Konu Kapatılmıştır
Toplam 3 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 3 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    atecher Misafir

    Fabl Örnekleri

    Fabl Örnekleri, Türk ve dünya edebiyatından fabl örnekleri

    Konu: Farklı edebiyatlardan fabl örnekleri ve bunların arasındaki benzerlik ve farklılıkları. bilgisi olan yardımcı olursa sevinirim
    .

  2. #2
    Üyelik tarihi
    19.Mart.2011
    Mesajlar
    358
    Hangi dilde yazılırsa yazılsın (İngiliz, Fransız, İtalyan, Çin, Japon vs..) fablların yapı özellikleri değişmez.

    Fablın Yapısı

    Fabllar; serim, düğüm, çözüm ve öğüt bölümlerinden oluşur:


    1. Serim: Kişiler kısaca tanıtılır, olayın geçtiği çevre belirtilir, olay başlatılır.
    2. Düğüm: Çatışma ortaya konur ve olay düğümlenir. Olayın ayrıntılarına girilir. Merak duygusu yoğunluk
    3. kazanır.
    4. Çözüm: Düğüm çözülür, çatışma sona erer. Olay genellikle beklenmedik bir sonuca bağlanır.
    5. Öğüt: Olayla ilgili ana fikir öğüt biçiminde verilir. Bu öğüt daha çok bir atasözü ile ortaya konur.


    Ayrıca bakınız: Fabl ve özellikleri


    Fabl Örnekleri

    İKİ PAPAĞAN, KRAL VE OĞLU


    Biri baba, biri oğlu iki papağan Kral sofrasından geçiniyorlarmış. İki yarıtanrı, onlar da baba oğul bu papağanlarsız edemiyorlarmış. Dördü de yaşlarına başlarına göre Candan bağlıymışlar birbirine Dki baba canciğermiş; Uçarı yürekli iki oğul da bağdaşıyorlarmış nasılsa. Sofrada, okulda bir prensle olmak Ne şeref bir genç papağan için. Prens, zalim bir cilvesiyle kaderin, Başka kuşları da seviyormuş: Bir serçe, çapkın mı çapkın, Çevrenin en sevdalısı, Bağlamış kendine genç prensi. İki rakip kuş oynaşırken bir gün Bütün delikanlılar gibi Kavgaya çevirmişler oyunu. Serçe, boyuna bakmadan, Öyle gagalar yemiş papağandan, Sürtmüş kanadı yere can çekişir gibi, Kurtulmaz sanmışlar aldığı yaradan. Prens kızıp öldürmüş papağanı.

    Haberi yetiştirmişler babasına; zavallı ihtiyar ciyak ciyak bağırmış; ama ne kadar yolunsa, yırtınsa boşuna:
    Konuşkan yavrusu gitmiş öbür dünyaya,
    Konuşmaz olmuş daha doğrusu;
    Öyle olunca da bir kızmış ki babası
    Saldırmış kralın oğluna,
    Oymuş iki gözünü birden
    Ve kaçmış bir çamın tepesine saklanmış.
    Orda, tanrıların kucağında,
    Tadını çıkarıyormuş aldığı öcün,
    Güvenlik içinde, kimseden korkmaksızın.

    Kralın ta kendisi gitmiş çağırmış onu:
    - Gel dostum, demiş ağlamak neye yarar? Kin, öç, yas, bitsin artık bunlar. Duyduğun acı ne kadar büyük de olsa Haksızlığın bizden yana olduğunu Söylemek zorundayım sana.
    Oğlum sebeb oldu bütün bunlara. Oğlum mu dedim? Hayır, kaderin işi bu: Çoktan yazmış ki alınlarımıza, Ölecek birimizden birinin çocuğu, Bu yüzden de öteki kör olacak. Ne olur gelsen de kafesine, Dki baba birbirimizi avutsak? Papağan demiş ki efendisine:
    - Sayın kralım, nasıl güvenebilirim sana, Bu benim yaptığımı yaptıktan sonra? Kaderden söz ediyorsun;
    Beni kandıracağını mı sanıyorsun
    Senin inançlarına sığmaz uydurmalarla?
    Ama ister Tanrı yürütsün ister kader
    Bu dünyanın işlerini,
    Benim alnıma yazılmış olan da şu ki,
    Bu çamın tepesinde
    Ya da karanlık bir ormanın köşesinde
    Bitireceğim son günlerimi,
    Gözleri görmez olmuş oğlundan uzaklarda.
    Onu gördükçe kızacaksın elbet bana.
    Bilmez miyim, kral lokmasıdır öç almak,
    Tanrılar öç alır da krallar almaz mı?

    Onanmıyor değilim şu anda,
    Sana ettiğim kötülüğü
    Ama çok daha güvenli geliyor bana
    Senin elinden, gözünden uzak olmak.
    Canım kralım, git, uğraşma boşuna;
    Bana haram artık seninle yaşamak.
    Hem ayrılık azaltır öfkeyi, kini
    Sevdanın da merhemi olduğu gibi.


    SALYANGOZ ve EVİ

    Salyangozları bilir misiniz? Onlar da tıpkı kaplumbağalar gibi evlerini sırtlarında taşırlar. Bir zamanlar,evini sırtında taşımaktan hoşlanmayan sevimsiz bir salyangoz yaşarmış.Üstelik evinin rengi de hiç hoşuna gitmezmiş.

    Bizim salyangoz,kelebek ve uğurböceğini çok severmiş.Arada bir onlarla dertleşir,sırtında taşıdığı evi onlara şikayet edermiş."Ah keşke!" dermiş."Evimi sırtımda taşımak zorunda olmasaydım.Hadi taşıyorum,bari sizin ki gibi bol desenli ve renkli olsaydı."
    Kelebek ve uğurböceği bir gün salyangoza;"Sevgili arkadaşımız!" demişler."Hani evim renkli olsun diyorsun ya,biz çaresini bulduk.Ressam olan bir tırtıl var.Seni ona götürürsek eğer, evini rengarenk boyar."

    Salyangoz buna çok sevinmiş."Ne duruyoruz!Hemen gidelim."demiş.Böylece düşmüşler yola. Tırtılın kapısını çalmışlar.Gelen misafirleri dinleyen tırtıl, boyalarını ve fırçasını alıp çalışmaya başlamış.Sonunda salyangozun evine çok güzel desenler çizmiş.Salyangoz yeni görüntüsünü beğenmiş beğenmesine ama yine de evinin sırtında olması onu çok üzüyormuş.

    Dönüş yolculuğunda üç arkadaş şiddetli bir yağmura yakalanmış.Kelebek ve uğurböceği öyle ıslanmışlar ki,sele kapılmaktan zor kurtulmuşlar. Oysa salyangoz hemencecik evinin içine girmiş. Yağmur dinip de evinden dışarı çıkınca,arkadaşlarının perişan halini görüp üzülmüş.Sonra da kendi kendine şöyle düşünmüş:"İyi ki saklanabileceğim bir evim var.Rengi olmasa da,Rengi olmasa da beni yağmurdan koruyor ya."
    Sevimli salyangoz bu olaydan sonra bir daha hiç üzülmemiş.


    KÖLE ve ASLAN

    Vaktiyle bir köle kaçıp ormana sığınmış.Etrafta gezinirken,iniltiler içinde ızdırap çeken bir aslan görmüş.önce korkup kaçmaya yeltenmiş.Fakat aslanın yerinden hiç kıpırdamadığını,yalvaran gözlerle kendisine baktığını görüp durmuş.Aslan kanayan pençesini uzatıyormuş ona.Köle dikkatlice bakınca, aslanın pençesine büyük bir dikenin saplandığını görmüş.Dikeni çıkarıp yarayı temizleyen köle,gömleğinden kopardığı bezle de iyice sarmış.

    Rahatlayan aslan ayağa kalkıp kölenin ellerini yalamaya başlamış.Sonra da önüne düşüp yaşadığı inine götürmüş.Her gün yakaladığı avları ine taşıyıp,köleye yardım ediyormuş.

    Bu beraberlikleri uzun sürmemiş.Ormana gelen avcılar ikisini de yakalamışlar.Ayrı kafeslere kapatıp günlerce aç bırakmışlar onları.
    Kralın da hazır bulunduğu bir gün kafesin ağzı açılmış.Aslanın köleyi nasıl parçalayacağını herkes merakla bekliyormuş.Büyük bir iştahla saldıran aslan,kölenin yanına gelince onu tanımış.Önünde bir köpek sadakatiyle durup ellerini yalamaya başlamış.
    Kral bu duruma çok şaşırmış.Köleyi yanına çağırıp bütün hikayeyi dilemiş ondan.Anlatılanlardan çok etkilenen kral,kölenin affedilmesini,aslanın da ormana salıverilmesini emretmiş.


    TİLKİ İLE KEDİ

    Tilki ile kedi sohbet ediyorlarmış.Tilki durmadan ne kadar hilekar ve kurnaz olduğunu anlatıyormuş.Söylediğine göre düşmanları onu alt edemezmiş çünkü onlardan kurtulacak bir sürü oyun ve hile bilirmiş.

    Kedi biraz da utanarak;"Ben fazla oyun bilmem ki!" demiş."Düşmanlarımın elinden kurtulmak için bir tek yol bilirim,o da kaçmaktır."
    Tilki;"Kedi kardeş!" demiş,"Ben her tehlike karşısında başımın çaresine bakabilirim ama senin durumuna üzülüyorum.Korkarım bir gün düşmanların seni çabuk alt edecek."

    Az sonra bir sürü tazının bağrışmalarını duymuşlar.Bir avcı topluluğuna ait olan bu köpekler,bütün hızlarıyla kendilerine doğru koşuyormuş.Kedi hemen,yanındaki bir ağacın dallarına sıçrayarak en üstteki bir yaprak kümesinin içine saklanmış.

    Tilki ise;"Acaba şu hileyi mi yapsam,yoksa bu hileyi mi?" diye düşünmeye başlamış.Çünkü o kadar çok hile biliyormuş ki,hangisini uygulamasının daha doğru olacağına karar veremiyormuş.Tam birisini uygulayacakmış ki,tazılar etrafını çevirip tilkinin işini bitirivermişler.

    Bütün olanları yukarıdan seyreden kedi,çok hile bilmediğine şükretmiş.


    ZALİM ASLAN

    Vaktiyle ormanın birinde,canavar mı canavar bir aslan varmış.Çok kan döker,canını yakmadık tek bir hayvan bile bırakmazmış.O yaşadığı sürece,hiçbir hayvan rahat yüzü görmemiş.Bütün hayvanlar ondan nefret eder,ölümünü beklermiş.


    Bu zalim aslan sonunda yaşlanmış.Gücü kuvveti kalmamış.Ağzındaki dişler de dökülünce herkesin maskarası olmuş.Hiçbir hayvan ona yardım etmiyor ve onunla konuşmuyormuş.Hayvanlar bir gün oturup karar almışlar;"Gelin hep beraber,bize bunca kötülük eden bu zalim aslanı iyice bir dövelim. Yaptıklarının cezasını,az da olsa gömüş olsun böylece."

    Sonunda bütün hayvanlar aslana saldırmış.iyice bir dövmüşler onu.Birisi boynuz vuruyor,diğeri çifte atıyor,bir başkası ısırıyormuş.Böylece;yaman bir öç almışlar aslandan.


    KURT İLE KÖPEK

    Bir köpek ormanda gezerken kurtla karşılaşmış.Hasta ve çok zayıflamış olan kurt,ayakta zor durabiliyormuş.Köpek kurdun bu haline çok üzülmüş."Ne kadar kötü görünüyorsun böyle kurt kardeş?"demiş."Herkes bizi düşman bilse de,biz uzaktan akrabayız.Doğrusu sana yardım etmek isterim."

    "Hiç sorma." demiş kurt."Ağır bir hastalığa yakalandığım için uzun süre avlanamadım.Şimdi iyileştim ama bir av yakalayacak kadar gücüm kalmadı artık.Ben de böyle aç susuz dolaşıyorum artık."

    "Sen hiç üzülme."demiş köpek."Ben sana yardım edeceğim.Bu akşam sahibimin düğünü var. Akşam olunca köyün dışındaki çalılıklara gel.Ben sana düğün yemeklerinin artıklarını taşırım."

    Birkaç gün boyunca köpek tarafından beslenen kurt,sonunda kendini toparlayıp eski kuvvetine kavuşmuş.Teşekkür edip vedalaştıktan sonra da ormana gitmiş.
    Aradan yıllar geçmiş.Köpek iyice yaşlanınca sahibi onu dışarı atmış.Ormanda aylak aylak gezen köpek,eski dostu kurtla karşılaşmış."Hayrola?" demiş kurt."Çok perişan görünüyorsun."

    Köpek içini çekip;"Yaşlandım artık!" demiş."Sahibimin işine yaramadığım için beni kovdu."
    Kurt;"biz eski dost değil miyiz?" demiş."Şimdi yardım etme sırası bende.Hatırlasana,benim hayatımı nasıl kurtarmıştın?Hemen bir plan yapmalıyız.Tamam buldum!Senin sahibinin küçük bir çocuğu vardı değil mi?Şimdi ben gidip onu kaçıracağım,sen de geri götüreceksin.Böylece sahibin seni el üstünde tutacak."

    Bu sözleri söyleyen kurt,kaşla göz arasında gidip,çocuğu ormana getirmiş.Köydeki herkes silahlanıp ormana koşmuş ancak daha ormana girmeden,yaşlı ve işe yaramaz diye evden kovdukları köpeğin çocuğu geri getirdiğini görmüşler.

    Bu olaydan sonra yaşlı köpeğin itibarı öyle artmış ki,insanlar onun kahramanlığını yüzlerce yıl çocuklarına anlatmışlar.

    Kurtla köpek arasındaki bu danışıklı dövüşü hiç kimse anlayamamış.
    niz,kaplumbağa neredeyse yarışı bitirmek üzereymiş.Hemen fırlamış,rüzgar gibi koşmaya başlamış.Ama ne çare,kaplumbağaya yetişememiş.

    Böylece tavşan yarışı kaybetmiş.Aldırış etmemenin cezasını çekmiş.Kaplumbağa ise düzgün adımlarla,durmadan yürüdüğü için yarışı kazanmış.


    ŞAHİN İLE HOROZ

    Şahin, tatlı bir daire çizerek süzüldü, yüzyıllık çınar ağacının dalına kondu. Gerçi kendisini hafif hafif esen rüzgarın kollarına bırakmıştı ama; yine de yorulmuştu inerken. Bir süre konduğu dalda soluklandı, üzerindeki tozları silkeledi ve "Biraz kestireyim." diyerek iyice yayıldı.
    Tam bu sırada bir ses duydu. Horozun biri bağırtıyla kaçıyordu. Çınarın altına geldiğinde soluk soluğa kalmıştı. Dönüp arkasına baktı, kimsenin gelmediğini görünce rahatladı.
    Horozun kaçışını izlemiş olan şahin:
    - Hah hah hah hah, diye gülmüştü.
    Horoz, "O da kim?" diye çevresine bakınırken, şahin yukarıdan seslendi:
    - Benim, dostum, ben, şahin, başını yukarı kaldır.
    Horoz, sesin geldiği yöne kaldırdı başını, şahini gördü.
    Şahin hâlâ gülüyordu:
    - Ne oldu, kimden kaçıyordun öyle?
    - Tabii gülersin, dedi horoz, sana göre bir şey yok.
    - Kim kovalıyordu seni?
    Horoz:
    - Sahibim, dedi, kim olacak, ilerideki çiftlikte yaşıyorum.
    - Size şaşıyorum, dedi şahin, sahipleriniz, henüz yumurtadan yeni çıkmış bir yavruyken özenle besleyip büyütüyorlar, sizler için güzel evcikler yapıyorlar, kümeslerde bir eliniz darıda bir eliniz arpada yaşayıp gidiyorsunuz, yine de size yaranamıyorlar"¦ Yahu, kendisine bu kadar yararı dokunan insanlardan kaçılır mı?
    Horoz, şahinin küçümseyici sözlerini dinledikten sonra:
    - Sen, dedi, bir şahini tavada kızarırken veya şişe geçmiş közde pişerken gördün mü hiç?
    - Yook, dedi şahin laubali bir tutumla, ne olacak?
    - Ben, dedi horoz; çok horozlar, tavuklar gördüm sahibim pişirirken, ona nasıl güvenebilirim?

    Beydeba, Kelile ve Dimne


    ASLAN İLE FARE

    Herkese saygı göstermeli elden geldikçe.
    Umulmadık kimselerden fayda görür insan.
    İşte bu, gerçeği anlatan bir hikaye,
    Daha nice bin hikaye arasından.
    Pençesi dibinde bir arslanın,
    Dalgınlıkla bir fare çıkıverdi.
    Bu fırsatı kullanmadı sultanı ormanın,
    Fareye dokunmayıp bir büyüklük gösterdi.
    Bu iyiliği boşa gitti sanmayın;
    Kimin aklına gelir ki bir an,
    Fareye işi düşer arslanın?
    Ama o da bir gün dışarı çıktı ormandan;
    Gitti tutuldu bir ağa.
    Ne çırpınma, ne kükreme Kâr etmez tuzağa.
    Bay fare koştu; dişiyle arslanın ağını,
    Öyle bir kemirdi ki ağ söküldü nihayet.
    Sabırla zamanın yaptığını;
    Ne kuvvet yapabilir, ne şiddet.
    "İyilik eden iyilik bulur."
    "Hizmet et benim için, hizmet edeyim senin için."
    "İyilik iki baştan olur."

    Jean de La Fontaine ( Çev.: O. Veli Kanık )

    ASLANLA FARE


    Herkes herkese yardım etmeli,
    Ben büyük, o küçük dememeli.
    İki masalım var bunun üstüne,
    Başka da bulurum isteyene.


    Aslan toprakla oynuyormuş bir gün;
    Bir de bakmış pençesinde bir fare.
    Aslan, aslan yürekliymiş o gün,
    Kıymamış canına, bırakmış yere.
    Boşuna gitmemiş bu iyiliği.
    Kimin aklına gelir
    Farenin aslana iyilik edeceği?
    Etmiş işte, hem de canını kurtarmış.
    Günün birinde aslan
    Biraz çıkayım derken ormandan,
    Düşmüş bir tuzağa,
    Ağlar içinde kalmış;
    Kükremiş durmuş boşuna.
    Bereket fare usta yetişmiş imdada:
    Bu iş kükremekle değil,
    Kemirmekle olur, demiş.
    Başlamış incecik dişlerini işletmeye
    Gelmiş ipin hakkından kıtır kıtır.
    Bir ilmik kopunca ağdan hayır mı kalır
    Sabır, biraz da zaman
    Güçten, öfkeden daha yaman.


    La Fontaine’den Masallar
    Uyarlayan: Sabahattin Eyüboğlu
    .

  3. #3
    Üyelik tarihi
    27.Mart.2011
    Mesajlar
    530

    Fabl Örnekleri-2

    Fabl Örnekleri

    BALIKLAR VE KAVAL ÇALAN ÇOBAN

    Anet kıza vurgunTirsis çoban
    Öyle yanık türküler söyler
    Öyle sesler çıkarırmış ki kavalından
    Mezarlarında ürperirmiş ölüler.
    Bir gün yine türküleri, kavalıyla
    Yürüyormuş bir dere boyunca.
    Kırlarda türlü çiçekler açmış
    Tatlı yeller esiyormuş çayırda.
    Tirsis çoban bir de bakmış
    Sevgilisi balık avlıyor oltasıyla.
    Ama şu sersem balıklara bak ki sen
    Tutulmuyorlar hiçbiri çoban kızına.
    İnsan, hayvan, yüreği taştan
    Her yaratığı duygulandıran çoban
    Balıkları da büyülerim sanmış,
    Ama aldanmış;
    Şöyle bir türkü döktürmüş onlara:
    — Ey bu akarsuların yurttaşları;
    Bırakın sizin o ünlü su perisi
    Bekleye dursun derin mağarasında da
    Bin kez daha güzelini gelin görün;
    Tutsağı olmaktan korkmayın bu güzelin.
    Onun zulmü bizleredir yalnız;
    Sizler güler yüzlü karşılanırsınız.
    Korkmayın, canınıza kıymak istemiyor ki,
    Billur gibi bir havuzda besleyecek sizi.
    Bir kaçınız bu arada can verirse de
    Ne mutlu ölene Anet'in ellerinde.
    Hiçbir etkisi olmamış bu söylevin.
    Sağır ve dilsizmiş hepsi dinleyenlerin.
    Tirsis çoban ne diller dökse nafile;
    Ya, demiş, demek tatlı söz kâr etmiyor size.
    Gitmiş upuzun bir ağ getirmiş
    Balıklar sürüyle dolmuş içine;
    Hepsini Anet'in ayakucuna sermiş.
    Ey krallar, koyun değil insan güdenler,
    Kimi zaman beyinsiz bir sürüye
    Akıl vermek için boşuna nefes tüketenler:
    Tatlılıkla getiremezsiniz onları yola.
    Laf anlamazlara başka türlü davranmak gerek
    Gücünüzü kullanıp ağlarınızı gererek.

    KULAKLARI KESİLEN KÖPEK

    — Ben ne yaptım, ne kusur işledim ki
    Kendi efendim budadı böyle beni?
    Şu maskara halime bakın:
    Ben böyle nasıl çıkarım
    Öteki köpeklerin karşısına?
    Ah hayvanların kralları,
    Daha doğrusu baş belaları,
    Size yapsalar ne derdiniz buna?
    Genç çoban köpeği Karabaş
    Böyle yakınıp duruyormuş.
    Herkes kılı kıpırdamadan seyretmiş
    Kulaklarının kesilmesini insafsızca.
    Karabaş çok şey yitirdiğini sanmış,
    Ama çok şey kazandığını görmüş zamanla.
    Dalaşmayı seven cinsten olduğu için
    Kim bilir kaç kez kırlardan
    Kulakları paramparça dönecekmiş eve.
    Kavgacı köpek yırttırır kulağı her zaman.
    Ne kadar az tutamak verirse o kadar iyi
    Başka azılıların dişlerine.
    Savunulacak bir tek yerin kaldı mı
    Saldırıya karşı beslerler orasını,
    Karabaşın boynundaki gibi bir gerdanlıkla.
    Dibinden kesik de oldu mu kulakların
    Kurt, kapacak yerini bulsun da kapsın.

    KEKLİKLE HOROZLAR

    Bir kekliği getirmiş adamın biri,
    Horozlarla bir kümese koymuş.
    Kekliği düşünün, hanım hanımcık;
    Bir de o edepsiz, o saygısız herifleri.
    Car car bağırıp çıngar çıkarmak
    Bütün marifetleri.
    Ama keklik sevinmiş önce
    Kümeste tavuk görmeyince:
    — Yaşadık, demiş; bunlar kadına düşkündür;
    Âşık oldular mı bana
    Kraliçe olduğum gündür.
    Gel gelelim azgın ibikliler
    Hiç de saygı göstermemişler
    Güzelim yabancı bayana.
    Bütün gün gagalayan gagalayana.
    Fena alınmış kınalı keklik,
    Bu ne biçim erkeklik, kadınseverlik!
    Ama bakmış işin rengi başka,
    Yalnız kendine değil bu kaba şaka;
    Horozun horoza ettiği bin yeter;
    Nerdeyse birbirlerini yiyecekler.
    — Demek âdetleri bövle, demiş;
    Bunlara kızmak değil acımak gerek.
    Tanrı herkesi bir örnek yaratmıyor ki
    Kimini horozca yaşatıyor,
    Kimini keklikçe.
    Elimde olsa durur muyum içlerinde?
    Gider doğru dürüst,
    Uslu akıllı erkekler bulurum kendime.
    Bırakıyor mu buraların zorbası?
    Tuzaklara düşürüyor bizi kör olası,
    Atıyor horozların içine,
    Kanatlarımızı da kesiyor üstelik.
    İbiklilerin bunda suçu ne?
    İnsanda bütün kötülük.

    ÖRÜMCEKLE KIRLANGIÇ

    — Ey Zeus, beyninden çıkartıverdiğin,
    Dltimaslı yarattığın Pallas Athena
    Kıskanıp Lidya'da dokuduğum kilimleri
    Örümceğe çevirdi bıraktı beni.
    Ne olur, bir kez de benim derdimi dinle.
    Bülbülün bacısı kırlangıç
    Yiyecek bırakmıyor bana hiç.
    Fırıl fırıl dönüp,
    Havadan, su üstünden süzülüverip
    Kapıyor sineklerimi ben kapmadan.
    Sineklere benim diyebilirim,
    Ağlarımı özene bezene
    Onlar için germişim;
    Dolacaklar sürüyle içine
    Bu kör olası kuş olmasa
    Böyle saygısızca yakınmış örümcek,
    Eskiden dokumacı, şimdi örücü Arahne:
    İstediği de ne?
    Bütün uçan böcekleri o avlayacak.
    Bülbülün kız kardeşi, inadına,
    Gösterip en ince marifetlerini
    Kapmadık sinek bırakmıyormuş havada,
    Hem kendisi, hem yavruları için,
    İnsafsız, amansız bir av sevinciyle
    Obur yavruları yuvada, ağızlan açık,
    Yarım yamalak seslerle ciyak ciyak,
    Sinek bekliyorlar çünkü ille de sinek.
    Bir deri bir kemik kalmış zavallı örümcek,
    Ve kendisi de gitmiş gürültüye:
    Kırlangıç bir saldırısında,
    Yürütmüş ağları mağları
    Örümceğin kendisiyle birlikte
    Zeus'un iki sofrası var her yerde:
    Birinde usta, uyanık, güçlü olanlar yer;
    Ötekinde küçükler artıkları bekler.

    BAYAN KAPLUMBAĞA İLE İKİ ÖRDEK

    Kaplumbağanın biri,
    Doğuştan biraz serseri,
    Bıkmış yaşadığı delikten
    Başka dünyalar görmek istemiş.
    Yabancı ülkelere can atan çoktur:
    Hele topallar arasında
    Yurdunu seven pek yoktur.
    Bizim kaplumbağa iki ördeğe
    Dünyaya açılmak istediğini söyleyince:
    — Sen bize bırak, demiş ördekler;
    Bizim yolumuz şu gördüğün gökler;
    Hiç üzme kendini,
    Aldık mı yanımıza
    Ta Amerikalara uçururuz seni.
    Neler görürsün, neler!
    Ne krallıklar, ne cumhuriyetler,
    Ne görülmedik milletler!
    Görgünü, bilgini arttırırsın.
    Odysseus da öyle yapmamış mı?
    Kaplumbağa Homeros'u okumamış ama
    Peki, demiş ördeklere kahramanca.
    İki kuş bir uçak uydurmuş:
    Bir değnek almışlar, ağızlarına
    Hacı bayan futunsun diye:
    — Haydi, demişler, bu değneği dişle;
    Ama yolda sakın,
    Ağzını açmaya kalkmayasın!
    Üçü birden havalanmış böylece:
    İki uçta ördekler, ortada kaplumbağa.
    Görenlerdeki şaşkınlığı seyret:
    Mucize diye bağırmış millet.
    — İster misin, demişler, bir yerde;
    Bu sırtı kabuklu kraliçe olsun,
    Gezdirtsin kendini göklerde!
    Kraliçe! Evet! demiş bizimki;
    Kraliçe ya! Siz ne sandınız beni!
    Mübarek hayvan, konuşmasan olmaz mı?
    Bırak söylesinler, sen yoluna git.
    Dişleri kurtulunca değnekten,
    Kraliçe inmiş baş aşağı gökten.
    Seyircilerin önüne düşmüş:
    Dili yüzünden canından olmuş!

    İNSAN VE YILAN

    Bir yılan görmüş, insanlardan bir insan:
    — Dur, hain, demiş; geberteyim de seni,
    Kurtulsun şerrinden dünya.
    Bu sözler üzerine kötü hayvan,
    - Kötü hayvan dediğim, yılan:
    İnsan da olabilirdi pekâlâ.
    -Evet, bu sözler üzerine yılan
    Neye uğradığını bilemeden
    Bir çuval içinde bulmuş kendini,
    Anlamış idam kararı giydiğini
    İdamlık suçu olsun olmasın.
    Haklı olduğunu belirtmek için
    İnsanoğlu bir nutuk çekmiş yılana:
    — Sen, demiş, nankörlüğün ta kendisisin.
    Kötülere iyilik etmek budalalıktır.
    Geber ki öfken ve zehirli dişlerin
    Kimsenin canına kıyamaz olsun.
    Yılan savunmak istemiş kendini
    Dilinin döndüğü kadar:
    — Öldürmek gerekseydi, demiş;
    Dünyadaki bütün nankörleri,
    Kimler sağ kalırdı acaba?
    Kendi ağzınla kendini suçluyorsun;
    Doğruysa bütün söylediklerin
    Çevir gözlerini kendine bak biraz da:
    Canım elinde:
    Asarsın da kesersin de,
    Adalet dediğin nedir?
    Senin çıkarın, keyfin, esintin değil mi?
    Bu yasana dayanıp öldür beni;
    Ama ölürken bırak da hiç olmazsa
    Ben de şunu söyleleyim sana:
    İnsandır, insan, yılan değil
    Nankörlüğün ta kendisi, bunu böylece bil.
    — Bu laflar saçma olmasına saçma,
    Haklı olmak yalnız bana özgüdür, ama
    Başkalarına da soralım istersen.
    — Soralım, demiş yılan.
    Bir inek varmış orada, çağırmışlar;
    Anlatmışlar durumu, inek şaşakalmış:
    — Bunun için mi çağırdınız beni, demiş;
    Yılan haklı elbet, sorulacak şey mi bu?
    Yıllardır beslerim şu insanoğlunu
    Her gün türlü iyilikler görür benden;
    Her şeyim onun, yalnız onun içindir:
    Sütümü, çocuklarımı yer içer satar,
    Sayemde kesesi dolu döner pazardan.
    Yaşlandıkça bozulan sağlığını
    Hekimler değil, benim düzelten.
    Benim bütün emeklerim, çektiklerim
    Yalnız ona kâr ve keyif sağlar.
    Hizmetinde ihtiyarladım, tükendim,
    Ne ot verir, ne otlakta rahat bırakır
    Bağlar unutur beni bir köşede.
    Bir yılan olsaydı efendim,
    Bundan daha nankör olabilir miydi?
    Daha fazla söyletmeyin beni.
    — Bunun lafına bakılır mı? demiş insan;
    Bilmiyor ne dediğini, bunamış.
    Şu öküze soralım.
    — Soralım, demiş yılan.
    Ağır adımlarla yaklaşmış öküz
    Sorunu geviştirdikten sonra kafasında
    Anlatmış bütün yıl gördüğü işlerin
    Ne kadar ağır olduğunu;
    Her yıl yeniden ekip üretmek için
    Toprağın insanlara bol bol
    Hayvanlara cimrice verdiği nimetleri,
    Nasıl çiftten çifte koşulduğunu;
    Bunlara karşılık ne sopalar yediğini;
    Yaşlanınca da nasıl kurban edildiğini
    İnsan günahlarının kanlarıyla yıkanmasını
    Öküzlerin şeref sayması gerektiğini
    İnsanoğlu bu sözleri de beğenmemiş:
    — Susturalım, demiş
    Bu asık suratlı nutukçuyu.
    Büyük büyük laflar!
    Biz yargıç ol dedik.
    Savcı olup suçlamaya kalkıyor beni.
    Reddediyorum onu da.
    Ağaç yargıç olsun.
    Ağaç hepsinden dertliymiş meğer.
    Sıcağa, yağmura, rüzgârlara karşı
    O değil miymiş koruyan insanları?
    Bağları, bahçeleri bizim için donatır,
    Ne gölgeler, ne meyveler sunarmış bize.
    Bunlara karşılık hödüğün biri gelir
    Vurur baltayı yıkarmış ağacı yere.
    O ağaç ki bütün yıl nasıl cömertçe
    İlkbaharda çiçek, sonbaharda meyve,
    Yazın gölge, kışın ocak şenliğidir!
    Devirecek yerde budasalar olmaz mı?
    Dallarını yeniden büyütebilir.
    Haksız çıkmak insanın işine gelir mi?
    Zorla da olsa kazanması gerek davayı:
    — Benimkisi enayilik, demiş;
    Ne diye dinlerim sanki bunları!
    Kapmış torbayı çalmış duvardan duvara,
    İçindeki yılanın canı çıkasıya
    Böyledir işte büyükler:
    Akıl, mantık güçlerine gider.
    Kafalarına koymuşlardır bir kez
    Hayvan, yılan, her şey, herkes
    Onların keyfi için yaratılmıştır
    Buna karşı ağzını açan
    Sersemdir, aklını kaçırmıştır.
    Orası öyle; ama ne yapmalı:
    Ya uzaktan konuşmalı, ya susmalı.

    ÇOBAN VE SÜRÜSÜ

    Nedir çektiğim, demiş çoban;
    Bu sersem koyun milletinden?
    Kurt geldi mi hepsi kuzu,
    İstediğin kadar say, boşuna,
    Sürü eksiliyor boyuna.
    Dün saydım, bin koyundular,
    Bir tek kurdun hakkından gelemediler.
    Bir mor koyunum vardı,
    Hep peşimde gezerdi;
    Bir parçacık ekmekle,
    Cehenneme gitsem gelirdi.
    Kaval çaldım mı hele,
    Karşı dağdan gelir, beni bulurdu.
    Canım, mor koyunum nerede şimdi?
    Zavallıyı kurt geldi yedi,
    Koca sürü ne yaptı kurda? Hiç!
    Bu ağıttan sonra çoban,
    Sürüye bir nutuk çekmiş;
    Büyüğüne, küçüğüne, topuna birden
    Güzel öğütler vermiş:
    — Birlik olur, sıkı durursanız, demiş.
    Kurt giremez aranıza!
    Koyun milleti yeminler etmiş çobana:
    — Kurdu yanaştırırsak, demişler.
    Yuf olsun bize.
    Kahrolsun sırtımızdan geçinen,
    Mor koyunu çiy çiy yiyen!
    Ölmek var, kurda koyun yok!
    Çoban inanmış, aferin demiş sürüye.
    Ama daha o gece,
    Uzaktan bir kurt görününce,
    Darmadağın olmuş koca sürü.
    Üstelik de gördükleri
    Kurdun gölgesiymiş sadece.
    Kötü askere istediğin kadar nutuk çek,
    Yemin ettir ölürüz de dönmeyiz diye,
    İlk ateşte hepsi kaçar yel yepelek,
    Ağzınla kuş tutsan nafile

    ÇAYLAKLA BÜLBÜL

    Bir çaylak varmış,
    Hırsızlığı dillere destan;
    Köyün üstünden geçtiği zaman
    Çocuklar bağırırlarmış
    Eşkıya geliyor diye.
    Günün birinde bir bülbül
    Düşmüş bu çaylağın pençesine.
    Baharın müjdecisi kuş
    Çaylaktan aman dileyecek olmuş:
    — Seni doyurmaz ki, demiş, benim etim:
    Bütün servetim sesimdir benim.
    Beni yemektense türkümü dinlesenize:
    Bırakın da Tereus'un başına gelenleri
    Anlatayım size!
    — Kimmiş o Tereus? diye sormuş çaylak;
    Eti budu seninkinden daha mı toparlak?
    — Hayır, demiş bülbül; tam tersine,
    Bir deri bir kemik kaldı aşkı yüzünden.
    Bir türküsünü söyleyeyim de dinleyin:
    Kim dinlese doyamıyor dinlemeye.
    — Ya öyle mi? demiş çaylak;
    Benim derdim sadece karnımı doyurmak.
    Senin müziğin benim neme gerek?
    — Ama beni krallar dinliyor, demiş bülbül.
    — Derdini krallara anlat demiş çaylak;
    Karnım zil çalarken benim
    Umurumda mı senin türkülerin!

Benzer Konular

  1. Cevap: 0
    Son Mesaj : 22.Mayıs.2018, 21:16
  2. Maymun iştahlılık konusunda fabl örneği
    Konu Sahibi iclal sinem güler Forum Soru-Cevap
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 06.Ocak.2014, 19:28
  3. Konusu, teması insana güvenmek olan fabl arıyorum
    Konu Sahibi Kayıtsız Üye Forum Soru-Cevap
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 01.Ekim.2012, 21:53
  4. Öfke ile kalkan zararla oturur... fabl örneği
    Konu Sahibi Kayıtsız Üye Forum Soru-Cevap
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 20.Aralık.2011, 10:32
  5. Fabl Türünün Tarihi Gelişimi, Türk Edebiyatında Fabl
    Konu Sahibi edebiyatci Forum Türk Dili ve Edebiyatı Genel İçerik
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 18.Nisan.2011, 22:18

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
  •