve çiçeğinin adını vermişlerdir: “Erguva-ni”

İstanbul bir süredir yeşil ile erguvaninin birbirine karıştığı bir renk cümbüşü içinde.

Bir haftadır ne zaman sokağa çıksam, gözüm erguvanlara takılıyor. Onları görebilmek için yolumu uzatmak pahasına da olsa, değiştiriyorum.


Bir de bakıyorum ki, her zaman önünden geçtiğim, bir evin bahçesinde, kış yaz fark etmediğim bir ağaç, o güzelim çiçekleriyle “hişşşt bana bak” diye fısıldıyor. Bir köşeyi dönüyorsunuz birden bir erguvan dikiliyor önünüze, tıpkı mucizevi bir müjde gibi.

Ne garip! Meğer İstanbul'da ne kadar çok erguvan ağacı varmış, bahar gelmese önlerinden farkına varmadan geçip gideceğiz.

Hele hele boğaz’dan geçerseniz, iki yakadaki erguvan meşheri başınızı döndürebilir.

Haspa erguvanlar, alt dallarından başlayarak yapraklanırken, size bir mucize daha sunuyorlar, yapraklarını kimi zaman çimene, kimi zaman toprağa, kimi zaman da asfaltın üstüne öylesine bir maharetle döküyorlar ki, siz onları dökülmüş çiçek yaprakları olarak değil de, sanki yukarıdaki çiçeklerin renkli gölgeleri gibi algılıyorsunuz.

İstanbul’da doğanın bir armağınıdır bizlere bu erguvanlar. Ev kimin, bahçe kimin, koru kimin olursa olsun, bütün o çiçeklerin seyri sizindir. Sanki onları oraya salt sizler seyredesiniz diye dikmişlerdir.

Bu armağandan ben de nasibimi alıyor, elimden geldiğince doya doya erguvanları seyrediyorum.

Tavsiye ederim siz de öyle yapın!

Yaşadığınız yörede erguvan yoksa ne gâm!

Bu mevsimde doğanın size sunacağı başka muzip bir armağını vardır mutlaka, belki sizin oraların erguvanları papatya, menekşe, gelincik olup açmışlardır; onları seyredin!

Sakın, “Bunca enflasyon, bunca bunalım, bunca yoksulluk, bunca kokuşmuşluk, bunca hırsızlık, bunca densizlik, bunca baskı varken sırası mı şimdi erguvanları seyretmenin?” demeyin.

Yaşam, yalnız o sorunlar, o yolsuzluklar ve aksaklıklar değil biraz da erguvanlar, bu güzelliklerdir ve de onun için her zaman güzeldir. Eğer onlara bakmak için, sorunların çözümlenmesini, güçlüklerin yenilmesini, zorlukların aşılmasını beklerseniz, belki de bütün bir ömrü boşa geçirir ve hiç bakamadan, hiç fark edemeden erguvanları göçer gidersiniz bu dünyadan.

Onun için derim ki, bakın çevrenize, erguvanlara, papatyalara gelinciklere, uyanan doğanın bin bir çiçeğine.

Şimdi sırasıdır bunun. Şimdi... Evet şimdi!

(Ali SİRMEN, Milliyet, 1996)