Tarih Araştırmalarında Edebi Metinlerin Değeri ve Divanların Tarihçiye Sundukları / A. Fuat BİLKAN

Bu çalışmada, tarih alanındaki araştırmalarda edebî eserlerden yararlanılmasının önemi ve bu tür çalışmalarda edebî eserlerdeki materyallerin değerlendirilmesinin gerekliliği üzerinde duracağız. Bundan hareketle, "metnin niyeti" çerçevesinde bir yaklaşım sergileyerek (örnekler ışığında) edebî metinlerin, tarih kitaplarında kaydedilen bilgilerden muhtevâ ve bakış açısı bakımından farklılıklarını belirlemeye çalışacağız.

Ne yazık ki ülkemizde özellikle sosyal bilimlerde disiplinler arası çalışmaların yeteri seviyede olduğunu söyleyemiyoruz. Burada ele alacağımız edebiyat-tarih ilişkileri, esasen, edebiyat-sosyoloji, edebiyat-psikoloji, edebiyat-uluslar arası ilişkiler vb. pek çok alan için de geçerli olabilecek bir durumdur.

Sözgelimi, sosyal ve kültürel değişmeler, tip tahlilleri, zihniyet araştırmaları, psikoloji çalışmaları, yabancı ülke ve kültürlerin algılanış biçimleri, ekonomi ve ahlâk anlayışları gibi farklı sosyal alanlara ait çalışmalarda edebiyat eserlerinin değeri ve ihtivâ ettiği örneklemeler oldukça önemlidir.

Edebiyat ve tarih alanlarının kesişme noktasında, birçok türün bulunduğu ve bu türlerin her iki alanda da ilmî çalışmalarda değerlendirildiği bir gerçektir. Bu türlerin başında, doğrudan doğruya tarih alanına giren edebî eserler vardır ki bunlar edebiyat tarihî niteliği taşıyan ve hem edebiyatçı hem de tarihçi açısından değer arz eden eserlerdir.

Şu'arâ Tezkireleri, Vefiyâtnâmeler, Seyahatnâmeler, Fütüvvetnâmeler, Gazavâtnâmeler, Şehrengîzler, Kıssa-i Nebiler, Menâkıbnâmeler, Şakayikü'n-Nu'mâniyye Zeylleri vb. eserler bu grupta mütalaa edilebilir. Aynı şekilde edebiyat araştırmalarında da Osmanlı tarihi, tereke, salname, şer'iye sicili, vakfiye vb. tarih eserleri, özellikle biyografik çalışmalarda kullanılması gereken önemli kaynaklardandır.

Bir de bilim ve kültür tarihi bakımından dikkate alınması gereken eserler vardır ki bunlar, Türk toplum hayatının anlaşılması ve tetkikinde önemli materyaller ihtiva etmektedirler: Surnâmeler, Falnâmeler, Maktel-i Hüseyn'ler, Hendese, Hesap, Zayirçe, ilm-i Tıb, ilm-i Tencim vb. pek çok türdeki eserler, dönemin dil ve üslûbunu yansıtan birer edebî değer olmakla birlikte, bilim ve kültür birikimlerini de ortaya koyan türlerdir. Sözgelimi Surnâmeler, Osmanlı düğün şenliklerini ve bunun etrafında oluşan kültürü yansıtan önemli kaynaklardandır. Bir Surnâme metninde, dönemin yemek kültürünü, âdâb-ı mu'âşereti, saray geleneklerim, kültürel ve folklorik pek çok unsuru bulmak mümkündür. Bilhassa kültür tarihî araştırmalarda bu tür eserler, büyük bir değere sahiptir. Aynı şekilde Şehrengîzler de şehir monografilerinin hazırlanmasında önemli kaynak niteliği taşırlar. Ayrıca, şifahî edebiyata ait malzemelerin, atasözü, deyim, masal, hikâye, fıkra gibi anlatım türlerinin de zengin sosyal ve kültürel malzemeler içerdiğini hatırlatmakta fayda görüyoruz.

Burada, konu sınırına da riâyet ederek, daha ziyâde dikkatlere sunmak istediğimiz edebî eserlere, Dîvânlar'daki tarihî malzemelere geçmek istiyorum.

Bilindiği gibi divân, Osmanlı şairlerinin şiirlerini ihtiva eden ve belli bir tertibe sahip olan şiir
kitabıdır. Divânların dizilişinde başta yer alan kasideler, mutlak anlamda bir maksat üzerine yazıldıkları için, çoğunlukla tarihî muhteva taşıyan eserlerin başında gelmektedirler. Kasideler dışında, özellikle tarih manzumeleri dikkat çekici bilgiler içermektedirler. Doğum, ölüm, evlilik vb. konular dışında, özellikle mimarî eserlerin yapımı ve bitişlerine yazılan tarihler, bir dönemin kültür ve sanat envanterini tespitte kullanılabilecek niteliktedir.

Divânlarda, tarih araştırmalarında oldukça önem taşıyan yazılı malzemelerin yer aldığı bilinmektedir. Bu malzemelerin nitelikleri üzerinde biraz durmak gerekmektedir. Genel olarak bir maksat, bir niyet üzere yazılan kasidelerde, padişahların cülusu, zaferleri, fetihleri de yer alır. Vezir ve şehzadelerin medhi niyetiyle yazılan kasidelerde de aynı biçimde dönemin tarihî, sosyal ve kültürel hadiselerine değinilir. Gerek padişahın gerekse vezir veya şehzadelerin övüldüğü hususlar ve yaptıkları işlerin değerlendirilme biçimi, oldukça önem taşır. XVIII. yüzyıl şairlerinden Şeyh Gâlib'in, III. Selim'i överken kullandığı, "müceddid", "Mehdî-i sâhib-zamân", "mülke hayât-ı nev veren", "pân-zehr re'y" gibi sıfatlar, bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir. Bu husus, Galata Mevlevihanesi (ve dolayısıyla Mevlevi çevrelerinin) Sultan'ın yapmak istediği yenilikleri desteklediklerini de göstermektedir. Şeyh
Gâlib: Ebyâtım oldu saf-keş-i dîvân-ı ma'rifet
Nev 'asker-i müretteb-i şâh-ı cihan gibi

(Beyitlerim, tıpkı padişahın düzenli askerleri gibi, marifet divânında saf tuttu.) Beytinde, "yeni askerî nizam"ın takdir edildiği anlaşılmaktadır. Çünkü şair, burada "nev 'asker" ifadesini müşebbehün bih (kendisine benzetilen) olarak kullanmıştır. Şair, beyitlerinin dizilişini, padişahın düzenli askerlerinin muntazam saflarına benzetirken, aynı zamanda siyâsî bir mesaj da vermektedir.

Gâlib'in Sultan III. Selim'in vefatına yazdığı kasidede de Yeniçeri Ocağı'nı îmâ yollu anlatma biçimi güzel bir örnektir:

Külhan-ı mürdeye dönmüştü ocağ-ı eyyâm
Etmeseydi eğer ol cem'-i perîşânı çerâğ

(Eğer o padişah, düzensizliği toplayıp âdetâ bir fitil gibi bir araya getirmeseydi, günlerin ocağı, şimdi çoktan sönmüş külhana dönüvermişti.)

Tarihî araştırmalarda önem taşıyan edebî malzemelerin başında gelen kıt'alar, bilhassa maddî kültür unsurlarının envanterini çıkarmak bakımından ele alınabilir. Genellikle tarih düşürmede kullanılan kıt'alar, doğum, ölüm, tahta çıkma, sadâret veya vezaret makamına atanma ve çeşme, hamam, han, saray, kervansaray, köşk gibi mîmârî eserlerin yapımı veya tamir ve bakımı ile, şairin veya dost ve arkadaşlarının özel durumları (sakal bırakma, bir eseri bitirme, bir yerden ayrılma vb.) gibi konularda yazılır. Tarihî olaylarda ebcedle tarih düşürülen kıt'alardan hareketle, bir eserin tarihîni, mimarî hususiyetlerini, yenilenme, tamir ve bakımını tespit etmek mümkündür. Özellikle istanbul, Edirne, Bursa, Halep gibi şehirlerdeki Osmanlı mîmârîsinin tespit ve değerlendirilmesinde Dîvânların tevârih bölümleri büyük önem taşımaktadır. Çoğu kıt'a nazım şekliyle kaleme alınmış olan bu şiirlerin değerlendirilmesi, tarih ve özellikle de sanat tarihi araştırmalarında kullanılabilir niteliktedir. Nitekim bu alanda örnek bir çalışma da ortaya konmuştur. III. Ahmed devri (1703-1730) istanbul çeşmelerini, bu çeşmelere düşürülen tarihlerden hareketle resim ve vesikalandırarak bir kitap bütünlüğünde hazırlayan Hatice Aynur ve Hakan T. Karateke, toplam 135 çeşme tespit etmiştir. Böyle bir çalışmayla, kitâbesi yıkılmış veya tahrip olmuş çeşmelerin bakım ve onarımı mümkün olacağı gibi, kaybolmuş, yıkılmış veya bilinmeyen birçok çeşmenin yeri ve durumu da ortaya çıkacaktır.

Kaside ve kıt'a dışında, mesnevi, rubâî, gazel vd. nazım şekilleriyle kaleme alınan şiirlerin de felsefe, sosyoloji, tarih, bilim tarihî gibi alanlara çok önemli malzemeler sunabileceğini belirtmekte yarar görüyoruz. Gazellerin, yazılma sebebi bilinmiyor olsa da, özellikle benzetme, hatırlatma, îmâ ve işaret yoluyla tarihî ve sosyal alanlarda kullanılabilecek bazı tespit ve değerlendirmeler içerdiği bilinmektedir.

Burada, oldukça geniş ve ayrı bir araştırma konusu olan mesnevilerin, tarihçi, antropolog, sosyolog, sanat tarihçisi açısından zengin bir kültür malzemesi ihtivâ ettiği husûsunu belirterek konuyu başka bir yöne çekmek istiyorum.

Osmanlı tarihçisi Cornell H. Fleischer, edebiyat metinlerinin bilhassa tarih araştırmalarındaki değeri üzerine şunları söylemektedir:

"Osmanlı imparatorluğu üzerine modern araştırmacılıkta, anlatı kökenli, özellikle de edebî nitelikte kanıtlara güvenmeme, arşiv belgelerine dayalı, kişisellikten arındırılmış "katı" verileri ya da "olgusal" anlatıları yeğleme eğilimi vardır. Böyle bir güvensizlik ya da bu kaynakların içerdiği öznellikten korku duymak yalnızca yersiz değil, aynı zamanda ciddi biçimde kısıtlayıcıdır. 'Yumuşak" kanıtlar, tıpkı yumuşak dokular gibi, katı yapılara can ve anlam kazandırır." (Fleischer,1996:2-3) Fleischer'in "yumuşak kanıtlar" diye tabir ettiği bu husûsiyeti örnekler ışığında biraz açmakta yarar görüyoruz.

Burada ele alacağımız ilk eser, Kanûnî Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzâde Mustafa'nın katli üzerine, Taşlıcalı Yahya Bey'in yazdığı mersiyedir. Bilindiği gibi, Şehzâde Mustafa'nın Konya Ereğli'si civarında katledilmesi, Osmanlı kamuoyunu o kadar etkilemiştir ki, sâdece bu olayla ilgili olarak yazılan mersiye sayısı on beş civarındadır. (Çavuşoğlu, 1982; isen, 1993)

Şehzâde Mustafa mersiyeleri arasında en çok tanınan ve beğenilen eserin yazarı Taşlıcalı Yahya, konuyla ilgili resmî tarih görüşünden ve dönemin tarihçilerinden daha cesur bir tavır sergileyerek bize değerli ayrıntılar sunmaktadır. Nitekim bu konuda Peçevi, tarihçi Mustafa li'nin "Bir gün rahmetli Yahya Bey'e, "Padişahın öfkesinden korkmadın mı ki böyle bir manzûme yazmaya kalkıştın?" diye sordum"(Peçevi, 1992: 216) dediğini nakletmektedir. Bir tarihçinin, her şeyin daha taze olduğu bir dönemde böylesine cesur konuşan edebiyatçıya sorduğu bu soru, edebî metinlerin, fazla ölçüp biçmeden ve korku, tehlike düşünmeden, samimî ve içten gelen duygularla kaleme alındığını da göstermektedir. Bu şiir dolayısıyla Yahya Bey'in Rüstem Paşa'dan azar işittiği ve cezalandırılmak istendiği de bilinmektedir. Ancak Kanunî Sultan Süleyman, açık eleştiriler içeren ve bu olayda dönen oyun ve fitnelerin bir bir sayıldığı bu eserin sahibini her zaman korumuştur.

Edebî eserin samimiyeti ve yazarın olay ve durumlar karşısındaki tavrı, Yahya Bey'in Rüstem Paşa tarafından sorguya çekilirken, Paşa'ya verdiği cevapta daha açık bir biçimde görülmektedir

"Bir gün Rüstem Paşa, çavuş göndererek beni Dîvâna çağırdı ve mütevellisi bulunduğum
rahmetli Sultan Bayezit vakfı konusunda birçok azarlamalardan sonra; senin ne haddindir, yüce padişah kamu düzeni için şeriat kurallarınca gereken bir davranışta bulunur, sen bizzat saadetli padişahı ve vezirlerini kötüler ve suçlarsın, bulduğun saçma sapan sözleri manzume kalıbına sokup halka verir, fesada çalışırsın" diye öfke ile bana çatınca, hemen kalbime doğan şu sözleri söylemeyi uygun buldum : "Biz rahmetliyi, katledenlerle beraber katlettik, ağlayanlarla da beraber ağlarız. Ancak, padişahımız yanlış iş yaptı demektense, terbiyeye uygun davranarak garezci kimseler fesatladı demeyi münasip gördüm." (Peçevi, 1992: 216)

Bu münakaşadan sonra Rüstem Paşa, Yahya Bey'i vakıf mütevelliliğinden atmış ve şair ömrünün sonuna kadar kendisine verilen mütevâzı bir zeametle geçinmek zorunda kalmıştır.

Ne gariptir ki 27 Şevval, 1553 tarihînde Cuma günü katledilen Şehzade Mustafa hakkında Mustafa li ve Yahya Bey'den uzun nakiller yapmış olan tarihçi Peçevi, bu olayla ilgili sadece bir paragraf bilgi vererek herhangi bir yorum yapmamayı yeğlemiştir.

Taşlıcalı Yahya, şiirine "medet medet" (imdat, eyvah) diye başlamaktadır. Şairin, şehzâdeyi katledenleri "ecel celâlileri" ve "fesad ehli" olarak vasıflaması,"Âl-i Osman'ın vebale girdiği"ni söylemesi bir yana, doğrudan doğruya padişaha yönelttiği ithamlar da doğrusu büyük cesaret örneğidir :

Bunun gibi işi kim gördi kim işitdi acep
Ki oğlına kıya bir server-i Ömer-meşreb.
(isen, 1993: 125-127)

(Hz. Ömer yaradılışına sahip bir sultanın oğluna kıydığı nerede görülmüştür ki!)

Edebî eserleri değerlendirirken, dilin kullanım özelliklerine ve ifadenin anlam ayrıntısına dikkat etmek gerekmektedir. Şairin "imdat imdat" diyerek şiire başlaması, "padişahın oğluna kıydığı"nı belirtmesi, aslında resmî tarih vesikalarına fazlaca yansımayan kamuoyu vicdanını ifade etmektedir.

XVII. yüzyıl şairlerinden Nâbî'nin de Karlofça Antlaşması vesilesiyle, Amcazâde Hüseyin Paşa'ya takdîm ettiği "Sulhiyye Kasidesi"ne "Li'llâhi'1-hamd" ifadesiyle başlaması da aynı nitelikte değerlendirilebilir. (Bilkan,1997: 85) Osmanlı Devleti'nin ilk ciddi toprak kaybı olarak kabul edilen Karlofça'nın, oldukça coşkuyla karşılanması ve büyük bir rahatlama eseri olarak kabul edilmesi, esasen resmî tarih görüşünün aksine bir anlayışı yansıtmaktadır. Birçok Osmanlı tarihinde "Gerileme Devri" başlığında ele alınan bu dönemde Macaristan, Erdel, Podolya, Ukrayna, Mora ve Bosna havalisinin kaybedildiğini hatırlatmakta fayda var.

Bütün bunlara rağmen, şairin "Allah'a şükür ki savaş bitti ve âlem yeniden barış ve rahatlığa kavuştu." diyerek başladığı kasidesinde, bu anlaşmayı büyük bir sevinçle karşılaması oldukça dikkat çekicidir :

"Garka yaklaşmış iken keştî-i bî-lenger-i mülk
Bâd-ı tevfîk erişip eyledi tefrîk-i gamam"

(Demirsiz mülk gemisinin batmakta olduğu bir sırada, Allah'ın yardım rüzgârı erişip bulutları dağıtmıştır.)

"Hâk-i cenge ekilen tohmdan etti giderek
Feyz-i Rabbani ile sünbüle-i sulh kıyam"

(Ceng toprağına ekilen tohumdan, ilâhî feyizle sulh başağı meydana çıkmıştır.)
Tarihçi Hammer'in, "Karlofça barışı, Hıristiyanlık için saydığımız sonraki (Pasarofça, Kaynarca ve Edirne antlaşmaları -AFB-) üç muahededen daha çok, daha faydalı ve çok daha zafer taşıyanı sayılmak gerekir." (Purgsatall, 1990: 580) diyerek bir kazanç olarak kabul ettiği bu anlaşma hakkında, Osmanlı şairinin ifadeleri bir hayli şaşırtıcıdır :

Allah Allah ne bu şâdî bu meserret bu neşât
Bunu ru'yâda hayâl eylemez idi evham

(Allah Allah, ne bu mutluluk, bu sevinç, bu neş'e! Bunu vehim, rüyada bile hayal eyleyemezdi.)

Burada resmî tarih görüşü ile bunun tam karşısında, kamuoyunun kanaatlerini yansıtan ve bize göre daha gerçekçi olan şairin görüşünü, şu beyit daha açık bir şekilde ifade etmektedir :

Gezmeden saçı sakalı ağarıp tuğların
Etdi pîrâne-ser asayiş için meyl-i menâm

(Gezmeden saçı sakalı ağarmış olan tuğlar, artık dinlenmek için uykuya çekilmiştir.)

Bu ifâdelerden, halkın yorgun ve savaşa karşı büyük bir bezginlik içerisinde olduğu da anlaşılmaktadır. Böylece Osmanlı Devleti'nin aleyhine sonuçlanan bir anlaşma, halkın nazarında daha farklı bir anlam kazanmaktadır.

Bu örnek de bir "yumuşak delil" değerindedir.

Özellikle XVII. ve XVIII. yüzyıllarda sosyal ve kültürel hareketlenmenin yoğunlaşmasıyla birlikte, dönemin şair ve edipleri sosyal konulara daha fazla önem vermişlerdir. Osmanlı modernleşmesi, Batılılaşma, son devir sosyal ve siyasî tarihî gibi konular üzerinde yapılacak çalışmalarda, bu dönem edebî eserlerinin tetkiki şarttır. Sözgelimi, XVIII. yüzyıl şairi Aynî'nin "Nusretnâme" adlı eseri, yeniçeriliğin kaldırılmasını anlatan sosyal konulu manzum bir eserdir.

Son olarak edebî metinlerin iktisat araştırmalarında ve zihniyet tahlillerinde de kullanılabileceğini belirtmekte yarar görüyoruz. Daha önce de belirtildiği gibi, bilhassa XVIII. yüzyıla ait edebî eserlerde zihniyet tahlilleri ve sosyal değişmelerin izleriyle ilgili önemli ip uçlarına rastlanmaktadır. Sözgelimi Vâsıf ve Nedim gibi dönemin şairlerinin şiirlerinde dönemin değişen zihniyetini ortaya koyacak önemli tablolar yer almaktadır.

Vâsıf, yaşadığı dönemin tiryâkilerinin Ramazân'daki tavırlarını anlatırken "kültürel soğuma"nın eseri olarak dönemin dinî değerlere karşı lakayt davranan "insan tipi"ni de ortaya koyar :

Tiryakiye nâgeh Ramazân geldi denilse
La havle-künândır eleminden ne zamandır

(Tiryakiye, ansızın Ramazân geldi denildiği için, epeydir eleminden "la havle" çekmededir.)

Tedkîk-i nazar eyle şu takvime birâder
Üftâde-i havf etme bizi belki yalandır

(Be kardeşim şu takvimi bir tetkik et, bizi korkuya salma, belki de yalandır!)

Amma yürümüş bu sene sür'atle mübarek
Ya sa'y ü ya sâ'ât-i gurûb-ı ramazândır (Vâsıf, s.271)

(Amma da yürümüş bu sene süratle mübarek, ya gayret, çalışma veya Ramazan'ın bitiş saatleridir.)

Nedîm'in de aynı dönemde Ramazan'ın gelişine şaşırıp takvîmle şahit arasında kalan bir tipi canlandırması dikkat çekicidir :

Bilemem ben de ki şâhidde mi takvimde mi
Hele bir kizb var ortada budur sıdk-ı kelâm

(Bilmem şahitte mi, yoksa takvimde midir? Doğrusu ortada bir yalan var!)

Ehl-i keyfin birisi der ki behey sultânım
Aydın ay bellü hisâb olmadı şa'bân tamâm
(Nedîm, 1972: 44)

(Tiryakilerden birisi: "Behey sultanım, ay hesabı belli, şaban daha tamamlanmadı" der.)
Ama ümitsizlik arz eden bu duruma artık "kazaya rıza göstererek" boyun eğmekten başka bir çare de yoktur:

Olacak oldu heman çâre ne simden sonra
Edelim hükm-i kaza destine teslîm-i zimâm
(Nedîm, 1972: 44)

(Olacak oldu artık, bundan sonra çare ne ki? Bari kaza hükmüne boynumuzu teslim edelim!)
Bu beyitte, âdeta bir felaketle karşı karşıya kalarak "kaza hükmüne boyun eğen" bir insan tipi çıkıyor karşımıza. Bu "felaket", Ramazan'ın vakitsiz (!) gelişi mi?

Nedîm, kasidesinde "ehl-i keyfin birisi"ne atfettiği bu düşüncelerin bizzat sahibi olmasın? Zira kasidenin devamında "âh mübarek bayram" nidalarıyla bayramı sabırsızlıkla çeken, hatta bayram günlerinde neler yapacağını bile planlayan şair, şevkini "meh-i rûzeyi tamâm" etmeye saklamıştır :

Şevkimiz şimdi ana düştü ki inşâallâh
Ola sıhhatle selâmetle meh-i rûze tamâm

(Coşkumuz, inşâallâh Ramazan'ın sıhhat ve selametle tamamlamasına kaldı.)

Kıla erbâb-ı dili âb-ı hayâta sîr-âb
Erişip Hızr gibi âh mübarek bayram (Nedîm, 1972: 45 )

(Ah ! O mübarek bayram Hızır gibi erişip gönül ehlini ebedî hayata doyurur inşâallâh.)
Bu alanda Prof. Dr. Sabrı F. Ulgener'in çalışmaları önemli örneklerdendir. Ne yazık ki daha sonraki araştırmacılar, Ülgener'in izlediği metoda fazla değer vermemişlerdir.

Edebî metinlerin, tarih araştırmalarının yanı sıra, sosyal, kültürel ve ekonomiyle ilgili çalışmalarda, orijinal tespitler ve farklı değerlendirmelere imkân sağlayacağını bir kez daha vurgulayarak bu nevi disiplinler arası çalışmaların yaygınlaşmasını temenni ediyoruz.
TARİH-ROMAN İLİŞKİSİ VE ÇANAKKALE HARBİ ÖRNEĞİ / Sezai COŞKUN

Edebiyat, hususen roman, kendine esas konu olarak toplumu alır. Tarihî süreç içerisinde edebiyatın toplumla ilişkisi, farklı mahiyetler kazansa da hep devam etmiştir. Edebiyat, toplumdan aldığını, topluma sunar. Bu kapsamda söz konusu olan alanlardan biri de tarihtir. Tarihin edebiyatta en çok işlendiği alan ise romandır.
Romanın tarihle ilişkisi, romanın çekirdeği kabul edilen edebî türlerin dönemine kadar dayanmaktadır. Roman öncesi tahkiyeye dayalı edebî metinler olarak kabul edilen destan ve romansların da ana kaynakları tarihî olaylardır. Roman, tarihi kendine bir malzeme olarak seçerken, bu malzemeyi işleyecek olan romancının tavrı ayrı bir önem kazanmaktadır. Bu noktada roman için bir malzeme olan tarihin her iştihaya açık bir meta olarak işlenip işlenemeyeceği konusu öne çıkar.
Roman ile tarihin ilişkisi iki noktada düğümlenir: Tarihin kurgusal bir çerçeveye oturtularak daha ziyade öğretilme maksadıyla işlenmesi ve tarihin hareket noktası olarak kullanılıp yazarın ele aldığı tarihî unsuru kendi bakış açısı çerçevesinde yeniden inşa etmesi… Birincisinde edebî nitelik oldukça azdır. Daha ziyade didaktik bir hassasiyetle tarihî olaylar kronolojik çerçevede söz konusu edilir. Bu tür anlatım, tarihin az oranda edebî bir nitelikle ortaya konulmasıyla meydana gelir. Bu hususiyetinden dolayı bu türün roman sayılıp sayılamayacağı çokça tartışılmıştır. Tarihin ikinci tür işlenişi, hem tarihin farklı bir bakış açısıyla ortaya konulması hem de tarihe estetik bir hüviyet kazandırılması noktalarında önemlidir. Ancak tarihin romanda işlenme biçimi hassas olduğundan, bu çerçevede yazılan romanların çoğunda bu hassasiyet, tarihin aleyhine bozulmaktadır. Tarihi, aslından çarpıtarak işleyen romancılar bu durumda, yazdıklarının roman olduğunu, tarih olmadığını söyleyerek savunmaya geçmektedirler. Ancak tarih, toplumun her hangi bir unsuru olmaktan öte, toplumun kimliğinin asli unsuru olma özelliğinden dolayı, nasıl işlenirse işlensin, toplum tarafından çoğunlukla ‘doğru’ zannedilmekte ve ona göre bir yaklaşım ortaya konulmaktadır. Toplum, tarihten kendisini tecrit edemez. Oysa ki bu tür bir savunmayı yapan romancı, toplumdan, kendini tarihinden tecrit etmesini istemektedir. Romancı kimliğinin yanında ‘aydın namusuna’ da sahip bir yazarın, bu tür bir tavır içinde olamayacağı muhakkaktır. Dünya romanının iki dev ismi Balzac ve Dostoyevski, her ne kadar tarihî roman yazmasalar da yaşadıkları çağın hâlinin tarihini kayda geçirmişlerdir. Romanları okunduğunda görülmektedir ki romancı, aynı zamanda bir aydın olmanın getirdiği mesuliyetle okuyucuyla beraber, toplumun bir ferdi olarak toplumuna bakmaktadır. Toplumla olan ilişkilerinde yaşadıkları bütün sıkıntılara, kopukluklara ve ıstıraplara rağmen bu iki romancı da okuyucundan, toplumdan tecrit olmayı değil bizatihi toplumla yüzleşmeyi ister. Dolayısıyla romancı, tarihi işlerken toplumun en hassas noktası olan kimliğini ele aldığının, irdelediğinin farkında olmalıdır. Kemal Tahir’in dediği gibi ‘Milletlerin gelecekleri, mazilerinden geçer.’ Bu gerçekten dolayı romancı karşısında tarih, onun sınırsız iştihalarını tatmin edecek bir meta olmaktan uzaktır. Romancı, estetik bir çerçevede tarihi yeniden kurgular ama tarihi yeniden ‘yaz(a)maz.’
Romancı, tarihin içinden mensup olduğu toplumu okuyabilir. Toplum bütün unsurlarıyla tarihte kendini ifade eder. Toplumun tarih içinde inşa ettiği şahsiyeti, kolayca değiştirilebilir bir özellikten de uzaktır. Tarih ile toplum arasındaki bağı ortaya koyan, ‘Tarih sahibi toplumlar, büsbütün dağılmadıkça tarihsel özelliklerini muhafaza ederler. Neden, nasıl ve ne kadar hırsla inkar edilmek istenirse edilsin, millî tarihler insanların ruhlarında, şuurlarında, davranışlarında etkisini aralıksız sürdürür. Bu etkiyi silip süpürmek en güçlü kurumların bile haddi değildir.’1 şeklindeki ifadelerin de gösterdiği gibi tarih olmuş, bitmiş ve bu güne bakan herhangi bir yönü bulunmayan hadiseler yığını değil, bir şahsiyet dünyasıdır. Tarihî roman, işte toplumun bu şahsiyetini ‘anlamaya’ eğilmekte; toplumun sadece bir anını veya bir olayını değil, o an veya olay etrafında örgülenen bütün şahsiyetini söz konusu etmektedir.
Yukarıdaki ifadelerden, romancının bir tarih araştırmacısı gibi olması gerektiği sonucuna ulaşılmamalıdır. Edebiyat ile tarihin ilişkisi, edebiyatın ve genel anlamda sanatın kökenini tartışan ilk yazılı kaynaklarda da ele alınmaktadır. Şöyle ki Eflatun sanata, büyük oranda, karşı çıkarken gerekçelerini kaydettiği diyaloglarında sanatın hayatı birebir yansıtmadığını, dolayısıyla sanatın insanlara sunduğu şeyin ‘yalan’ olduğunu söylemektedir. O, sanatın insanları hakikat olarak gördüğü ‘ide’ler alemine yaklaştırmasını ister. Ancak ona göre sanat, hayatı birebir yansıtmayınca bu durum gerçekleşmez. Eflatun’un bu değerlendirmelerini de göz önünde bulunduran Aristo, tarih ile sanat arasında bir ayrım yapar ve hayatı olduğu gibi aktaran türün tarih olduğunu, bunun herhangi bir sanat gayesi taşımadığını belirtir. Sanatın ise tabii olarak ‘kurgulanmış’ olduğunu ifade eder. Ancak o da sanatın ahlaka ve toplumun genel kurallarına aykırı olamayacağını söyler. Bu iki filozofun yaklaşımları da göstermektedir ki sanat ile tarih arasında bire bir aynılık yoktur. Eğer böyle olsaydı, sanata, özel anlamda romana, gerek kalmazdı. Romanın kendine mahsus yapısı vardır ve ele aldığı tarihi, bu yapı içerisinde inşa eder. İşte bu kritik noktada, yukarıda ifade edildiği gibi, yazarın tavrı belirleyici olmaktadır.
Osmanlıda tarih kitabı fazlaca kaleme alınmamıştır ama Türk romanının doğuşundan itibaren tarihin romanda ele alınışı önemli bir yekun tutmaktadır. Yahya Kemal, Mohaç Meydan Muharebesi’nde savaşan bir yeniçerinin ruh dünyasını ortaya koyan, günlük hayatını anlatan bir nesir metninin olmamasının büyük üzüntüsünü birkaç yazısında dile getirir. ‘Edebiyatımız Niçin Cansızdır?’ başlıklı yazısında ise Batı edebiyatında ortaya konulan bazı eserlerin Türk edebiyatında ortaya konulamamasının üzüntüsünü dile getirdikten sonra, şu hatırasını nakleder: “ Büyük harbde, on cephemizin ateşinde hazır bulunmuş çok güzîde ve edebiyat meraklısı bir askerimizin elinde bir gün Çanakkale destanımıza dâir Fransızca, maruf bir eserimizi gördüm; yine bize dâir ve yine Fransızca olmak üzere, buna benzer daha kitapları vardı. Bunu görünce kalbimde bir acı hissettim. Döktüğümüz kanın bile manzarasını Fransızca'dan seyretmeye mahkûmuz, dedim. Bizim harb cephelerimiz, edebiyatımızda binbir safhalarıyla yokturlar, demek ki çok eski harblerimiz gibi bunlar da seneler geçtikçe unutulacaklardır. Bunun bir sebebi vardır; bizim edebiyatımızda harb hatıraları belirmiş bir nevî değildir.’2
Osmanlı’ya romanın geldiği dönemin, aynı zamanda Osmanlı’nın çöküş yılları olmasından kaynaklanan bir ilişkiyle tarih, romana bir sığınak olarak taşınmıştır. Türk romanı başlamadan kısa zaman önce Namık Kemal, kaleme aldığı Evrak-ı Perişan’da İslâm tarihinin çeşitli kahramanlıklarını ve kahramanlarını, halka hem tanıtmak hem de halka moral vererek bu misallerden güç almasını sağlamak maksadıyla kaleme almıştır. Namık Kemal’in bu yaklaşımı Türk edebiyatında tarihin, roman alanında işlenişinin arkasında yatan en kapsamlı düşünceyi de teşkil etmektedir. Özellikle 1920’lere kadar yazılan romanlarda tarih, kendisine sığınılan, kendisinden medet umulan ve bir anlamda hâlin sıkıntılarından kurtulup mazinin ihtişamlı günlerinin rüyasının görüldüğü bir alem manasına gelmektedir. Bu dönemde ayrıca, özellikle II. Meşrutiyet’ten sonra, devrin yönetimi edebiyatçılardan cephede savaşan askerin moralini yükseltecek eserler kaleme almalarını istemiş; bu doğrultuda Ömer Seyfettin, Ahmet Hikmet, Aka Gündüz gibi romancı ve hikâyeciler eser vermişlerdir.
1920’lerden 1980’lere kadar uzanan süreçte, ‘’tarihe sığınma’ tavrı umumiyetle terk edilir. Daha ziyade Osmanlı’nın yıkılma süreci söz konusu edilerek bir anlamda bu süreçle ve bu sürecin kahramanlarıyla hesaplaşma yoluna gidilir. Bir yandan da özellikle 1950’lerin ortasından itibaren edebî niteliği olmayan, hamasî duygulara hitap eden tarihî romanlar yazılmaya başlanır. Bu tür romanlar günümüzde de kaleme alınmaktadır. Ancak bu romanlardaki olayların büyük kısmının efsaneye dayanması, okuyucusuna heyecan vermekte, bunun ötesinde herhangi bir şey kazandırmamaktadır. Hususen yeni nesil için düşünülen tarih şuurunu vermekten uzak kalmaktadır. Çünkü şuur, bilgi üzerine tesis edilebilir. Bunlarda ise tarihin doğru bir şekilde aktarımı pek yoktur. Ancak bu romanların tarihin sevilmesi ve sevdirilmesi noktasında yaptıkları katkı da göz ardı edilmemelidir.
Tarih karşısında ortaya konulan tavırların en tehlikelisi şüphesiz tarihi çarpıtarak romanlaştırmaktır. Bu tür romanlar 1980’lerden sonra sıklıkla görülmeye başlanmış; günümüz postmodern edebiyat anlayışının tarihe önem vermesiyle de hız kazanmıştır. Omurgası olmayan bir edebî anlayışın tarih karşısında hiçbir mesuliyet taşımayan romancı tipiyle birleşmesinden meydana gelen bu romanlar, yukarıda kaydedildiği gibi, toplumun tarihini yani kimliğini yanlış şekilde ortaya koymakta; yazarları kabul etmeseler de, ele aldıkları tarihi yeniden ‘yazmaktadırlar.’ Tarih karşısındaki cehaletten ve bazen de düşmanlıktan kaynaklanan bu tavır, zaman zaman medyanın da desteğiyle büyük yankılar uyandırabilmektedir. Ancak bu romanların tarihi çarpıtmanın dışında yetişen nesillere tarih şuuru vermekten uzak olduğu hatta tarihinden nefret ettirdiği bir gerçektir. Şu husus da belirtilmelidir ki bu tür romanları kaleme alan yazarlar, içtimai meseleleri söz konusu ettiklerini de iddia etmektedirler. Ancak, bir toplumun tarihinin bilinmeden tahlil edilemeyeceği, o topluma ait herhangi bir unsurun ortaya konulamayacağı da bir gerçektir. Özellikle 1940’lardan itibaren örnekleri sıklıkla görülmeye başlanan ve ‘toplumsal gerçekçi edebiyat’ diye nitelenen edebî anlayışta, başta köy toplumu olmak üzere, Anadolu toplumu tarihi ışığında tahlil edilmeye çalışılmıştır. Ancak bu düşünce, tarihin bilinmemesinden dolayı, amacına ulaşamamış; tarihin ışığında toplumun ortaya konulmasından ziyade belli bir ideolojinin etrafında toplumun ‘kurgulanışı’ söz konusu olmuştur. Bu dönemde benzer romanlar kaleme alan ancak tarih bilgisiyle diğer romancılardan ayrılan Kemal Tahir’in şu ifadeleri, hem romancının tarihi bilmesinin neden bir zaruret olduğunu hem de bahsedilen bu edebî akımın hangi sebepten dolayı başarıya ulaşamadığını göstermektedir: ‘Çok az şey biliyorduk. Memleketi bilmiyorduk, halkı bilmiyorduk. Çünkü tarihimizi bilmiyorduk dersem neden çok az şey bildiğimizi yeterince anlatmış olurum.’3
Osmanlı’nın son yıllarıyla hesaplaşan romanlar kapsamında Kemal Tahir’in romanları dikkat çeker. Yazar, ‘Osmanlı’nın yıkılışı kimlere yaramıştır?’ sorusundan hareket ederek bu dönemde rol alan anlayışları ve kişileri ortaya koymaya, bunlarla hesaplaşmaya çalışır. Kemal Tahir’in romanları tarihin nasıl romanlaştırılması gerektiğiyle ilgili önemli örneklerdir. Kemal Tahir, eserini, ideolojisinden dolayı birkaç istisnası görülse de hem doğru bilgiye dayandırmaya çalışmakta hem de bu bilgiyi, okuyucuda bir şuur meydana getirecek şekilde sunmaktadır. Onun eserleri, tarihin toplum hayatındaki önemini bilen ve toplumu karşısında mesuliyet taşıyan bir yazarın tarihi, romanda nasıl başarılı bir şekilde işleyebileceğinin de başarılı misallerdir.
Türk tarihinde binlerce romana kaynaklık edecek kadar çok malzemenin bulunduğu bir vakıadır. Ancak bunların bazıları, hem gerçekleşme biçimleri hem de bugünkü insan için ifade ettikleri manalarla diğer olaylardan ayrılmaktadır. Bu tür olaylara en önemli misallerden biri Çanakkale muharebesidir. Osmanlı döneminde Türk nesrinin gelişmemiş olması, kapsamlı Osmanlı tarihlerinin yazılmasını da engellemiştir. Mesela, yukarıda kaydedildiği gibi Yahya Kemal, Mohaç Meydan Muharebesi’nde bir yeniçerinin dünyasını öğrenmek istediğinde ulaşabileceği malzeme oldukça azdır. Bundan dolayı, Osmanlı dönemine ait yazılan romanlarda ya kurgu çok büyük bir yer tutmakta ya da genel olaylar söz konusu edilmektedir. Ancak Çanakkale muharebesi yakın zamanda gerçekleşmesi sebebiyle, yüzlerce romana kaynaklık edecek malzemeye sahiptir. Çanakkale muharebesi hem genel olarak hem de bünyesinde barındırdığı binlerce fert hikâyesiyle romana taşınabilir. Mesela, cephede savaşan bir askerin ruh dünyasını, duygu dünyasını ortaya koyacak mektuplara bugün ulaşılabilmektedir. Ayrıca dönemin gazetelerinde bu tür ferdî hikayeler çokça yer almaktadır. Yine Çanakkale’ye katılanların kaleme aldıkları hatıralar da yazılacak romanlar için mühim kaynaklardandır.
Çanakkale gerçekleşme biçimi ve bir milletin tarihinde ve kaderinde oynadığı rolle sadece Türk tarihinin değil, dünya tarihinin de büyük olaylarından biridir. Savaşta farklı cephelerde yer alan iki batılı kumandanın muharebe ve bu muharebenin arkasında yer alan ruhla ilgili şu değerlendirmeleri, hem bu önemin hem de Çanakkale’nin gelecek nesillere, tarih kitaplarının yanı sıra, romanlar vasıtasıyla da aktarılmasının neden bir zaruret olduğunun birer göstergesidir. Müttefik Orduları Başkomutanı General Jean Hamilton, ‘Evet, insan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyada hiçbir ordu bu kadar sürekli ayakta kalamaz. Sadece bugün 1800 şarapnel attık. Aylardan beri gece gündüz savaş gemilerimiz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri koruyan Cenab-ı Allah’larından ayırmak için başka ne yapılabilir.’ cümleleriyle bu husustaki düşüncelerini dile getirirken; Beşinci Osmanlı Ordusu Kumandanı Mareşal Liman von Sanders, ‘Bir asker için mutluluk denen bir şey varsa, Türklerle omuz omuza savaşmaktır, diyebilirim. Fakir insanlardı, buğday kırığından yapılmış çorba en önemli yemekleriydi. Sağlıksız su içerlerdi; çamur barınaklarda yatarlardı; fakat en modern silah ve araçlarla donanmış düşmanlarına karşı arslanlar gibi savaşırlardı… Bu insanların kalplerinde sadece ve sadece ulvi bir vatan sevgisi vardır. Ölüme onlar kadar gülümseyerek giden bir millet ferdi daha görmedim.’4 şeklindeki cümlelerini kaydeder.
Çanakkale, hem toplum için hem de aydınlar için bir idealin adı olmuştur. Mehmet Akif’in Çanakkale için yazdığı şiiri, ideal nesil anlayışını dile getirdiği ‘Asım’ kitabına alması bu anlamda önemlidir. Onun için ideal temel vasıflarından biri, Çanakkale’de ortaya konulan ruhun farkında olmaktır. Aynı husus, romancılar için de söz konusudur. Bu tavır, hem Mehmet Akif’in ‘Asım’ kitabını kaleme aldığı yıllarda yazılan romanlarda hem de yakın zamanda yazılan romanlarda görülmektedir.5 Bu iki dönem, örnek romanlar vasıtasıyla ele alınabilir.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kiralık Konak romanında, elden çıkartılmak zorunda kalınan bir konak etrafında Osmanlı’nın hem siyasî alanda hem soysal alanda çöküşünü anlatır. Osmanlı’yı temsil eden Naim Efendi’nin etrafındaki hemen herkes çok ciddi bir yozlaşma içerisindedir. İnsanlarda hiçbir ahlakî değer ve hassasiyet kalmamıştır. Bu yozlaşmış çevrede sadece Hakkı Celis isimli kahraman diğerlerinden farklı özellikleriyle öne çıkar ve Naim Efendi ile anlaşır. Yakup Kadri, Hakkı Celis’i belli oranda ideal kahraman olarak işler. Onu, ideal kahraman yapan hususlar, diğer insanlar gibi basit yaşamaması, bazı ahlaki hassasiyetler taşıması, edebiyat ve sanatla meşgul olmasıdır. Ancak yazar bu değerlerin dışında onu, yeni doğacak neslin temsilcisi olarak da kurgular. Hakkı Celis’in yeni nesle örnek olacak en önemli yönü Çanakkale’ye gitmesi ve orada şehit düşmesidir. Yakup Kadri için ideal nesil, Çanakkale’de şehit düşen ve orada verdiği mücadelenin farkında olan nesildir. Romanda Çanakkale yan olaylardan biri olsa da ideal kahramanın Çanakkale harbi etrafında kurgulanması dikkat çekicidir.
Kemal Tahir ise Kiralık Konak’tan yaklaşık on beş sene sonra kaleme aldığı, ancak ölümünden sonra yayımlanan Bir Mülkiyet Kalesi romanında Çanakkale’ye de değinir. O da Yakup Kadri gibi Çanakkale’de bir var olma yok olma mücadelesinin verildiğini belirterek burada harbeden insanların hepsinin çok önemli olduğunu, hepsinin kutsal bir iş yaptığını vurgular. Savaşın ardından, kazanılan zaferin belli bazı insanlara mal edilmesini tenkit eder. O ayrıca Çanakkale’nin bir bölgeden ziyade bir ‘ruh’ olduğunu ve bu ruhun Anadolu’nun bütün sathında sergilendiğini ifade eder. Henüz altı yaşındayken babasının Çanakkale’ye katılmak için gitmesi, onun bu harbi ailede her gün dinlemesine sebep olmuştur. Nitekim babasının yaralanmasından sonra Ege bölgesinin çeşitli vilayetlerinde görev alması sebebiyle o ve annesi de babasının yanına gider. Bu dönemde Çanakkale’nin cephenin gerisinde nasıl bir durum meydana getirdiğini çocuk haliyle gözlemler. Vatanın bütün sathına yayılan Çanakkale ruhunu bizzat görür. Savaşla ilgili çok canlı tablolara şahit olur. Onun bizzat yaşadığı ve romanına da aldığı şu tablo, o dönemi bütün gerçekliğiyle ortaya koyar:
Murat (Romanda yazarı temsil eden çocuk karakter. S.C.), pencereden dışarıyı seyrediyordu. Dalmıştı. (Annesi: )
- Neye bakıyorsun Murat?
- Askere bakıyorum.
- Hangi askere?
- Şurada… Hâlâ oturuyor.
- Oturuyor mu? -Çocuğun yanına geldi- bu havada asker oturur mu?
- Bir saat oldu. Şimdi oturmadı ki… Üstünü kar örttü de… Haberi yok… Hiç kımıldamadı.
- Saçmalama… Hangi asker?
- İşte… Ağacın altında.
- Ağacın altında insan yok… Taş yığını o…
- Vallaha asker… Elinde sopası da vardı… Ağır ağır yürüyordu. Oraya oturdu…
- Şimdi oradaki tümsek insan mı?
- İnsan elbette… 6

Son yıllarda Çanakkale’yi konu alan romanlardan özellikle Mehmet Niyazi’nin Çanakkale Mahşeri adlı romanıyla Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun …Ve Çanakkale başlıklı üç ciltten oluşan nehir romanı dikkat çekicidir.
Mehmet Niyazi, yazdığı tarihî romanlar öncesinde yaptığı uzun araştırmalarla bilinmektedir. Çanakkale Mahşeri için de uzun yıllar araştırma yapan yazar, Çanakkale’yi sadece bir cephesiyle değil bütün cepheleriyle ve bütün unsurlarıyla ortaya koymaya çalışır. Romandaki olayların tamamına yakını gerçek hadiselerden alındığı gibi roman kahramanlarının da çok büyük kısmı gerçek hayattan alınmış kişilerdir. Roman, Çanakkale harbinin başladığı andan İstanbul gazetelerinde zafer haberleri çıktığı ana kadarki süreci söz konusu eder. Mehmet Niyazi, burada ortaya konulan mücadelenin vatanın bütün unsurlarıyla gerçekleştirildiğini, Osmanlı coğrafyasından her insanın burada omuz omuza mücadele verdiğini ve bu muharebede mücadele veren her insanın kazanılan zaferde birinci derecede hak sahibi olduğunu ortaya koyar. Savaşa ait olaylar kaydedilirken yazarın okuyucuya önemle hissettirmeye çalıştığı husus, yüz binlerce insanın çok farklı bölgelerden gelmiş olmalarına rağmen omuz omuza mücadele vermelerinin ve hayatları dahi her şeyi vatan için feda etmelerinin arkasında yatan manevi hissin ve gücün fark edilmesidir. Yazar, bir hamaset romanı yazmıyor; sadece ortaya konulan kahramanlıkları roman tekniğini kullanarak kurgusal bir çerçevede okuyucuya sunuyor. Bunu yaparken de roman türünün gerektirdiği hususlara azamî ihtimam gösteriyor. Mesela, eserini çok büyük oranda birebir tarihî gerçekler üzerine inşa etmesine rağmen, roman türünün gerektirdiği bazı şartlardan dolayı kendisi de kurgusal bazı olay ve şahıslar eklemiştir. Olayların ve kahramanların çok olması, zaman zaman psikolojik çözümlemeleri eksik bıraksa da roman, hem roman türünün bir örneği olarak hem de toplumuna karşı bir yükümlülük taşıyan eser olarak kayda değer bir hususiyet taşımaktadır.7
Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun romanı da Mehmet Niyazi’nin romanına paralel kaygılarla ve düşüncelerle kaleme alınmıştır. Sepetçioğlu eserindeki esas gayesini, ‘Bence önemli olan Çanakkale’ye gelenlerin gelmesi değildir. Onlar nasıl olsa geleceklerdi. 1071 Ağustos’undan beri gelmeyi her fırsatta denediler. Çanakkale’ye 1914 ile birlikte geldiler. Önemli olan onları Çanakkale’de durduran ruh idi… İşte bu, o ruhun destanıdır.’8 cümleleriyle dile getirir. O da uzun araştırmalarına dayandırdığı romanında tarihi, özüne uygun bir biçimde, belli bir edebî seviyede ve Çanakkale’nin ‘ruhunu’ aksettirecek mahiyette kurgulamayı başarmıştır. Sepetçioğlu, hacim itibariyle daha geniş bir eser yazmanın verdiği imkanla daha fazla olaya yer vermekte; özellikle yan olaylarla bir bütün halinde muharebeyi ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu nehir romanda tarihî gerçekliğe uygunluk gibi bir hassasiyetin varlığı kuvvetle hissedilmekle beraber, kurgusal şahıslar ve olaylar Çanakkale Mahşeri’ne göre daha fazladır.
Sonuç olarak, tarih ile roman arasında, her ne kadar sınırları kolayca çizilemese de, sıkı bir ilişki vardır. Romancı için tarih, alınıp sorumsuzca harcanacak bir meta olmamalıdır. Tarih, toplumun kimliğinin bir parçasıdır; romancı tarihi kurgularken bu hususu devamlı olarak göz önünde bulundurmalıdır. Bu çerçevede tarihimizin binlerce romana kaynaklık edecek malzeme zenginliği taşıdığı, romancıya düşenin bunları, estetik bir çerçevede ve roman türünün gereklilikleri doğrultusunda işlemek olduğu bir gerçektir. Ancak bazı olaylar vardır ki bunlar, özellikle işlenmeli ve yeni nesillerin bu olaylardan haberdar olması sağlanmalıdır. Bu olayların başta gelenlerinden biri, Çanakkale’dir. Hiçbir tarih kitabının Çanakkale muharebesini yeni nesle, iyi kaleme alınmış bir roman kadar anlatamayacağı muhakkaktır. Çanakklale’yi konu alan romanlardan bir kaçı dahi incelendiğinde bu husus, rahatlıkla görülebilmektedir.