Edebiyatta Şair-Yazar Kadın

Elbette ki edebiyatın cinsiyeti olmaz; ancak toplumsal cinsiyetten dolayı, bu alanda erkekler daha çok aktif olmuşlardır. Kadının edebiyatta belirgin olarak özne konumunda olması daha bir-iki yüz yıl olmuştur. Oysa edebiyattaki ‘nesne’ konumu, edebiyat denilen kavramın ortaya çıkmadan, insanların duygularını basitçe mağaralara veya ilkel araç/gereçlere yazmasıyla başlar. Onun hem çok önceleri başlayan ‘nesne’ konumu, hem de ‘özne’ olarak, temel haklar açısından erkeklerle eşit olmaya başladığı çağımızda, daha çok ‘aşk’ı ön planda olmuştur. En başarılı şair ölçütü, aşkını veya bu genel duyguları ifade etmede başarıyı göstermek, sayılmıştır. Kadın hiçbir çağda, hiçbir toplumda edebiyatın dışında tutulmamıştır. Gerek ‘nesne’ gerekse ‘özne’ olarak, edebiyattaki varlığı devam etmektedir. Şimdi, kadının ‘özne’ konumu üzerinde konuşulmaktadır. Ve, edebiyatta ‘özne’ olarak, neden yeteri sayıya ulaşmadığı sorusu sorulmaktadır. Kadının başarısı da yine bu sayıdan kaynaklandığı söylenilmektedir. Bunun nedeni olarak da bir ‘Kadın Edebiyatı’ geleneğinin olmaması, gösteriliyor.

Kadının edebiyattaki ‘özne’ konumu dikkate alınarak ‘Neden kadın şair/yazar az?’ sorulan soruya verilen cevabın da çoğu zaman cinsel farklılığa dayandırılmasıyla açıklanıyor. Oysa, hiçbir zaman, sözü edilen olay/durum/nesne ne olursa olsun, tek bir nedene dayandırılarak açıklandığında, belki o zamanın paradigmasında geçerli olabilir; ama daha sonraları eksik kalacaktır. Kadının özne olarak edebiyattaki katkısın gönümüzde arttığı ve kadınların kendilerini özgürce edebiyatta icra etmeleri gönümüz insanlığın ulaştığı nokta kabul edilse de aslında, kadın hiçbir zaman, kabul edilen azdan çoğa algısıyla da olsa, edebiyatın dışında kalamamıştır. Kadın edebiyatta ‘özne’ konumuna gelse de, kendi ‘nesne’ konumunu da devam ettirmiştir. Hem Türkiye’de hem de diğer dünya devletlerinde kadın, geçmişten günümüze doğru uzanan tarihsel süreçte daha fazla yer edinmiştir. Aslında bu zamansal artış, sadece kadınlar için geçerli olmamış, eğitim ve öğretim imkanlarının en üstten en alttaki tabakaya kadar yayılmasıyla artış göstermiştir. Bunun temelinde, bir kültür birikimi ve bu kültürel birikime kalemle katılan kişi sayısının artması var. Bugün için, hem dünyada yaşadığımız 2011’li yıllara adını veren ‘modern insan’, hem de modern insanın kullandığı ve yararlandığı imkanların çok uzağında kalan insanlar var. Eskiden olduğu gibi, dünyanın bütününde paralel bir gelişme olmamıştır. Asıl gelişmeyi ve kültürel birikimi üç kıta sağlamıştır. Bunu da en çok Asya ve Avrupa yapmıştır. Aslında her iki kıta da birbirinden aldıkları birikimi, belli yüzyıllar içinde birisinin durgunluk yaşarken, diğerinin yeni bir sıçramayla ilerlemesiyle bir birini tamamlamıştır. Ve bu iki kıtanın belirgin halkları/devletleri hiçbir zaman birbirinden kopmamıştır. Bu ilerleme-duralama arasındaki fark, her zaman için kapatılabilecek ve onun önüne bile geçebilecek düzeyde olmuştur. Aslında bu süreç her zaman için, iletişim ve etkiletişimde bulunan ve dünyanın gelişmelerine yün veren ve kendi aralarında da aynı zamanda bir dost-düşman çatışmasını yaşayan göçlü halklar arasında olmuştur.

İlk insanlardan çağdaş insanlığa kadar, her zaman için eğitimli insan dahil olmuştur edebiyatta. Eski zamanların edebiyat erkeği de gönümüz edebiyat kadını da toplumsal hiyerarşinin üst kesiminde yer alıyor. Genelde eğitimin halka indiği söyleniyor. Oysa, eğitimden geçen kişi, artık ‘halk’ kimliğine sıkıştırılmış ‘elit’ kesimin elemanıdır. Eğitim, toplumsal hiyerarşide, konum değiştirmeye yarayan bir göçtür. O zaman, o kişi artık, eski toplumsal konumunda değildir ve yeni konumunun insanı olarak, bulunduğu konumun davranışını-duygusunu-tutumlarını, kısaca bulunduğu konumun, diğer konumlardan fark oluşturabilen bütün unsurlarını kullanacaktır.

Edebiyattaki kadın da her zaman için ‘üst sınıf’ insanıdır. Ve üst sınıf erkeğinin yaptığı eylemlerin de içindedir. Ve onunla bir paylaşıma girerek, edebiyata katılmıştır. Erkek egemen düşüncenin şanına yakışır bilgi ve kültüre sahip olması gerekiyor. O dönem için, erkeklerin bilgili/kültürlü kabul edilmeleri için gereken ne varsa, kadın da bunlara sahip olmak için uğraşacaktır. Yönetenin kızı, ya onun gibi bir yöneticiye verilecektir, ya da en çok onun konumuna yaklaşan kişiye. Osmanlı’da başka ülkelerin hükümdarlarına kızlarını vermek gibi bir durum da olmadığına göre, sadece kendi ülkesindeki kişiler kalır, o da kendi izniyle belli konumlara gelmiş kişiler demektir ki onlar da ‘İlmiye/seyfiye/askeriye’ tabakasının en üst sınıfından kişileri seçme çansını verir. Onun dışındaki örnekler, her ne kadar ‘İslami bir kimliğe sahip olan Osmanlı Devlet’inde görülse de, yine yönetenin kızına talip olan kişinin yönetici aracılığıyla konumun yükselmesiyle olur.

Dünyanın var oluşundan bu yana, savaş gibi insanların iç dinamiklerinden kaynaklanan unsur dışında, her zaman nüfus olarak kadın-erkek eşitliği var olmuştur. Elbette ki buradaki eşitlik sayısal veri olarak bire bir olmamıştır. Sadece çok az farklar vardı. Ancak savaşın daha çok erkek işi olarak görülmesinden dolayı ve erkeklerin katılıp ölmeleriyle bu oranda belirgin farklar ortaya çıkmıştır. Ve eğer belli sürede çok ağır düzeyde bir savaş yaşanılmammışsa, bu fark azalmıştır. ‘Yeryüzünde kadın sayısı mı fazla, erkek sayısı mı?’ sorusuna, şu an için dünya genelinde kadın sayısı da fazla olabilir, erkek sayısı da; ama ağırlıklı tahmin, erkek sayısının fazla olduğudur. Bölgelere ve temelde de ülkelere indirgendiğinde, herhangi bir iç/dış savaş yaşayan ülkelerin kadın sayısı erkeklerden fazla olmuştur.

Divan Edebiyatı’nın erkek temelli bir edebiyat olduğu söylenilse de ve buna rağmen kadının da belli sayıda da olsa yer almış olduğu unutulmasa da, sözü edilen kadın da üst sınıf kadınıdır. Yani Osmanlı da iki temel unsur olan yönetilen-yöneten ayrımında, yöneten konumunda bulunmuşlardır. Babalarının en küçük bir rütbede bulunması bile yöneten içinde olmak demekti. Padişahın sahip olduğu hemen bütün imkanlara sahiptiler. Hem erkek, hem de kız çocuklarının eğitimini karşılayabilecek imkan ve zenginlikteydiler. Yapacakları hangi işleri vardı ki, edebiyat dışında uğraşabilsinler?Edebiyat, onlar için bir zaman geçirme aracı ve yüksek tabakada bulunan kişiler gibi olmaktan başka neyi sağlıyordu?Bir kadının şair veya yazar olması neyi değiştiriyor?Bunu şu şekilde soralım:Erkeğin edebiyatta olması, onda hangi değişiklikleri oluşturdu ve ona hangi imkanlar sağladı?

Avrupa ve ABD, hem insanlığın teknoloji imkanlarının en fazla yararlandığı ve üretildiği yerler, hem de insan hakları açısından temel değerlerde kadın-erkek eşitliğinin birbirine en çok yaklaştığı iki kıta. Ancak her iki kıtanın da erkek yazar/şair sayısı kadınlardan fazladır. Bu eskiden beri devam eden bir şeydir. Hiçbir zaman hiçbir coğrafyada kadın yazar/şair sayısı erkekleri aşmamıştır. Erkeğin yazdığı bir şiir, bir roman ya da bir araştırma kitabı, hem erkek hem de kadın okuyucu tarafından okunmakta, anlaşılmakta ve beğenilmektedir. Kadın-erkek sanatçıların hangisin eserleri her açıdan daha başarılıdır, sorusuna bugünkü kadın şair/yazarlarının ulaştığı seviyede bile, erkeklerin lehine cevap verilmektedir. Erkeklerin, edebiyatta kadınların önüne geçmelerinin nedeni, çok eskiden beri birbirlerini desteklemeleri ve köklü bir geleneğe dayanmış olmalarında mı yatıyor işin sırrı?Yoksa, erkekler bu işi daha iyi yapabilecek yeteneklere mi sahipler?Bunun neden(ler)i nedir?Yoksa cinsel ayrımın insanlara kendi cinsini yapabileceği şeyleri yapmada başarılı olma şansı mı veriyor?