Sponsorlu Bağlantılar
+ Konuya Cevap Yaz
Toplam 3 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 3 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    EmreYıldızdal Misafir

    Nedim'in hayatı ve bir şiirinin yapı ve öz bakımından incelenmesi

    Merhaba.
    Öncelikle adım Emre Yıldızdal.Forum çok hoşuma gitti ve üye oldum.
    Birde isteğim vardı.Hocam ödev verdi Nedim'in hayatı ve bir şiirini alıp yapı ve öz bakımından incelenmesi.
    Ben nasıl incelendiğini gördüm yani nazım birimi vs.
    Sizden bir ricam var bana 2 adet şiiri yapı ve öz bakımından incelenmiş verirmisiniz.
    Aşağıdaki sıralamaya göre.Bunuda sizin sitenizden aldım zaten.Herşey için teşekkürler.Nedimin 2 şiiri yapı ve öz bakımından incelenmesi.
    A. ŞİİRİN BİÇİM YÖNÜNDEN İNCELENMESİ
    1. Nazım biriminin (dörtlük,beyit) belirtilmesi
    2. Kaç dörtlükten veya kaç beyitten oluştuğunun belirtilmesi
    3. Şiirin ölçüsünün ve duraklarının belirtilmesi
    4. Kafiye (kafiye çeşitleri belirtilecek) ve rediflerin gösterilmesi
    5. Kafiye şemasının gösterilmesi
    B. ŞİİRİN İÇERİK YÖNÜNDEN İNCELENMESİ
    1. Anlamı bilinmeyen kelimeler ve deyimlerin açıklanması
    2. Şiirin bölümler halinde açıklanması (kıta,dörtlük,beyit)
    3. Şiirin ana duygusunun (tema) belirtilmesi
    4. Şiirin dil ve anlatım özelliklerinin açıklanması
    5. Şiirin türü hakkında bilgiler verilmesi
    C. ŞAİRİN HAYATI, SANATI VE ESERLERİ HAKKINDA BİLGİLER
    D. FAYDALANILAN KAYNAKLAR

  2. #2
    Üyelik tarihi
    16.Mart.2011
    Mesajlar
    1,621

    Cevap: Nedim'in hayatı ve bir şiirinin yapı ve öz bakımından incelenmesi

    Nedim İstanbul Kasidesi adlı şiirin İncelemesi

    KASİDE

    Bu şehr-i Sitanbûl ki bî-misl ü behâdır
    Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır

    Bir gevher-i-yekpâre iki bahr arasında
    Hurşîd-i cihân-tâb ile tartılsa sezâdır

    Altında mı üstünde midir cennet-i a'lâ
    Elhak bu ne hâlet bu ne hoş âb u hevâdır

    İnsâf[ı] değildir anı dünyâya değişmek
    Gülzâr[ı]ların cennete teşbîh[i] hatâdır

    İstanbul'un evsâfını mümkün mü beyân hiç
    Maksûd[ı] hemân sadr-ı kerem-kâra senâdır

    Ez-cümle Nedîmâ kulun ey Âsaf-ı devrân
    Müstağrak-ı lütf u kerem ü cûd u atâdır

    NEDİM

    Mef'ûlü / Mefâîlü / Mefâîlü / Feûlün

    Kelimeler

    âb u hevâ: Su ve hava.
    a‘lâ: (Daha, en, pek) yüksek.
    âlem: Dünya; eğlence.
    âsâf: Vezir; Hz. Süleyman'ın veziri.
    atâ: Bağış, ihsan.
    bahr: Deniz.
    bâzâr-ı hüner: Hüner pazarı.
    beyan: Anlatma, açık söyleme, bildirme.
    bî-mihr ü vefâ: Sevgisiz ve vefasız.
    bî-misl ü behâ: Eşi benzeri olmayan.
    cihân-tâb: Dünyayı aydınlatan.
    cûd: Cömertlik.
    çemenistân: Çimenlik.
    dergâh: Tekke, saray, konak.
    devşirme: Derlemek, toplamak, bir araya getirmek.
    dil: Gönül, yürek, kalp.
    dü-tâ: İkiye bükülmüş.
    el-hak: Doğrusu.
    erbâb-ı recâ: İhtiyaç sahipleri.
    etvâr: Tavır, davranış.
    ez-cümle: Sözün kısası; hepsinin içinden özellikle.
    evsaf: Sıfatlar; kaliteler.
    felek: Gök yüzü.
    gevher: Mücevher.
    gülzâr: Gül bahçesi.
    hâlet: Hâl, durum.
    hemân: hemen, derhal, o anda, çarçabuk.
    hevâ: Hava; heves, istek, arzu, sevgi, hoşlanma.
    hurşîd: Güneş.
    ihsan: İyilik etme, bağış, bağışlama, verilen bağışlanan şey.
    ikbâl: Baht, talih; yükselme.
    iyd: Bayram.
    kad: Boy.
    kâlâ: Kumaş.
    keremkâr: Cömertlik ve iyilik sahibi.
    kıble: Namaza başlarken yönelinen taraf, Mekke tarafı; darlıkta başvurulan kapı.
    letâfet: Güzellik.
    maksud: Kastolunan, istenilen şey, istek.
    melce: Sığınak.
    mülk: Ülke.
    müstağrak: Gark olmuş, boğulmuş.
    nev-resm: Yeni âdet, yeni usul.
    pesendîde: Beğenilen, hoşa giden.
    pîr: İhtiyar.
    refi‘: Yüksek, yüce.
    rûz: Gündüz.
    sadr: Sadrazamlık makamı.
    sadr-ı keremkâr: Cömert, kerem sahibi, iyilik sahibi sadrazam.
    senâ: Övme, övüş.
    seng: Taş.
    sezâ: Uygun, lâyık.
    sûk: Çarşı.
    şeb ü rûz: Gece ve gündüz.
    teşbîh: Benzetme.
    ulemâ: Âlimler, bilginler.
    yekpâre: Tek parçadan ibaret, bütün.
    zâhir olma: Görünme, ortaya çıkma.


    Şiir İnceleme:

    1- Nedim, İstanbul'un hangi tabiî güzelliklerinden söz etmektedir?

    Nedim İstanbul'un Marmara ve Karadeniz arasında bulunmasından, bahçelerinin insan ruhunu açacak kadar güzel olmasından, güzellik bakımından cenneti andırmasından, havasının ve suyunun son derece iyi olmasından söz ediyor. Bunlar bir mekânın güzelliğinde en fazla aranan özelliklerdir.

    2- Şiirde mübalağa (abartma) taşıyan söyleyişler var mıdır? Sebebini tartışınız.

    Şiirin birinci beytinde İstanbul'un güzelliği anlatılırken İran 'ın İstanbul'un bir taşından daha değersiz olduğu söylenmekle abartma sanatı yapılmıştır.

    İstanbul'un havasının ve suyunun güzelliğini tasvir edilirken cennetin İstanbul'un altında mı üstünde mi olduğu sorularak tecahül-i arif (bilmezden gelme), anlatımı etkili kılmak için soru sorarak ifade edilerek istifham sanatları yapılmıştır. İstanbul'un suyu ve havası ne kadar güzel olursa olsun cennetten üstün olup olmadığı sorularak abartma sanatı yapılmıştır.

    Dördüncü beyitte İstanbul'u dünyaya değişmek olmaz derken mübalağa yapmış, ayrıca bu beyitte gül bahçelerinin güzelliğini cennete benzetmek hata olarak kabul edilmiştir. Benzetme sanatını zayıf olan şeyi kuvvetlendirmek için yaparız. Cennet bahçeleri İstanbul'unkilerden daha güzeldir. Oysa şair bu benzetmeyi doğru bulmuyor. Bunu doğru bulmamakla mübalağa yapmış oluyor.

    3- Şair İbrahim Paşa'yı Hz. Süleyman'ın vezirine benzetmekle ne sanatı yapıyor?

    Âsaf Hz. Süleyman'ın cömertliğiyle ün salmış veziridir. Şair İbrahim Paşa'nın kendisine son derece cömert davrandığını ifade ediyor. Vezirler için Âsaf'a benzetilmek bir övgü sayılmaktadır. Herkesçe bilinen bir olayı ve şahsı hatırlatmak için telmih sanatı yapıyor.

    4- Okuduğunuz kasidenin kafiye şemasını ve bölümlerini gösteriniz.

    Bu kasidenin kafiye şeması aa, ba, ca, da, ea... şeklindedir. 1-4. beyitler nesip, 5. beyit girizgâh, 6. beyit dua bölümlerine aittir. Buraya 6 beyti alınan bu kasidenin tamamı 32 beyittir. Kasidenin tamamında ise 1-15. beyitler nesip, 16. beyit girizgah, 17-28. beyitler methiye, 29-32. beyitler de dua bölümlerinindir. 32. beyit şairin mahlası geçtiği için taç beyittir.

    5- Şiirin ölçüsünü ilk beyitte bulunuz.

    Bu şehr-i / Sitanbûl[ı] / ki bî-misl ü / behâdır

    _ _ . / . _ _ . / . _ _ . / . _ _

    Bir sengi / ne yekpâre / Acem mülkü / fedâdır

    _ _ . / . _ _ . / . _ _ . / . _ _

    Mef‘û lü / Me fâ î lü /Mefâ î lü / Fe û lün

    Ayrıca bakınız->> Nedim ve Şiirleri

  3. #3
    Üyelik tarihi
    16.Mart.2011
    Mesajlar
    1,621

    Cevap: Nedim'in hayatı ve bir şiirinin yapı ve öz bakımından incelenmesi

    NEDİMİN BİR GAZELİNİN ŞERHİ VE YAPISAL AÇIDAN İNCELENMESİ

    An Explanational and Structural Study of a Ghazel of Nedim’s

    Mehmet ULUCAN/ Fırat Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

    Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi
    Fırat University Journal of Social Science
    Cilt: 16, Sayı: 1 Sayfa: 89-107, ELAZIĞ-2006

    ÖZET

    18. yüzyılın önemli şairlerinden Nedim, Divan şiirine büyük ölçüde yenilik ve güzellikler
    getirmiştir. Bu alanda yapılan çalışmalarla Nedim’in şiirinin bu yeni ve güzel tarafları ortaya
    konulmaya çalışılmıştır. Şairin şiirleri şekil, anlam ve yapısal uyum itibariyle oldukça dikkat
    çekicidir. Ancak yapılan çalışmalarda onun şiirinin bu özellikleri bütünüyle belirlenebilmiş
    değildir. Bu nedenle, şairin yeni özellikler içerdiğine inandığımız “gönül” redifli gazelini
    inceledik. Çalışmada gazel şekil, anlam ve yapısal uyum açısından incelenmiştir.

    Anahtar Kelimeler: Divan şiiri, Nedim, gazel, şerh, yapısal inceleme.

    ABSTRACT

    Nedim, among the important poets of 18th century, brougt innovation and beuty to the
    Divan poetry at a grate rate. In the studies made on this field, the new and good sides of Nedim’s
    poem were studied. His poems are remarkable from the point of morpheme meaning and structural
    harmony. In spite of all these things such features of his poems have not been described fully. So
    we studied on lyric poem “gönül” which we believed that it contained new features. The lyric
    poem was investigated from the point of morpheme, meaning and structural harmony.

    Key Words: Divan poetry, Nedim, lyric poem(ghazel), explanation, structurel study.

    Giriş

    Edebî ürünlerin her zaman yeni izah ve yorumlara ihtiyaç duyduğu açıktır. En eski
    şiir örnekleri dahi, çağdaş bir yaklaşımla incelendiğinde, okuyucu/araştırıcıda yeni duygu,
    düşünce ve ufuklar açmaktadır.

    Tarih boyunca yazılı-kutsal metinleri, yıldızları, gezegenleri, cinleri ve diğer ruhanî
    varlıkları kendilerine şerh edip açıklayacak kimselere ihtiyaç duyan insanlar, bu amaçla
    ister itibar ve itimat edilsin ister edilmesin bu ihtiyaçlarını bir şekilde gidermişlerdir.
    Toplumun bu tür merak ve ihtiyaçları istismar edilmiş olsa da doğru rehberlik ve
    yönlendirmeler de yapılmıştır. Hz. Yusuf’un bir rüya şerh edicisi ve toplum mürebbiliği
    yaptığı unutulmamalıdır.

    Ehl-i kitap ve özellikle Yahudi alimlerinin önce Tevrat’a haşiye ve şerhler yaptığı
    bilinmektedir. Kötü niyetli ve menfaatçi şârihlerin, zengin ve yetkililerin işine gelmeyen
    emirleri onların keyfine göre yorumladıkları da bilinmektedir. Hatta bu yanlış ve kasıtlı
    yorumların asılla karıştırılması gibi durumlar da söz konusu olmuştur. Böylece ilk şerh ve
    haşiyeciliğin Yahudi ve Hıristiyanlarca yapıldığını öğrenmekteyiz.

    İslâm öncesi Arap toplumu, sözlü gelenek ve yazılı metinlere dayalı bir edebî
    kültüre sahipti. Arap şair ve kâhinleri, edebî ürünleri, tabiî felaketleri, tarihî gerçekleri ve
    sosyal gelişmeleri bir bakıma şerh etmek, yorumlamak ve toplumu aydınlatmak ve
    yönlendirmek gibi bir görev üstlenmişlerdi. Bu kişiler, herkesin hikmetini anlayamadığı
    ve gerçeğini kavrayamadığı eser, gelişme ve olayların perde arkasını gören ve sezen
    seçkin hatta ilahî vasıfları olan kişiler olarak bilinirlerdi. Bu durum az çok farklılıklarla
    İslâm öncesi Türk toplumunda da böyleydi.

    İslâm diniyle birlikte Kur’ân-ı Kerim de te’vil ve tefsir edilmiştir. Hatta Kur’ân-ı
    Kerim’in bazı ayetleri bunun gerekliliğini açıklamıştır: “Sana Kitab’ı (Kur’ân’ı) ayrılığa
    düştükleri şeyleri onlara açıklaman için, inanan kimselere de doğru yol rehberi ve rahmet
    olarak indirdik (Nahl-64)”, “...Sana da, insanlara gönderileni açıklayasın diye(Kur’ân’ı)
    indirdik (Nahl-44)”. Verilen ayetlerin anlamlarından da anlaşıldığı üzere Hz. Muhammed
    bazı sure ve ayetleri zaman zaman te’vil ve tefsir etmiştir. Bu yüzden ilk müslüman
    müfessir ve şârih Hz. Muhammed sayılabilir. İslâmiyetle birlikte bu durum devam etmiş
    ve günümüze kadar süregelmiştir.

    Özellikle İslâmî Türk Edebiyatı döneminde; Arapça ve Farsça metinlerin
    çözümünde kullanılan şerh, daha sonra Tasavvufî metin çözümlemelerinde
    görülmektedir. Türk edebiyatında şerh edilen eserler arasında en çok dinî-tasavvufî
    muhtevalı olanlar yer almaktadır (CEYLAN, 2000, s. 24). Eski Türk edebiyatı ürünleri
    şerh edilirken birçok bilim dalından da istifade etme söz konusudur. Maksat, farklı bilim
    dallarına malzeme çıkarmak olmamakla birlikte sosyal bilimlerin birbiriyle olan ilgisinin
    bu bilim dallarının anlaşılmasında sağlayacağı yararları göz ardı etmemektir (TARLAN,
    1981, s.191). Bu nedenle yapılacak çalışmalarda farklı bilim dallarından
    yararlanılmalıdır. Divan edebiyatı, beslendiği kaynakları itibariyle zengin bir alt yapı ve
    arka plâna sahiptir. Bu yüzden hem millî hem de evrenseldir. Bu edebiyatın
    temsilcilerinden bazıları dünya tarafından da bilinmektedir. Bu şairlerin eserleri “hem
    insanın, hem kendi milletinin, hem de insanlığın ebedî temleri, imajları, sembolleri ile
    yüklüdür ve mesajlarla doludur” (EMİL, 1997, s. 97). Bu nedenle yapılan yeni
    incelemelerde klâsik yöntemin yanında farklı yöntemlerin de kullanılması gerekmektedir.
    Yapısalcı yöntem de bunlardan birisidir.

    Anlamın ortaya çıkarılmasında pek çok yol vardır. Bunlardan biri de son
    zamanlarda çok sık olmasa da kullanılan yapısal inceleme yöntemidir. Batıda 20. yüzyılın
    başında “biçimci ruhbilim” ve Fransız dil bilimcisi Ferdinand de Saussure’in dilbilim
    çalışmalarıyla ortaya çıkmış yapısalcılık (HANÇERLİ0ĞLU,2000, s. 451) görüşü, bu
    gün artık birçok bilim dalına yayılmıştır (TUNALI, 1998, s. 95-105). Bu görüş neredeyse
    bütün bilimlerde etkisini gösterirken özellikle edebî ürünlerin incelenmesinde daha sık
    kullanılmaya başlanmıştır. Türk edebiyatının her dönemine ait ürünler, klâsik yöntemle
    ele alınırken yapısalcı yöntemle de ele alınmış ve bu süreç bu gün de devam etmektedir.
    Bu yöntemle ele alınan eserde: “eserin iç düzeni, her sanatçının özel dizgesi, belli bir
    dönemin sanat duyarlığı, geleneği eğilimleridir. Bu iş yapılırken tekrarlar, paralellikler,
    mısra uzunlukları, cümle unsurlarının sıralanmaları, birbirleriyle ilişkileri, cümlelerin
    yapıları, tek tek kelimeler, onların cinsleri, özellikleri, her türlü ses tekrarı göz önüne
    alınır (KORTANTAMER 1994, s. 9).” Bu bağlamda Nedim’in ‘gönül’ redifli gazelinin
    anlam, ses, söz ve yapı bakımından birbirleriyle olan uyumunu ortaya koymaya; gazeli
    hem klâsik hem de çağdaş yöntemle incelemeye çalışacağız.


    GAZEL

    Mef‘ûlü fâ‘ilâtü mefâ‘îlü fâ‘ilün

    1.
    Esdikce bâd-ı subh perîşânsın ey gönül
    Benzer esîr-i turra-i cânânsın ey gönül

    2.
    Gül mevsiminde tevbe-i meyden benim gibi
    Zannım budur ki sen de peşîmânsın ey gönül

    3.
    Eşkimde böyle şu’le nedendir meger ki sen
    Çün sûz u tâb-ı giryede pinhânsın ey gönül

    4.
    Ben sana bâde içme güzel sevme mi dedim
    Benden niçin bu gûne girîzânsın ey gönül

    5.
    Bîgânedir muâmeleniz akl u hûş ile
    Gûyâ derûn-ı sînede mihmânsın ey gönül

    6.
    Âyîne oldu bir nigeh-i hayretinle âb
    Bi’llâh ne saht âteş-i sûzânsın ey gönül

    7.
    Hac yollarında meş’ale-i kârbân gibi
    Erbâb-ı aşk içinde nümâyânsın ey gönül

    8.
    Feyz âşiyânı mihr-i hüner cilvegâhısın
    Subh-ı bahâr-ı şevka girîbânsın ey gönül

    9.
    Peymâne-i muhabbeti sundun Nedime çün1
    Lutf eyle alma câmı biraz kansın ey gönül


    1. GAZELİN GÜNÜMÜZ TÜRKÇESÎNE ÇEVİRİSİ VE ŞERHİ

    Esdikce bâd-ı subh perîşânsın ey gönül
    Benzer esîr-i turra-i cânânsın ey gönül

    (Ey gönül! Sabah rüzgarı estikçe perişan oluyorsun. Belli ki sevgilinin saçının
    esirisin.)

    Sabah rüzgarı estiğinde, gönül perişan olmaktadır. Belli ki sevgilinin saçının
    esiridir. Sabah rüzgarı esince; gönlün perişan olması doğaldır. Çünkü sabah rüzgarı
    sevgilinin saçının dağılmasına sebep olup, güzel kokuları aşığa kadar getirir. Aşığı
    etkileyen bu koku, onu kendinden geçirip perişan etmektedir. Çünkü gönül sevgi, arzu,
    düşünce gibi ruh hallerinin doğduğu yer veya nefret, inanç, sevgi gibi insanın manevî
    varlığına ve bütün manevî duygularına verilen ortak isim olarak da görülür.2

    Gönlün denize ve suya benzetilmesi, suyun akıcılığı, görüntüleri aksettirmesi,
    saflığın simgesi ve görünürde sakin olmasından dolayıdır. Deniz ve su rüzgarla yakından
    alakalıdır. Rüzgarın esmesiyle denizin dalgalanması, coşması anlatılır. Ayrıca gönlün
    deniz/derya ile bağlantısı her ikisinin de derinliklerinde gizledikleri sırlarla da ilgilidir.
    Ayrıca gönül, yaşanan aşkın ilahî olması sebebiyle daima coşkun bir deniz olarak
    düşünülür.

    Gönlün sevgilinin saçının esiri olması, onun kuşa benzetilmesindendir. Hür olan bu
    kuşun sonradan tuzaklarla esir edilmesi mümkündür. Eskiden tuzakların kıldan yapılıyor
    olması, bu tuzakların şekil bakımından saçın büklümüne benzemesi, kuşların bu kıldan
    yapılmış tuzaklara kapılması ve çabaladıkça daha da içinden çıkılmaz bir hale düştükleri
    bilinmektedir. Bir sebep-sonuç ilişkisinin somut örneğini gördüğümüz bu beyitte, gönlün
    benzetildiği kuşun söylenmemesi kapalı istiare sanatının yapıldığını göstermektedir.
    Sadece Nedim’in bu gazelinde değil; neredeyse bütün Divan şairleri şiirlerinde, gönül
    gibi insana ait soyut kavramları somutlaştırarak anlatma yoluna gitmişlerdir. “Akıl,
    gönül, hatır, ruh, nefis, kibir, gurur, gam, neşe, ıstırap, naz, cilve, lütuf, ihsan, cömertlik
    vs. insana has özellikler, sık sık bir takım somut nesnelere benzetilmişlerdir. Örneğin
    insanda varlığı kabul edilen gönül, Divan şiirinde daha çok âşığın gönlü olarak karşımıza
    çıkmaktadır. Bir takım benzetme ve ilgilerle gönül, kuş, ülke, şehir, köşk, ev, hücre, taş,
    şişe, kadeh, ayna vs. gibi hayatın değişik alanlarından pek çok şeye benzetilerek
    somutlaştırılmıştır” (YILDIRIM, 2002, s. 213). Gazelin bütün beyitlerinde; bu
    somutlaştırmayla ilgili olarak teşbih, teşhis ve istiare sanatlarının yapıldığını
    görmekteyiz.

    Gazelin redifi olan “-sın ey gönül” tekrir sanatına güzel bir örnektir. Bu tekrarlara,
    anlamın etkisini artırdığı için “hüsn-i tekrar” diyebiliriz. Ayrıca bu tekrarlar ünlemlerle
    yapıldığı için “nidâ” sanatının da güzel örneklerindendir.

    Gül mevsiminde tevbe-i meyden benim gibi
    Zannım budur ki sen de peşîmânsın ey gönül

    (Ey gönül! Gül mevsiminde içki içmeye tövbe etmekten sanırım sen de benim gibi
    pişmansın.)

    Gül mevsimi, sıkıntı ve zorluklarla dolu kış mevsiminden sonra gelen ilkbahar
    mevsimidir. Havaların ısınmasıyla, eğlence ve sohbetlerin çoğalması, içki meclislerinin
    tertiplenmesi, gam ve kasavetin gönüllerden atılmaya çalışıldığını gösterir. Bu mevsimde
    gül ve bülbül en önemli sembollerdendir. Ayrıca meclisle birlikte içki de önemli bir
    unsurdur. Bu sebeple ilkbahara “zaman-ı gül, gül vakti, eyyâm-ı gül ü mül” adları
    verilmiştir.

    Bahar mevsiminde insanlarda meydana gelen değişiklikler, tabiattaki değişmelerin
    bir sonucudur. Sevgilinin davranışları ve güzelliğinin etkileyiciliği bahar mevsimindeki
    tabiatın güzelliği ve değişikliğiyle yakından ilgilidir. Âşığın, baharın etkisiyle sevgiliye
    olan ilgi ve isteğinin artması mevsimin özelliğiyle doğrudan alakalıdır. Çünkü bahar
    mevsimi sevgiliyi hatırlatır. Âşık, sevgiliyi hatırlayınca kederlenip içki içmek ister;
    baharda sıcakların artmasıyla su ve içkinin önemi bir kat daha artar. Ancak âşık içki
    içememektedir, zira tövbelidir. Şairin, sadece ramazan ayı için mi yoksa hiç içmeyeceği
    için mi tövbe ettiği açık değildir. Gazelin yazıldığı tarihi kesin olarak tespit etmek
    mümkün olmadığından kesin bir yargıya varmak güçtür. Ancak bu tarihe ramazan ayının
    tesadüf etmesi büyük bir ihtimaldir. Bununla beraber Divan şairlerinin bahardan sonra
    içkiye tövbe etmeleri, bu tövbelerini sonraki bahar mevsiminde tekrar bozmaları da
    yaygın bir anlayıştır. Nedim’in de içkiye tövbesini bozmak üzere olduğunu
    söyleyebileceğimiz bu beytin; şairin içinde bulunduğu ruh halini göstermesi bakımından
    önemlidir. Şairin içinde bulunduğu durumdan memnun olmadığını anladığımız bu
    beyitte; gönlün bir iç muhasebenin yapıldığı yer olduğunu da çıkarmak mümkündür.

    Şairin içkisiz ve güzelsiz geçirdiği zamandan şikayetini başka beyitlerinde de
    görebiliyoruz.

    “Neler çeker ramazan içre iyde dek göresin
    Nedim terk-i mey-i hoş-güvâr edinceye dek ”

    Muğbeçeye çatan şair, durumdan bir hayli muztariptir. Yine ramazanda çekilen
    güçlükleri anlatan aşağıdaki beytinde de benzer şikayetler söz konusudur.

    “Bir taraftan dahi ey muğbeçe sen de görünüp
    Bize dert olma mübarek ramazan ayında”

    Gazelin bütün beyitlerinde görüldüğü gibi duygu ve düşünceler samimî bir ifadeyle
    dile getirilmiştir. Dile olan hakimiyetinin verdiği rahatlıkla yazan şair, “Türkçeyi rahatça
    ifade edişini, veznin imkanlarından, kelimelerin ahenginden ustalıkla faydalanarak
    beyt[ler]i şiirleştirdiğini görmekteyiz” (MAZIOĞLU, 1992, s. 130). Nedimâne söyleyişin
    bir sonucu olduğunu bildiğimiz bu sade ve külfetsiz ifadeler, Nedim’in Türkçeye olan
    hakimiyetinden doğmaktadır. Başka şairlerde benzerine pek rastlanmayan bu ifade tarzı,
    Nedimde “şahsî bir mahiyet almıştır” (MAZIOĞLU, 1992, s. 129).

    Eşkimde böyle şu’le nedendir meger ki sen
    Çün sûz u tâb-ı giryede pinhânsın ey gönül

    (Ey gönül! Göz yaşımdaki alev nedendir? Yoksa sen ağlayışın yakıcılığında mı
    saklısın?)

    İnsanın en çok dile getirdiği cismi kalbi(gönlü)dir. Şair(âşık)ler bunu en fazla
    kullananlardır. Çünkü aşkın mekanı gönüldür. Hatta gönül, bu gazelde olduğu gibi daima
    âşığın yerine kullanılır. “Divan şiirinde, âşıkların gönlü aşk ateşiyle doludur (HORATA,
    2002, s. 371).

    Ağlayışın tabiatında var olan acı, gönüldeki aşk ateşiyle alakalıdır. Gönüldeki her
    neşe ve hüzün mutlaka göze yansır. Bu yüzden ağlayan gözler kanayan bir gönle delalet
    eder. “Bütün âşıkların yürekleri ve gönülleri yanıktır. Ateşlerinin kıvılcımları ve dumanı
    gökyüzüne kadar yükselir. Gözlerinden kanlı yaşlar akar. Göz yaşının kanlı olması şiirde
    iki türlü açıklanır: Çok ağlamaktan gözler hastalanır, kanlanır. Kanlı gözden dökülen göz
    yaşı kanlı olur. İçlerinin ateşinden âşıkların ciğerleri erir ve gözlerinden kanlı göz yaşı
    olarak dökülür” (İPEKTEN, 1986, s. 265). Bu beyitte alışılmamış bir bağdaştırma da söz
    konusudur. Eskiler bunu, hüsn-i talîl sanatıyla bikr-i mazmun kullanma ve benzetmelerle
    izah ederlerdi. Göz yaşının yakıcı olması onun ateş dolu bir yerden geldiğine işarettir. Bu
    yer şüphesiz âşığın aşk ateşiyle yanmış gönlüdür. Divan şiirinde gönlün türlü
    anlamlarıyla beraber ateş anlamının da olduğu bilinir. Gaston Bachelard da “Aşk,
    gönülden gönüle aktarılacak ateşten başka bir şey değildir.” der. “İçin yanması”
    deyiminden gönül ıstırabım anlarız. Yine “kanlı göz yaşı” ifadesinden de göz yaşının
    gözü yakmasını, gözün kızarıp kan rengini almasını anlarız. İçi yanmayanın ağlaması
    mümkün değildir. Bunu en güzel şekilde “Gönül ağlamayınca göz ağlamaz” ata sözümüz
    vermektedir. Bu yüzden ağlama ve göz yaşının kaynağının gönül olduğu anlaşılmaktadır.
    Âşığın gönlü, sürekli aşk ateşiyle yanıp tutuştuğu için, gözünden kanlı göz yaşı eksik
    olmamaktadır.

    Ağlayıştaki acı ve ıstırabın sebebi sorulduğu için, “istifham” ve bu sorunun cevabı
    bilindiği halde sorulduğu için “tecâhül-i ârifâne” sanatı yapılmıştır. Ayrıca aşk/girye,
    şule/sûz/tâb ve gönül/pinhân kelimeleri arasında anlam ilişkilerinden dolayı tenasüp
    sanatı vardır.

    Ben sana bâde içme güzel sevme mi dedim
    Benden niçin bu gûne girîzânsın ey gönül

    (Ey gönül! Ben sana bade içme güzel sevme mi dedim? Benden niçin böyle
    kaçıyorsun?)

    Gönül, güzel sevmesine ve içki içmesine engel olduğu düşüncesiyle âşıktan
    kaçmaktadır. Bu engelleme âşık tarafından yapılmamış olsa da gönül âşığa kırgındır.
    Bunun gerçek sebebi ise gönlün alınganlığıdır. Çünkü gönül, “deng ü hayran” dır. Çünkü
    sevgiliden ayrı olduğu için şaşkın ve kendinden geçmiştir. Sevgiliden ayrı olan gönül
    daralır, hassas olur. Kimsenin kendisine bir şey yapmasına gerek kalmaksızın o herkese
    kırgın ve kızgındır; çünkü sevgiliden ayrıdır. Başkasıyla ilgilenmez, devamlı sevgiliyi
    düşünür. Sürekli ona ulaşma endişesi içindedir. Onu bu kötü duruma düşüren de
    sevgilidir. Gönül, derdin çaresinin, derde düşürende olduğunu bilmektedir, ancak arzu
    edilen de, sevgiliden başkası değildir.

    Gönül, içki içen ve güzel seven bir insana benzetilerek teşhis edilmiştir. Şair,
    gönlüne “sen” diyerek ona bir kişilik verdiği için teşhis sanatıyla birlikte; gönlünün
    kendinden başka birisi olmadığı için de “ben/sen” kelimelerinde, güzel/gönül/sevme ve
    bade/içme arasında tenasüp sanatı yapılmıştır.

    Bîgânedir muâmeleniz akl u hûş ile
    Gûyâ derûn-ı sînede mihmânsın ey gönül

    (Ey gönül! Akılla birbirinize yabancı gibisiniz. Sanki içimde misafir gibisin.)
    “Gönül, aşk duygusunun ve neticelerinin ortaya çıktığı bir merkez olarak kabul
    edilir. Âşığın ayrılmaz bir parçası olduğu gibi, sevgilinin âşığa karşı takındığı olumsuz
    tavrın neticelerinin görüldüğü bir mekan olarak da dikkati çeker” (SEFERCİOĞLU,

    1990, s. 248). Çoğu zaman akıl ve gönül birbirine zıttır. Başından beri bu işin sırrının
    çözülemediği bilinmektedir. Divan şiirinde; akıl ve gönlün çatışması renkli hayaller
    etrafında sıklıkla dile getirilmiştir. Bu zıtlığın temelinde şüphesiz “aşk” vardır. Gönlün
    akılla uyuşmaması, onun en önemli özelliklerinden biridir. Çünkü gönül, söz dinlemeyen
    bir çocuk, özgürce uçmak isteyen bir kuştur. Özgür olma isteğine rağmen sevgilinin
    saçının esiri olmaktan da kurtulamaz. Çile çekmekten usanmadığı için bî-pervâdır.
    Gönlün önemli bir vasfı da deli ve divane oluşudur. Bu yüzden gönül, havaîliği,
    serseriliği, hercaîliği ile âşığı temsil etmektedir.

    Burada asıl olarak şu düşünceye yer verilmek istenmektedir: Gönül ile akıl
    birbirine zıttır. Her birinin maksad(sevgili)a ulaşmak için kendi yöntemleri vardır. Aklın
    âşığın bedenini terk etmek istememesine karşın gönlün sinede misafir gibi davranması
    burayı terk etmek istemesinden dolayıdır. Çünkü akıl, âşığın bedenini temsil etmektedir.
    “Akıl dünya işlerini düzene koymak içindir. Dünya nimetlerine bağlılık akılla olur”
    (DİLÇİN, 1991, s. 59). Gönül ise sevgili(mâ-sivâ’llah)den başka her şeyi reddetmektedir.
    ‘Aşk, sevgili dışındaki her şeyi yakar’, “Âşık candan[beden] soyunmadıkça sevgiliye
    vuslat edemez. Gerçek idrak merkezi olan gönülden canın istekleri çıkarılınca, âşık mâ-
    sivâdan arınır” (KURNAZ, 2003, s. 11). Böylece ancak sevgiliye ulaşılabilinir.

    Gönül ve aklın uyuştuğu asla görülmemiştir. Bu rint ile zahidin, tarikat ehli ile
    şeriat ehlinin çatışma ve mücadelesini hatırlattığı için telmih, ayrıca derûn/sîne kelimeleri
    arasındaki anlam ilişkisinden dolayı tenasüp sanatı vardır.

    Âyîne oldu bir nigeh-i hayretinle âb
    Bi’llâh ne saht âteş-i sûzânsın ey gönül

    (Ey gönül! Hayranlık dolu bir bakışınla ayna su gibi eridi. Vallahi ne kadar
    kuvvetli bir ateşmişsin.)

    Gönlün, hayranlık dolu bir bakışıyla aynayı su gibi eritmesi; onun bilinmeyen gizli
    güçlerinin olduğunu ortaya koyar. Gönül, gerçek güzelliğin tecelligâhı olduğu için
    aynanın gönlü göstermesi mümkün değildir. Çünkü ayna, yapısı itibariyle gerçeğin
    kendisini değil, ancak yansımasını gösterebilir. Öte taraftan insanın Allah’ın aynası
    başka bir görüşe göre de Allah insanın aynasıdır. Gönül ve ayna birbirinin yerine de
    geçebilir. “Allah’ın Zât’ının kendisini tanıttığı insan Allah’ı görmez, sadece kendi
    biçimini Allah’ın aynasında görür. Sadece onda kendi biçimini görebilse bile, bizzat
    Allah’ı görebilmesi mümkün değildir. Bu bir aynaya bakmaya benzer, çünkü aynada
    kendinize baktığınızda, sadece ayna sayesinde kendi biçiminizi gördüğünüzü bilseniz
    bile, aynanın kendisini göremezsiniz” (BURCKHARDT, 1994, 131-2). Her iki görüşe
    göre ayna özü işaret etmektedir.

    Gönül, İslam inancında çok önemli bir yere sahiptir. Özellikle tasavvufî şiirlerde
    gönlün önemi üzerinde daha çok durulur. Bir hadis-i kudsî: “Ben yere göğe sığmam,
    mü’min kulumun gönlüne sığarım” demektedir. Bu nedenle gönül, Klâsik şiirimizde
    kutsal kabul edilmiştir. Bu beyit aynı zamanda batı mitolojisinden Narkissos efsanesini de
    hatırlatmaktadır.3

    Bütün varlıklar gerçek varlık olan Allah’ın güzelliğinin görüntüleridir. Ayna, ancak
    bu yansıma görüntüleri aksettirebilir. Öte yandan gönül, asıl gerçeğin bulunduğu yer
    olduğundan, aynanın gönlü göstermesi mümkün değildir. Çünkü aynanın ne bu güzelliği
    görüp dayanmaya ne de göstermeye gücü yeter. Nitekim beyitte gönlün bu gücü yeminle
    tasdik edilmektedir. Bu beytin en belirgin edebî sanatı mübalağadır. Narkissos efsanesine
    telmih yapılmıştır. Ateş ve su tezat sanatına güzel bir örnek olmuştur.

    Hac yollarında meş’ale-i kârbân gibi
    Erbâb-ı aşk içinde nümâyânsın ey gönül

    (Ey gönül! Hac yollarındaki kervan meşalesi gibi, âşıkların arasında fark
    ediliyorsun.)

    Gönül, hac yollarındaki yolcuların arasında lider ve yol göstericidir. Gönül, hac
    yoluna girmişse maksadı hacı olmaktır. Hacı olabilmek için Mekke’ye gidip Kabe’yi
    tavaf etmek gerekir. Divan şiirinde; Mekke’nin sevgilinin mahallesi, Kabe’nin de evi
    olduğu bilinmektedir.

    Hacca gitmenin belli bir zamanı vardır. Hac mevsiminde Müslümanlar topluca yola
    çıkar ve Mekke’nin yolunu tutarlar. Tabi bu yolculuk yaya ya da hayvanlarla yapıldığı
    için aylarca sürer. Zamanın ve yolun tespiti için bir kılavuza ihtiyaç vardır. Kılavuzun
    daha önce hacca gitmiş olması gerekir. Âşığın gönlü, daha önce hacca gitmiştir. Çünkü
    sevgilinin bulunduğu yere gidip sevgilinin evinin etrafında dönüp dolaşmıştır. Zaten
    gönlün işi sevgilinin bulunduğu yerin yollarında gidip gelmektir. Bu nedenle gönül,
    içindeki aşk ateşinden dolayı kervan meşalesine teşbih ediliyor. İlâhî aşkın mekanı da
    gönüldür. Gönül, âşıkların arasında kervan meşalesi gibi yol göstermekte ve hemen fark
    edilmektedir.

    Şair, bütün beyitlerde olduğu gibi bu beyitte de gönlünü âşığa benzeterek aslında
    kendini kastetmektedir. Çünkü, âşık olan gönül, şairin gönlüdür. Âşıklara yol gösterdiği
    için de onların piri olduğunu söylemektedir. Çünkü “en büyük âşık kendisidir” (DİLÇİN,

    1991, s. 58). Beyitte teşbih sanatı vardır. Bu benzetmede dört öğe de kullanıldığı için
    “teşbih-i mufassal” ayrıntılı benzetme yapılmıştır.

    Feyz âşiyânı mihr-i hüner cilvegâhısın
    Subh-ı bahâr-ı şevka girîbânsın ey gönül

    (Ey gönül! Sen ilim-irfan yuvası, hüner güneşinin doğduğu yersin. Arzu baharının
    sabahına yakasın.)

    İlim-irfan, bereket ve olgunluğun yuvası, hüner güneşinin doğduğu yer ve kavuşma
    baharının sabahı gönüldedir. Bütün bu güzelliklere, yeniliklere ve mutluluklara gönülden
    gidileceği ve bunlara ancak gönülle ulaşılabileceği anlatılmaktadır.

    Gönül zenginlikle doludur. İnsanların mutlu ve huzurlu olabilmesi için gönülleri
    keşfetmeleri gerekir. Hatta “gönül kazanmak, gönle girmek, gönülde yer etmek”
    deyimleri bu manayı kuvvetlendiren delillerdir. “Gönüllerde yaşamak” deyiminde ise
    saltanatın gönüllerde olduğu; ölümsüzlük ve unutulmayışın yeri olarak gönül
    belirtilmektedir. Gönlün kavuşma sabahına yaka olması gerçek mutluluğun ilk buraya
    doğacağının bir işaretidir. Ancak hüner güneşinin doğmasıyla arzu baharının sabahı
    olacağı anlatıldığı için Mihr/subh, feyz/hüner kelimelerinde tenasüp sanatı vardır.

    Peymâne-i muhabbeti sundun Nedim’e çün
    Lutf eyle alma câmı biraz kansın ey gönül

    (Ey gönül! Mademki Nedim’e sevgi kadehini sundun, lütfedip kadehi alma da biraz
    kansın.)

    Şair, bütün zorluklara rağmen en sonunda muhabbet kadehini gönülden almayı
    başarmıştır. Divan şiirinde, genellikle böyle bir durumla karşılaşılmaz. Çünkü âşık ne
    kadar isterse istesin maksadına ulaşamaz. Fakat şair, bu beyitte sevgi kadehine ulaşmayı
    başarmıştır. Bu Nedim’e has bir söyleyiş özelliğidir. Ancak âşık olana yine rahat yoktur.
    Âşık, ölünceye kadar dertli ve endişelidir. Beyitte âşık, sevgi kadehini ele geçirmesine
    rağmen her an kaybetme kaygı ve endişesini taşımaktadır. Şair, içki ve kadehe o kadar
    düşkündür ki içkiden ve kadehten hiçbir zaman ayrılmak istemediğini ve onlara
    doyamadığını aşağıdaki beytinden de anlıyoruz.

    “Destide kadehde doyamam görmeğe bari
    Ey gevher-i şeffaf senin mahzenin olsam”

    Gazelin tümünde istiare-i temsiliye sanatı görülmektedir. Benzetmelik, gönül;
    benzetilen ise âşıktır. Çünkü şairin kendisidir.

    2. GAZELİN YAPISAL İNCELEMESİ

    (Biçim, Ölçü ve Kafiye İncelemesi)

    2.1. Biçim

    Gazel, divan şiirinde beyitlerle kurulan ve tek kafiyeli biçimlerden biridir.
    Başlangıçta kasidelerin içinde bir bölüm olarak yer alan gazel, daha sonra müstakil bir hal
    almıştır. “Kadınlarla sevgi üzerine konuşmak, söyleşmek” anlamına gelen gazel, özellikle
    aşk, sevgi, güzellik ve içki konusunda yazılan şiirlere denir.

    Nedim, gazellerinin çoğunu şuhâne edâyla söylemiştir. Ancak gazellerinin birçoğu
    âşıkâne, rindâne, şuhâne, hikemî, ve Türkî-i Basit’in etkilerini de taşımaktadır.
    İncelediğimiz gazelin birinci ve ikinci beyitlerinde; “sabah rüzgarının esmesiyle gönlün
    düştüğü hal, yarin saçının kıvrımlarına esir olmanın vermiş olduğu bedbinlik ve gül
    mevsiminde içkiye tövbe edilemeyeceğinin belirtilmesi hem âşıkâne hem rindâne
    söyleyişin özelliklerini taşımaktadır. Bahar mevsimini her canlının coşku ve sevinçle
    yaşadığını, bu mevsimde içki içmeye tövbe edilemeyeceğini, güzel sevmekten ve içki
    içmekten gönlünün de kendisinin de vazgeçemeyeceğini belirten şair, durumu tam bir şuh
    edâ ile ifade etmektedir.

    Sekizinci beyitte; ilim-irfan, olgunluk, kemal ve erdemin yuvası, hüner ve marifet
    güneşinin ilk ve gerçek doğuş yerinin gönül olduğunun söylenmesi gerçekten hikmetli bir
    söyleyiştir. Yine göz yaşlarının yakıcı, bir alev kadar kırmızı ve ışık kadar parlak oluşu,
    güzelliğin ve güneşin gönle doğması gibi ifadelerin de Sebk-i Hindî’nin etkisiyle
    söylendiği izlenimini vermektedir.

    İyi bir ustanın elinde, malzemenin çoğu yabancı olsa bile duygu, düşünce, zevk ve
    estetik kaygıyla ele alındığında bütünüyle yerli/mahallî hatta şahsî bir ürüne
    dönüşebildiğim biliyoruz. Nedim’in çoğu şiiri kendi döneminde ve daha sonraları bu
    vasıflarla anılmıştır. Usta bir şairin şiirini tek bir tarzın içine değerlendirmek oldukça
    zordur. İncelenen bu gazel, Nedim’in şiirleri arasında en beğenilenlerden biridir.

    Bu gazel, gösterdiği özelliklerden dolayı yek-âhenktir. Klâsik şiirimizde beyitleri
    “anlam ilişkisi içinde olan gazellere yek-âhenk” denir. Gazelin beyit sayısının 9 olması
    yek-âhenk olmasıyla alakalıdır. Nedim’in gazelleri genellikle 5-7 beyit arasındadır. Bu
    gazelin 9 beyitten oluşması işlenen konunun öneminden dolayıdır. Konu gerektirdiği için
    şair beyit sayısını artırmıştır. Gazelin her beyti aynı konuyu işlediği gibi aynı güzellikte
    olduğunu da söyleyebiliriz. Bu gazel, aynı zamanda yek-âvâzdır.

    Gazelin beyitleri arasında sıralanış itibariyle zamanla bazı değişikliklerin olduğunu
    zannediyoruz. Beyitlerin sıralanışı gazelin anlam ve kompozisyonu bakımından bir
    uyumsuzluğu sezdirmektedir. Her ne kadar Divan şiirinde beyitlerin yerlerinin
    değiştirilmesi, bölümlere ayrılması, belli bir plana göre işlenmesi geleneği yoksa da;
    gazellerin birçoğunun böylesi bir inceleme yöntemine uygun olduğunu biliyoruz. Bu
    gazelde de anlam ve yapıyı göz önünde bulundurarak, beyitlerin zihinlerdeki yerini ve
    sırasını tespite çalıştığımızda karşımıza farklı ama daha dikkat çekici bir tablo
    çıkmaktadır. Beyitlerin kendi aralarında: 1,2--4,5--6,3,7,8--9 biçiminde kümelendiğini
    gördük. Gazeli önce üç ana bölüme ayırdık. Çünkü beyitler bu şekilde sıralanınca kendi
    aralarında da bir bölümlenmeye gittiğini gördük.

    Gazelin 1,2. beyitleri, şairin ve gönlünün durumunu tasvir ettiği için Giriş
    Bölümünü oluşturmaktadır. 4,5. beyitler, şairin gönlünden ve mevcut durumdan şikayet
    ettiğini gösteren Gelişme bölümünün I. Ara bölümünü oluşturmaktadır. 6,3,7 ve 8.
    beyitler, -âşığın ve gönlünün türlü aşk hallerinin övgüyle anlatıldığı için- Medh (övgü)
    kısmını yani; Gelişme bölümünün II. Ara bölümünü oluşturmaktadır. Gazelin 9. beyti ise
    istek/niyaz/yalvarma (dua) kısmı olarak Sonuç bölümünü oluşturmaktadır.


    2.1.1. Ölçü

    Araplar, aruz ilmini, şiir bilimi(ilmü’ş şi’ir)nin iki parçasından biri olarak kabul
    ederler. Şiir biliminin diğer parçası ise kafiye bilimi (ilmü’l- kafiye)dir. Şiirin meydana
    gelmesi için bu iki bilim şarttır. Divan şiirinin aruz ölçüsüyle yazıldığını biliyoruz. Aruz
    ölçüsü, Arapçaya has bir ölçü olduğu için başlangıçta Türk şairlerince rahatlıkla
    kullanılamamıştır. Türk şairleri, bu ölçüyle şiir yazmakta biraz zorlanmışlardır. Bunu
    zaman zaman şiirlerinde de dile getirmişlerdir. Ancak zamanla aruz ölçüsünü şiirimize o
    kadar sindirmişiz ki bazı usta şairlerimizin şiirlerinde yabancı bir ölçü olmaktan çıkıp
    adeta bizim öz malımız olmuştur.

    Aruz, şiirde ritmin sağlanmasıyla beraber redif ve kafiyedeki ses düzeninin
    dolayısıyla söz varlığının belirlenmesinde de etkili olmuştur. Aruzda Bahr-i muzârinin
    Mef0ûlü fâ0ilâtü mefâ0îlü fâ0ilün kalıbı, farklı tefilelerin karışık bir şekilde
    sıralanmasıyla oluşturulmuştur. “Karışık vezinler, gerek açık hecelerin fazlalığı gerekse
    ritimlerindeki değişkenlik sebebiyle dîvan şiirinde, bilhassa son devirlerde tercih
    edilmiştir. Bunlardan özellikle üçü dîvan şiirinde çok kullanılmıştır (MACİT, 1996, s.
    81). Nedim de çokça tercih edilen bu üç4 kalıptan birisini başarıyla kullanmıştır. Şiirde
    dört ayrı yerde imale yapılmıştır. Aruzda kusur olarak görülen imale, bir yerde soru
    ekinde bir diğerinde de meş’ale sözcüğünün ikinci hecesine denk getirilmiştir. Diğer ikisi
    de izafet kesrelerine denk getirilerek bu kusur hafifletilmeye çalışılmıştır. Ayrıca redifin
    “sın” hecesindeki “n” sesi “ey” hecesine ulanarak kapalı hece “sı ney” şeklinde açık hale
    getirilmiştir. Heceyle de şiir yazdığım bildiğimiz Nedim, sanatı ve eserleriyle hem
    döneminin hem de Klâsik şiirimizin önemli bir temsilcisidir. Onun şiirlerinde
    gördüğümüz yenilik ve gelişmeleri başkalarında aynı oranda görmek pek mümkün
    değildir.

    2.1.2. Kafiye ve Redif

    Divan şiirinde şekle ait bazı kurallar vardır ki asla değişmez. Bundan dolayıdır ki
    Divan şiiri, şekilci olmakla suçlanmıştır. Değişmeyen bu kurallardan biri de kafiye
    unsurudur. “Kafiye Divan şiirinde ses, redif ise söz tekrarlarının mısra sonlarında
    simetrik olarak kullanılmasıdır” (MACİT, 1996, s. 83). İncelenen gazelin kafiye düzeni
    aa, xa, xa, xa, xa, xa, xa, xa, xa şeklindedir. Bu, aynı zamanda bütün kaside ve gazellerin
    de kafiye düzenidir. Gazelin kafiyesini “-ân” sesleri oluşturmaktadır. Bu kafiyeye Divan
    şiirinde kafiye-i müreddefe “redifli kafiye” denilmektedir. Redifli kafiye şudur: Kafiyeyi
    oluşturan seslerden asıl ve son ses olan “revi” harfinden önce (l)elif, (j)vav, (^)ye
    geldiğinde -ki biz bu sesleri; â, û, î olarak gösteriyoruz- kafiye-i müreddefe olur. Kafiye-i
    müreddefe bu gün tam kafiye olarak adlandırılmaktadır. Bazı kaynaklar buna zengin
    kafiye de demektedirler. Bu gazelde gür ve bol sesli olan tam kafiyeyle birlikte redif de
    kullanılmıştır. Redif, sözlük anlamı arkadan gelendir. “Kafiye sözcüğünün revi sesinden
    sonra gelen, ses, takı, ek ve sözcüklerdir” (DİLÇİN, 1995, s. 61-62). Gazelde kullanılan
    “-sın ey gönül” rediftir. Burada kullanılan “-sın” eki bildirme ikinci şahıs ekidir. Oysa
    son mısradaki “kansın” sözcüğündeki “-sın” eki emir kipinin üçüncü tekil şahsına aittir.

    Divan şairleri, kullandıkları redifleri genellikle Türkçe kelimelerden seçerler. Bu
    gazelde de seçilen redifin Türkçe olduğunu görmekteyiz. Nedim, “-sın” ekiyle, bir uzun
    ünlü ve bir ünsüz sesten oluşan kafiye seslerinin bulunduğu yabancı kelimeleri
    Türkçeleştirmiştir. Böylece kafiye kelimelerinin yabancılığı Türkçe bir ekle okuyucuya
    hissettirilmemeye çalışılmıştır.

    “Divan şiirinde redifi belirleyen etkenlerden biri türdür. Özellikle kelime
    seviyesindeki rediflerle metnin anlamı arasında bir ilişki vardır. Konu, çok kere redifi
    belirler” (MACİT, 1996, s. 88). Bu gazelde de konu redifi belirlemiştir. Redifin de
    konuyu tamamıyla kapsadığı görülmektedir. Redif, hem mısra sonlarında bir anlam
    yoğunluğu hem de çarpıcı bir nitelik ortaya çıkarmaktadır. Bu gazelde de anlam ve ses
    kargaşası yaratılmadan on iki ses başarıyla kafiye ve redif sesleri olarak kullanılmıştır.
    “Redif şiirde ses ve anlamın odak noktasıdır. Böyle bir odak noktası şiirin kendi içinde
    bütünlüğünü sağlar” (MACİT 1996, s. 88). Kafiyenin kullanıldığı bir şiirde redifin de
    kullanılmasının ses güzelliğine zarar getireceği düşünülür. Oysa bu şiirde böyle bir
    olumsuzluk söz konusu değildir. Redifin diğer bir önemi de gazellere özellikle de
    kasidelere ad olmalarıdır. Kasidelerin çoğu redifleriyle bilinirler. Bu durum gazeller için
    de geçerlidir. Çünkü Divan şiirinde gazellere özel adlar ve başlıklar verilmez.

    2.2. Ses İncelemesi

    Gazelde vezinle beraber sesler de ahenkli bir şekilde kullanılarak bir iç uyum
    sağlanmıştır. Kullanılan ölçü dört tefileli ve on dört heceden oluşmaktadır. Bu on dört
    hecenin altısı açık, sekizi kapalıdır. Bütün kalıpların son hecesinin kapalı olduğunu
    düşünürsek bu kalıbın açık hecesiyle kapalı hece sayısı arasında fark kalmamaktadır. Şair,
    şiirini zihninde oluştururken bu ölçüyü de kullanacağını düşünmüş olmalıdır. Çünkü
    anlam itibariyle bu şiirde kullanılan bütün öğeler hemen hemen eşit düzeydedir. Aşk,
    aşkın şiddeti, içki, üzüntü, şikayet, pişmanlık ve istek gibi temaların derecesi birbirine
    yakındır.

    Divan şairleri, şiirlerinde ahengi sağlamak için söz tekrarlarından yararlanırlar.
    Ancak sadece söz tekrarları değil ses tekrarlarının da ahenk unsuru olarak kullanıldığı
    bilinmektedir. Nitekim Nedim de bu gazelinde; özellikle redifte kullandığı söz
    tekrarlarıyla beraber her beyitte tekrarlanan ortak seslerden de ahenk unsuru olarak
    yararlanmıştır.

    2.2.1. Ünlü-Ünsüz

    Gazelde kullanılan seslere bakıldığında bir heyecan, istek, pişmanlık ve övgü şiiri
    olduğu ortaya çıkmaktadır. Heyecanın derecesini seslerden ve ünlemlerden de
    anlayabiliyoruz. Gazelde kullanılan ünsüz seslerin sayısı 327dir. Buna karşılık ünlü
    seslerin sayısı 246dır. “Ünsüzlerin hakim olduğu şiirler hareketli, akıcı; ünlülerin
    çoğunlukta olduğu şiirler ise daha durağan bir yapıya sahiptir. Bunların birbirlerine eşit
    sayıda olduğu şiilerde ise bu nitelikler arasında bir denge ve birinden diğerine bir geçiş
    vardır” (HORATA, 2002, s. 381).

    Şiirin bir aşk ve heyecan şiiri olma özelliğini kullanılan seslerin özellikleriyle de
    açıklayabiliriz. Gazelde sert ünsüzlerle kalın ünlülerin az olduğunu görmekteyiz. Sert
    ünsüzler ve kalın ünlülerle gönül ve gönül ilişkileri gibi hassas ve nazik bir konu
    anlatılmaya çalışıldığında son derece incitici olacağını düşünen şair, bunun yerine sedalı
    ünsüzlerle ince ünlüleri daha fazla kullanmayı uygun görmüş olmalıdır. Sedalı ünsüzler
    ve ince ünlülerin çokluğu şiire anlam yoğunluğu ve ince hayaller kazandırmıştır. Ayrıca
    uzun ünlülerden -â sesinin sıfatlarda kullanılması gönlün ve hassasiyetlerinin derecesiyle
    ilgilidir.

    2.2.2. Alliterasyon ve Ses Göndermeleri

    Gazeldeki ünlü ve ünsüz seslerin şiirin anlamına uygun bir şekilde dağıldığını
    görüyoruz. Ayrıca şair, çeşitli ünlü-ünsüz ses gruplarını kulakta güzel bir armoni
    uyandıracak biçimde kullanmaktadır. Aşağıdaki ikili ses grupları bunlardan bazılarıdır.

    1. ân/ân/ân, es/es, ri/ir

    2. ül/ül, im/im/ım, an/ân

    3. ed/ed, ir/ir, n, l

    4. an/ân, n-s/ns, iç/iç, gü/gû

    5. in/in,ân/ân, lü/ül, le/el

    6. ây/ay, ne/ne, âh/ha

    7. la/âl, bâ/bâ, ân/ân, rb/rb, şa/aş

    9. mâ/âm, ey/ey/ey, lü/lü, ün/ün/ün

    Kullanılan bu ikili ses grupları ve alliterasyonlar, ses-anlam ilişkisini güçlendiren
    unsurlardır. Ancak şiirin ahengini sağlamada da bu seslerin çok büyük öneme sahip
    olduğunu söyleyebiliriz.

    2.3. Anlam İncelemesi

    Divan şiirinde, gazellerin herhangi bir bölümleme veya bir kompozisyon planına
    göre işlenmediği bilinir. Çünkü gazellerde, her şeyden önce beyit bütünlüğüne önem
    verilir ve her beytin anlamı kendi içinde başlar yine kendi içinde biter. Ancak yapısal
    açıdan bu gazele bakıldığında üç ana bölümden oluştuğu görülmektedir.5 Üçüncü beytin
    yerini değiştirip altıncı beyitten sonraya aldığımızda; ilk iki beyitte gönlün tasviriyle bir
    giriş yapılmaktadır. Birinci bölümü oluşturan bu tasvir kısmında şair aslında kendini
    anlatmaktadır. Yani şair ile gönlü arasında bir ortaklık söz konusudur:

    1.
    Esdikce bâd-ı subh perîşânsın ey gönül
    Benzer esîr-i turra-i cânânsın ey gönül

    2.
    Gül mevsiminde tevbe-i meyden benim gibi
    Zanrnm budur ki sen de peşîmânsın ey gönül

    İkinci bölümde ise iki ara bölüm vardır. Gelişme bölümü olarak ele aldığımız
    ikinci bölümün birinci ara bölümünü oluşturan 4.5. beyitlerde şair, gönlünden şikayet
    ederek onun uygun olmayan davranışlarda bulunduğunu ifade ederek gönülle başının
    dertte olduğunu ve ona söz geçiremediğini anlatmaktadır.

    4.
    Ben sana bâde içme güzel sevme mi dedim
    Benden niçin bu gûne girîzânsın ey gönül

    5.
    Bîgânedir muameleniz akl ü hûş ile
    Gûyâ derûn-ı sînede mihmânsın ey gönül

    Gelişme bölümünün ikinci ara bölümünde ise bir övgü vardır. Gazelin 6, 3, 7 ve 8.
    beyitlerinde gönlün türlü meziyetleri sayılarak övülmektedir.

    6.
    Âyîne oldu bir nigeh-i hayretinle âb
    Billah ne saht ateş-i sûzânsın ey gönül

    3. Eşkimde böyle şule nedendir meğer ki sen
    Çün sûz u tâb-ı ğiryede pinhânsın ey gönül

    7.
    Hac yollarında meşale-i kârbân gibi
    Erbâb-ı aşk içinde nümâyânsın ey gönül

    8.
    Feyz âşiyânı mihr-i hüner cilve-gâhısın
    Subh-ı bahâr-ı şevka girîbânsın ey gönül

    Gazelin üçüncü ana bölümünü oluşturan Sonuç bölümünde ise sadece son beyit
    olan makta yer almaktadır. Şair bu beyitte sevgi kadehini gönülden almayı başarıp
    muhabbet içkisine kanmaya çalışmaktadır. İçkiye kanabilmek için de gönle niyazda
    bulunmayı ihmal etmemesi gerekir. Çünkü uzun süren bir mücadeleden sonra şairin
    muhabbet içkisine doyacağı konusunda tereddüdü vardır. Böylece yalvarma ile karışık bir
    rica da söz konusudur. Sonuç bölümünde, maksadına ulaşmak isteyen şair, gönlünü
    överek sonunda istediğini elde etmeye çalışmaktadır.

    9. Peymâne-i muhabbeti sundun Nedim’e çün
    Lutf eyle alma câmı biraz kansın ey gönül.

    Şair, bu şiirinde bütün anlam yoğunluğunu “gönül” sözcüğünde toplamıştır. Türk
    insanının, kendi diliyle en hassas yanını, hissettiği en içten duygusunu, ve önemli yaşam
    orgam(kalp)rn dile getirmiştir. Kısacası özünü ifade ettiği “gönül”ü ele almıştır. Şair, eğer
    gönül gibi bir sözcüğü tercih etmişse bunda sadece sanat kaygısı, kendini övme isteği,
    sevgiliye özlem vb. konular değil; bütünüyle bir millî duyuşu ve ferdî haykırışı görmek
    mümkündür. Nedim, bu şiiriyle bir “gönül adamı” olduğunu ortaya koymuştur.

    Sonuç

    Son zamanlarda Divan şiirine yeni bir tarzla yaklaşan bilim adamlarımız vardır.
    Divan şiirini bütün yönleriyle ele alan incelemelerin yanında, şiirin salt metin olarak ele
    alınıp değerlendirildiği çalışmalar da yapılmaktadır. Bu çalışmalar, Divan şiirinin
    geleneğin dışında bir metotla incelendiğinde de güzel ve yararlı sonuçların ortaya
    çıkabileceğini göstermektedir. Nedim’in ‘gönül’ redifli gazelinde geleneksel incelemenin
    sonucu ortaya çıkan güzelliklerin yanı sıra yapısal açıdan yaptığımız incelemelerin de
    dikkat çekici olduğuna inanmaktayız. Klâsik şiirimizin en çok ilgi gören türlerinden biri
    olan Gazelin, şairini, okuyucusunu, şerh edicisini ve bu şerhi okuyanın/dinleyenin aldığı
    hazzın yanında şekil, ses, söz ve anlamın oluşturduğu hem dış yapısının hem de iç
    yapısının bir kompozisyonunun bulunduğunu gördük. Eski şiirimizin sanıldığı gibi
    eskimediğini ona yeni bakış açılarıyla bakıldığında yeniliğini ve güzelliğini gösterdiğini
    gördük. Bu bağlamda Divan şiirinin farklı bir bakış açısıyla değerlendirilmesinde büyük
    yararlar sağlanacağı kanaatindeyiz.

    KAYNAKLAR

    Bachelard, Gaston (1999), Ateşin Tin Çözümlemesi, Öteki Yay. Ankara.

    Burckhardt, Titus (1994), Aklın Aynası, İnsan Yay., İstanbul.

    Ceylan, Ömür (2000), Tasavvuf Şiir Şerhleri, Kitabevi Yay., İstanbul.

    Çelebioğlu, Âmil (1998), Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, MEB. Yay., İstanbul.

    Dilçin, Cem (1995), Türk Şiir Bilgisi, TDK Yay., Ankara.

    Dilçin, Cem (1991), “Fuzuli’nin Bir Gazelinin Şerhi Ve Yapısal Yönden İncelenmesi”,
    Türkoloji, D.S.IX.

    Emil, Birol (1997), Türk Kültür ve Edebiyatından-1 Meseleler, Akçağ Yay., Ankara.

    Hançerlioğlu, Orhan (2000), Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul.

    İpekten, Haluk (1986), “Gazel Şerhi Örnekleri-II”, Türk Dili Dergisi-Divan Şiiri Özel
    Sayısı, Ankara.

    Horata, Osman (2002), Eski Türk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yay., Ankara.

    Kortantamer, Tunca (1994), “Teori Zemininde Metin Şerhi Meselesi” Ege Ü. Fen-Ed. Fak.
    TDE. Araştırmaları D., İzmir. S.VIII, s. 1-9.

    Kur’ân-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (1996), Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara.

    Kurnaz, Cemal (2003), “Âşık odur ki kılar cânın fedâ cânânına”, Dergâh D., S.157,
    İstanbul, s.11.

    Kutkan, Şevket (1992), Nedim Divanı’ndan Seçmeler, KTB Yay., Mersin.

    Macit, Muhsin (1996), Divan Şiirinde Âhenk Unsurları, Akçağ Yay., Ankara.

    Mazıoğlu, Hasibe (1992), Nedim’in Divan Şiirine Getirdiği Yenilik, Akçağ Yay. Ankara.
    Mengi, Mine (2000), Divan Şiiri Yazıları, Akçağ Yay., Ankara.

    Nedim Divanı, (Haz: Gölpınarlı, Abdülkadir, 1972), İnkılap ve Aka Yay., İstanbul.
    Sefercioğlu, M. Nejat (1990), Nev’îDivanı’nın Tahlili, KTB Yay., Ankara.

    Tarlan, Ali Nihad (1981), Edebiyat Meseleleri, Ötüken Yay., İstanbul.

    Tunalı, İsmail (1998), Estetik, Remzi Kitabevi, İstanbul.

    Yıldırım, Ali, “Nedim’in Şiirlerinde Somutlaştırma”, F.Ü.Sosyal Bilimler Enstitüsü
    Dergisi, S.2, Elazığ-202,s.211-218.

    1G8

    1
    Halil Nihad’ın hazırladığı Nedim Divanı, Hasibe Mazıoğlu’nun Nedim, Şevket Kutkan’ın Nedim
    Divanı ’ndan Seçmeler adlı çalışmalarda mısra:

    “Lutf eyle alma câmı biraz kansın ey gönül”

    Biçiminde olmasına rağmen. Abdülbaki Gölpınarlı’nın hazırladığı Nedim Divanı’nda:

    “Lutfeyle câmı bâri biraz kansın ey gönül”

    biçimindedir.

    Ayrıca, üzerinde çalışılacak metnin sağlamlığıyla ilgili daha geniş bilgi için bakınız. Mine Mengi, “Metin
    Şerhi, Tahlili ve Tenkidi Üzerine”, Divan Şiiri Yazıları, Ankara, 2000, s.72-80.

    2
    Gönülle ilgili daha geniş bilgi için bakınız: Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri(2003), Marifetnâme,ll.

    Cilt. S.84-135, Berikan Yay. Ank., Âmil Çelebioğlu, “Erzurumlu İbrahim Hakkı Divanı’nda Gönül” Eski
    Türk Edebiyatı Araştırmaları, s.585-598, MeB. Yay., İst., 1998.

    3
    Narkissos efsanesi, üç farklı şekilde anlatılır. Bunların en meşhuru “Narkissos, tanrı Kephisos ile nympha
    Liriope’nin oğludur. Doğduğu zaman, annesiyle babası kâhin Teiresias’a danıştılar. Teiresias, onlara,
    çocuğun “kendi yüzüne bakmazsa çok ileri yaşa kadar yaşayacağı” cevabını verdi. Erkeklik çağına
    eriştiğinde, Narkissos’a birçok genç kız ve nympha âşık oldu. Ama o, bütün bunlara duyarsız kalıyordu.
    Nihayet. Nympha Ekho ona gönül verdi, ama o da ötekilerden fazla bir şey elde edemedi. Çok üzülen
    nympha Ekho inzivaya çekildi, zayıfladı zayıfladı ve sonunda yalnızca inleyen bir ses olarak kaldı.
    Narkissos’un hor gördüğü kızlar, tanrılardan , öçlerinin alınmasını istediler. Nemesis kızları duydu ve bir
    düzen kurdu: havanın çok sıcak olduğu bir av sonrasında, Narkissos, susuzluğunu gidermek için bir
    pınarın suyuna eğildi ve suyun aynasında kendi yüzünü gördü. Bu yüz o kadar güzeldi ki, Narkissos bir
    anda ona âşık oldu. Bundan böyle gözü dünyada hiçbir şeyi görmez oldu ve suya eğilmiş olarak kendi
    suretine bakakalıp, öylece öldü... Narkissos’un öldüğü yerde bir çiçek bitti. Bu çiçeğe, onun adına
    izafeten narkissos[nergis] dendi. Pıerre Grımal,(1997), Mitoloji Sözlüğü, (çev. Sevgi Tamgüç), Sosyal
    Yay., İst.

    4
    Diğer ikisi: Mef‘ûlü mefâ‘îlü mefâ‘îlü fe‘ûlün , Mefâ‘ilün fe‘ilâtün mefâ‘ilün fe‘ilün.

Benzer Konular

  1. Şekil ve Muhteva Bakımından İnceleme
    Konu Sahibi mehmet23 Forum Soru-Cevap
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 23.Haziran.2013, 19:19
  2. Hakikat her vücudun canı aşkdur isimli şiirin incelenmesi
    Konu Sahibi Kayıtsız Üye Forum Soru-Cevap
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 24.Nisan.2013, 17:06
  3. Cevap: 1
    Son Mesaj : 28.Aralık.2012, 20:35
  4. Yazdığım metni dil ve anlatım bakımından kontrol eder misiniz?
    Konu Sahibi sanık Forum Türkçe Öğretmenleri
    Cevap: 1
    Son Mesaj : 04.Kasım.2012, 10:19
  5. Kimya: Moleküler yapı nelerdir?
    Konu Sahibi Kayıtsız Üye Forum Soru-Cevap
    Cevap: 3
    Son Mesaj : 16.Ekim.2012, 13:46

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Var
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Var
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Var
  •