NE İÇİNDEYİM ZAMANIN

Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüyâ rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sükûtu öğüten
Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş
Abasız, postsuz bir derviş;

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.

Ahmet Hamdi TANPINAR
------------------------------------------------------------------

"NE İÇİNDEYİM ZAMANIN"
Saadettin YILDIZ

Şiirimizde, zor yazan ve kendi yazdıklarını zor beğenen şairler arasında Tanpınar'ın
yeri hayli yukarılardadır. Ona göre şiir, kadın gibi meşgul olunmak ister, uğraşmadan olmaz.2
Roman, hikâye, deneme, edebiyat tarihi, edebiyat incelemesi gibi, her biri değişik dikkat ve
yoğun mesai isteyen sahalarda çok ciddî çalışmalar içine girmesinin de tesiriyle olsa gerek,
şiire çok fazla zaman ayıramamış;3 ancak, kusursuz şiir arayışından da vazgeçmemiştir.4 Bir
mülâkata verdiği cevapta "Şiir kendi muvazaasının dışına çıktı. Vezin ve kafiyenin, muayyen
şekillerin ihmali yüzünden mukavemetsiz eserler doğuyor. (...) Hürriyetler bizi dağıttığı
zaman tehlikeli olurlar"5 diyen şair, şiirin titiz bir çalışmayla meydana getirilebileceğine
inanmaktadır. Tanpınar'ın bütün şiirlerinin sayısı -bitmemiş olanlar dahil- yüzü bulmaz.
Sanatın zannedildiğinden çok daha ciddî bir iş, mısraın ise "bütün bir kâinat" olduğunu
düşünen şair, "onu bilerek yapan, hele o mısrada elde ettiklerini ikinci ve üçüncüsünde o
kadar değişik ve birincisine uygun şekilde" sürdürebilen sanatkârı, "insanların en büyüğü ve
mucizelisi" saymış;6 bu yüzden az yazmış, fakat yazdıklarını iyi işlemiştir.

Bu titizlik ve mükemmeliyet arayışı, elbette, onun işini biraz daha zorlaştırmıştır.
Dolayısıyla da, tıpkı Yahya Kemal gibi, az yazmış; yazdıklarını ortaya çıkarmada o da
oldukça temkinli davranmıştır. Aslında bu tutumundan çok da memnun değildir.

Arkadaşlarına yazdığı çeşitli mektuplarda, az yazmasından sıkça şikâyet eder: "... bütün bu
ıztırap, mahrumiyet, hayat çeşmesinin başında bir yudum su bile içmeden beyhude
bekleyişler, hepsi hepsi boşuna mı gidecek? (...) Beni asıl müteessir eden kupkuru kalışımdır.
Goethe benim iki manzumeyi yarım yamalak yazabildiğim bir sene içinde 3-4 eser, hem de
bütün Avrupa'yı birden sarsan 3-4 eser yazıyordu. Çalışmak... Yarabbim, bu şifayı bana ne
vakit göndereceksin? (...) Bu kadar yaşadığı dünyayı eskitmiş, tecessüs ve ihtirasını öldürmüş
bir adam ne olabilir?"7

Hasan Âli Yücel'e yazdığı şu satırlar, Tanpınar'ın "dünyayı eskitmiş olmak"tan dolayı
büyük bir huzursuzluk içinde olduğunu ifade ettiği gibi, eserleri -özellikle de şiirleri -
sayesinde ebediyyete kavuşma özlemini duyduğunu ortaya koyuyor: "Elimde bir romanla,
şiirler var. Vakit daraldı, ellisekizindeyim.. Ölmeden şu şiirlerime bir çeki düzen verirsem çok
mesut olacağım. O benim asıl makyajım, tıraşım, tuvaletim olacak.

Gülünç bulma sakın bunları. Bir kere bir halt etmişim, angaje olmuşum. Ortaya bir
isim atılmış, iddialara girişmişim. Geçen gün Boğaz'dayım. Âşık olduğum, yalnız gezdiğim
günleri düşündüm. Ve kendi kendime 'yarabbim dedim, acaba genç bir âşık birgün buralarda
tıpkı benim on on beş sene evvelki halimde dolaşırken benden bir mısra okuyacak mı?'
Ebediyet işte bu! Eğer böyle bir şey olursa vallahi mezarımda dönerim."8

Tanpınar'ın şiir konusundaki ana tutumlarından biri de ona herhangi bir sosyal görev
yüklememektir: "Maalesef memleketimizde mutlak derecede bir ekseriyet hâlâ san'atkârda
büyük insanî mefkûrelerin bir peygamberini, cemiyet hayatının ateşli bir havarisini görmek
arzusundadır. (...) Bu yüzdendir ki, sadece muzdarip ve huzursuz ruhun saf bir lisanı olması
lâzım gelen şiiri çok def'a irşadın kürsüsünde vaız eder gördük. Hakikatte bütün bunları ifade
için başka bir dil, yevmî hayatımızın aynası olan nesir vardı."9 sözlerinden de anlaşıldığı gibi,
Tanpınar, şiirin katı gerçekleri ifade sanatı olarak kullanılmasına taraftar değildir. O, gerçek
şiirin kendinden başka bir gayesinin olamayacağına ve kendinde başlayıp yine kendinde
bittiğine, asaletinin de buradan geldiğine inanır.10 "Günün ve hayatın emirlerini san'atın
üstünde tutma"nın sanata zarar vereceğini düşünür.11

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiirini değerlendirirken, mûsıkînin onda bir kurucu unsur
olduğu gerçeğini unutmamak gerekir. Güzel sanatların hepsine karşı büyük ilgi duyan
Tanpınar, özellikle resim ve müzik konusunda otoritedir. Çok yakından tanıdığı bu iki
sanatın, onun şiirinin tekevvün macerasında muayyen bir yeri vardır. Tabiî, maddî varlığı
teferruatından sıyırarak vermekten hoşlanan şair, -resmi "rengin neş'esini tatmak"12olarak
kabul etmesinin tabiî bir sonucu olarak- bize "tablo şiir" sunmaktan uzak durmuştur. O,
"mücerred resmi sever."13 Bu durumu, onun şiirindeki tecridin kaynaklarından biri olarak
düşünmek yanlış olmaz.

Mûsıkî ise, Tanpınar'ın şiirinde daha önemli bir yere sahiptir: "Her çehre, her hâtıra
bize kendi hususî nağmesiyle gelir. Onu yeniden yaşamak için bu sesi bulabilmek lâzımdır."14
sözleri, onun kelimelerle çizdiği soyut tablonun çoğu zaman hususî bir sesten, yani mûsıkîden
beslendiğini ifade eder. Sesin visüel imajlar doğurması, şairin "kendi derinliklerini
yoklayabilme kabiliyeti"15 ile yakından ilgilidir.
Şair, sesin kendisinde vizüel imaja dönüşmesini çarpıcı bir örnekle anlatır: Dede'nin
Mâhur Beste'sini ilk defa dinlediği zaman gözlerinin önünde büyük bir ağaç canlanmış;
Eyyubî Bekir Ağa'nın Nühüft bestesi, mûsıkînin hamlesi altında yavaş yavaş şişen bir yelken
imajına götürmüş; yine Eyyubî Bekir Ağa'nın Mâhur Beste'si de onda, ne zaman gördüğünü
bilmediği bir kadın yüzüyle birleşmiştir. "Bu hayallerin üçü de iradî değildir; kendiliğinden
meydana gelmiştir. (...) Şimdi sırasıyle bu üç hayali bende karşılığı olan duygulara
çeviriyorum: uzlet, mistik ülkü, ferdî saadet hasreti...
Hakikat şu ki, nereden ve nasıl gelirlerse gelsinler, bugün bende musıkî ile temasın
doğurduğu üç şekil var ki, ayrı ayrı ruh hallerini karşılıyor: nağmeden bir ağaç, nağmeden bir
yükseliş, nağmeden bir yüz... Üçü de ani bir duyuş altında şekillenmiş üç rüyadır."16
Tanpınar, en küçük şiiri dahil, her eserinin başında batıdan veya doğudan bir mûsıkî
eserinin bulunduğunu, onu kendi şahsiyetinin asıl idrâkine götüren vasıtanın mûsıkî
olduğunu17 söylerken, şiirinin kapısını açacak anahtarlardan birini de vermiştir.
***
Tanpınar, dış dünyanın rengini, sesini (mûsıkîsini) ve şeklini çok iyi yakalayan, fakat
dış âlem intibâlarını doğrudan anlatmak yerine, o âlemden aldığı ihsaslar vasıtasıyla kendi iç
dünyasına dalmayı, murakabeyi seven bir şairdir. Ondaki içe dalma, dış dünyanın gürültülü
çeşitliliğinden kurtulduktan sonra beliren hususî bir tavırdır: "Sükût benim dikkatimdir. O
içimde, etrafımdaki her aksi kabule hazır bir vazoya benzer."18 Bu vazonun her aksi kabule
hazır oluşu, onu olduğu gibi bıraktığı anlamına gelmez. Ama, sükût tam anlamıyla dikkat
hâline gelirse, şairin kendi beninde yoğunlaşmasını kolaylaştırır. Antalyalı Genç Kıza
Mektup'ta dile getirdiği, "Ne İçindeyim Zamanın şiiri, şiir hâlini, kozmosla insanın
birleşmesini nakleder ki bir çeşit murakabe (içe dalma) ve rüyâ hâlidir. Görüyorsunuz ki,
hakikî rüyânın tesadüfleri ve tuhaflıkları ile alâkası yoktur. Zaten rüyânın kendisinden ziyâde,
benim şiir anlayışımda, bâzı rüyâlara içimizde refakat eden duygu mühimdir. Asıl olan bu
duygudur. Mûsıkî burada işe girer. Çünkü bu duygu mûsıkîşinas olmamak şartıyla mûsıkî
sevenlerde bu san'atın uyandırdığı hisse benzer. Bunu, yaşadığımız başka bir zamana gitmek
diye tarif edebilirim. Başka türlü ritmi olan ve mekânla, eşya ile içten kaynaşan bir zaman."19
görüşü, Tanpınar'ın, dış dünya intibalarını kendi iç dünyasında yorumladıktan sonra dışa
yansıtmaya özel bir önem verdiğini gösteriyor. Tabiî, böyle bir tutum, eşyanın çok farklı bir
şekilde idrâk edildiği anlamına gelir.

Tanpınar'ın Ne İçindeyim Zamanın şiirini yorumlarken, -hattâ böyle bir çalışma, diğer
şiirlerinin anlaşılmasını da kolaylaştırır- şiir hâli, kozmosla insanın birleşmesi, içe dalma /
murakabe ve rüyâ hâli kavramlarını açıklığa kavuşturmak gerekir. Çünkü bu kavramlar, bu
şiirin anahtar kavramlarıdır.20

• Şiir hâli:Tanpınar'a göre, şiirin kendine mahsus havası bütün kuvvetini, tesir kabiliyetini,
kısacası mükemmelliğini doğuran her şeyini sanatım dilinden alır. Bu havanın kelime ve
imajla olan ilgisi, bir peyzajın veya bir odanın ışıkla olan ilişkisi gibidir. Odanın içindeki
eşyanın bizdeki tesirleri nasıl pencereden süzülen ışığa bağlı ise, şiirdeki kelimeler de şiir
havasına öylece bağlıdır. O hava kalktığı takdirde kelimeler de imajlar da çok az şey ifade
edebilir.21 Tanpınar'ın "şiir hâli", yukarıdaki "şiir havası"nın hususî şeklidir. "Şiir ve
alelumum san'at, ferdin en mutlak ve hür surette kendini idrâk ettiği zirvedir."22 dediğine
göre, şiiri tam anlamıyla, insanın iç dünyasında şekillenen çok özel bir kavrayış olarak
düşünmektedir. Bu kavrayışta şuuraltının kontrolünde bir şuurun tayin edici faktör olduğunu
söyleyebiliriz: Köşe taşlarını cezbe ve hülyânın oluşturduğu çok özel bir atmosfer... "Şiir bir
nevi sükûnetin çocuğudur."23 "şiir havası"na ulaşmak -daha özel hâliyle- şiir hâlini kuşanmak,
maddî âlemin çeşitliliğinden kurtularak sessizliği yakalamakla mümkündür.

• Kozmosla insanın birleşmesi :
İnsan, dış dünyanın çok sesliliğinden süzerek çıkardığı ortak ritmi kendi iç beninin
sesiyle birleştirerek elde ettiği mûsıkîyi ne kadar derinden duyarsa şiir hâlini de o derece
kolay yakalar.Bu suretle de büyük kâinat olan kozmosla küçük kâinat diyebileceğimiz insan
aynileşmiş olur. Daha açık bir ifadeyle, şair, derin bir sükût sayesinde kozmosun çeşitliliği ile
belli bir duyuşta yoğunlaşan iç beni arasında denge kurar. Sözünü ettiğimiz aynileşme, aslında
bu dengedir. Denge kurulamaz ve sadece iç ben konuşursa şiirin doğması zorlaşır; kozmosun
kesin hâkimiyetinde ise şiir ölür; çünkü "şiir bir iç kale san'atıdır."24 İnsanın duyan ve yeniden
yorumlayan vasfıyla varlığa katılmaması hâlinde, kozmosla birleşmeden söz edilemez.
Tanpınar'da, varlığı yeniden yorumlama ve ona hususî bir mânâ yükleme cehdi süreklidir.

• İçe dalma / Murakabe :
Bu, şairin bir sanatkâr olarak kendi benini tam anlamıyla idrâk etme çabasıdır. "Şairin
kendi derinliklerini yakalayabilmek kabiliyeti"25 veya "kendi olmak imkânını bulma"dır.26Şiir
hâli, bir bakıma, cezbe hâli olduğuna göre, şairin kendi iç dünyasını heyecan ve sezgileri ile
ele geçirme cehdi olarak da izah edilebilir. Sonsuzluk, lekesiz ve olağanüstü yumuşak
çırpınışlı bir güvercin kanadının, yani şiirin yapıp tamamladığı bir saray: Bu sarayın mimarı
tesadüf değil, şairin sessizce kendi içine dönüşüyle canlanan "dikkat"tir.27

• Rüyâ hâli :

Rüyâ hâli, "her şeyi unuttuğu28 için her şeyi kendinde hazır bulma"dır.29 "Rüya
uykuya münhasır bir keyfiyet değildir. Gece gibi onu da içimizde taşırız. Şuurun duvarında
açılan her gedikten rüyaların sırasına göre sıkıntılı, zâlim yahut mes'ut diyarına gideriz.
Tecrit ve teksif gibi zihnî ameliyelerimiz bile, bir bakıma göre, rüyaya yakındırlar.
Zihnin bazı imkânsız vuzuh anları uyanık hâlde görülen birer rüyadan başka bir şey değildir.
Vecd rüyadır.

Çok def'a manzara karşısındaki ruh hâletimiz de uyanık hâlde görülen rüyadır."30
sözlerinden, Tanpınar'ın gün ışığının keskin aydınlığından pek hoşlanmadığı anlaşılıyor.
"...Van Gogh'a gitmiştim. Bu biraz beni teselli etti. Van Gogh büyük bir hürriyet hareketi!
Yalnız çok güneş var ve bu kadar aydınlık insanı ürkütüyor"31 sözleri de bunun bir ifadesi
olarak kabul edilebilir. Tabiî bu, Fecr-i Âtî şairlerinin -ve özellikle Hâşim'in- realiteden kaçış
vesilesi olarak geceye sığınışından farklıdır. Onların gerçeklerden kaçışı psikolojik ise,
Tanpınar'ınki daha çok estetik kaynaklıdır. Tanpınar'ın rüyâ hâli dediği, uykunun insanı
hareketsiz bırakan rüyâsı değil, şuurun alt şuur ile, aklın sezgi ile dizginlendiği yarı uyanık
hâldir. Bir bakıma, katı maddî âlemin yumuşatılması için bilerek tanzim edilmiş, tahakküm
eden değil de hükmedilen bir rüyâ... Zaten "rüyâlara refakat eden duygular mühimdir" ifadesi
de, şairdeki rüyâ hâlinin, öyle aşırı duygulu, yarı meczup insanların hallerinden farklı bir
"tavır" olduğunu gösterir. O, eşyâyı değiştiren bir tülün arkasından bakmayı sever dünyaya.32
Paris'te yaptığı bir gezintinye ait intibalarını "Sis safası yaptım. Yani şiirimin ve estetiğimin
elemanını seyrettim."33 sözleriyle anlatırken, bir bakıma, rüyâ hâlinin başka bir tarifini yapmış
da sayılır.

Yukarıda üzerinde durduğumuz ağaç, yelken, kadın yüzü imajlarını doğuran mûsıkî,
"ani bir duyuş altında şekillenmiş üç rüya" olarak, Tanpınar'daki rüyâ hâlinin bir başka
boyutunu idare etmektedir.

***
Tanpınar, zamanı akış hâlinde tasavvur ve idrâk ediyor. Zaman sürekli akmaktadır ve
kompleks bir yapıya sahiptir. An ise uçsuz bucaksız zamanın içinde hususî bir bölüm: Kendi
içinde geniş, fakat yekpâre. An öyle hususî bir yapıya sahip ki, -bir elmas, bir billûr gibi- onu
parçalarsanız mânâsı ve esrârı ortadan kalkar. Günlük hayatın teferruatını -kendi kendisiyle
başbaşa kalmasını engellemesi ve dolayısıyla şiir hâlinin tahakkukunu imkânsız kıldığı için-
"zamânı bölen şekiller" olarak kabul eden şair, bu şekillere çok uzaklardan bakmak ister;
çünkü bir deniz altı âleminin gün ışığıyla yavaş yavaş aydınlanması gibi, şiir hâli de, her türlü
eşyayı -varlığı- yeniden ve kendine has bir ışıkla aydınlatmalıdır.34

Anın bütünlüğü içinde âdetâ yeni bir hayat yakalanıyor; fakat bu yeni hayatın
boyutları, rengi, sesi, kokusu net değildir. Bir garip rüya rengi, şuûrun üstüne geçirilmiş bir
tül perdedir: Her şekil, yani dış âlem, esrarlı bir görünüş kazanmıştır. Bu esrar insanda rüyâ
intibaı uyandırıyor ve maddî atmosferin ağırlığından kurtarıp rahatlatıyor. Rüzgârda uçan tüy
bile / Benim kadar hafif değil mısraları, bu rahatlamanın derecesini göstermektedir. Prof. Dr.
Mehmet Kaplan, "başka bir versiyonda ilk mısra: 'Rüzgârdaki yaprak bile' şeklindedir.
Tanpınar, hafiflik duygusunu daha iyi anlatmak için 'yaprak' yerine 'tüy' kelimesini
kullanmıştır"35 diyor. Böyle bir düzenleme, rahatlamanın derecesini daha güzel anlatmaktadır:
Tüy, bir nevi sıkletsizliktir. Şairin hafiflemeyi, rahatlamayı ifade için başvurduğu mübalağa,
İçim muradına ermiş / Abasız postsuz bir derviş mısralarındaki mânevî rahatlama boyutu
ortaya çıkınca, âdetâ, mübalağa olmaktan çıkıyor ve o da manevî bir hafiflemeyi, kendinden
geçmeyi, başka bir âleme doğru savrulmayı ifade etmeye başlıyor.

Zamanın ne tam dışında, ne de tam içinde olan, uçsuz bucaksız zamanın muayyen bir
parçasında kendine çok özel bir yer bulan şair, dış âlemin ağırlığından kurtulmuş ve onu
kendi arzularına göre yeniden yaparak hükmetmeye de başlamıştır. O artık kendi kurduğu bir
dünyadadır. Kökünü şiir hâlinin beslediği yeni bir dünya ve şairi çevreleyen bir mavilik, bir
mavi ışık... Mavi, genelde, serinliği ifade ettiği için, tüy gibi hafiflemiş bir insanın mavi ışık
ortasında yüzmesi de, hayal edilen atmosfere uygundur.

Ne İçindeyim Zamanın, başka bir zamana geçme arzusu üzerine oturtulmuştur;
tema budur. Bu arzu, tasavvuftaki sılaya -Tanrı katına ulaşma, bir gölgeden ibaret olan bu
dünyadan kurtulma arzusundan çok farklıdır. Şiirde derviş imajına yer vermiş olmasına
rağmen, Tanpınar'ın mistik bir tavır içinde olmadığı, şiirin kendisini başlı başına bir cezbe
kaynağı olarak gördüğü ve şiir hâlinin verdiği coşkunlukla böyle bir ruh hâli sergilediği
düşünülebilir. Mistik cezbede, insan ilâhî birtakım tesirlere tâbîdir; Tanpınar ise şiir hâlini
yarı uyanık bir uykuda yaşar ve tamamıyle beşerî kaynaklı bir sanat mistisizmine bağlıdır.
Başka bir zamana geçme arzusunun arkasında zamandan şikâyet duygusu aramak da
mümkündür. Gerçekten, Tanpınar'ın, yaşadığı zamandan pek memnun olmadığı ortadadır. Bu
yüzden -bunalıma düşmemişse bile- sürekli bir huzursuzluk yaşadığını hemen her eserinden
sezebiliriz. Ancak, o, büyük insanî dâvâların peygamberi veya cemiyet hayatının ateşli bir
havarisi olmak istemediği için, şahsî de olsa şikâyeti ön plâna çıkarmaktan kaçınmıştır.
***
Ahmet Hamdi Tanpınar, dört kıtadan ibaret bu şiirde, derin bir mânâyı topu topu 54
kelimeden ibaret sekiz cümle ile anlatmıştır. Şiirin fazlalığa tahammülünün olmadığına
bundan daha güzel bir delil aramaya gerek var mı?

Ne İçindeyim Zamanın'da, şairin muhayyilesinde şekillenen ve aynı zamanda onu
kuşatan zamanın, teferruattan tamamıyla arınmış ve çok hususî renklerle boyanmış soyut bir
tablosu çizilmiştir.

Şair, şiir diliyle bize sezdirdiklerini -çünkü, ondan (şiirden) beklenebilecek yegâne
şey, bizde bediî alâka dediğimiz ve hayatımızın maddî taraflarıyla, gündelik endişeleriyle
münasebettar olmayan saf bir alâka uyandırmasıdır."-36 nesir hâlinde anlatmak isteseydi
-herhalde- şunları söylerdi:
Şiir hâlinin verdiği şevk ve heyecan sayesinde, sürekli bir akış olan zamanın tam
anlamıyla içinde olmadığım gibi, bütünüyle dışında da değilim. An, uçsuz bucaksız zamanın
herhangi bir yerinde yakaladığımız ve bizi bir nevi cezbe hâline götüren, tek parçadan ibaret
olup parçalandığı takdirde bütün esrârını, anlamını, güzelliğini ve heyecan vericiliğini
kaybedecek olan, kristal bir vazo kırıldığı zaman nasıl vazo olmaktan çıkıyorsa öylece tuz buz
olup gitmeye mahkûm bir hususî zaman, asıl zamanın çok şahsî bir bölümüdür. İşte ben, şiir
ve rüyâ hâlinin getirdiği değişik hava sayesinde böyle bir anın tek parçadan ibaret,
bölünmez, dağılmaz, çözülmez akışındayım. Gerçek zamanla, eşya ile, dış âlem ile ilgim
kalmadı; o anın bana sunduğu bir rüyâyı yaşıyorum.

Bu rüyâ, bütün şekilleri, bütün maddî varlığı kendi rengine boyadı. Şimdi dış âlemin
renk çeşitliliği yok; her şeye tek renk hâkim: Rüyâ rengi... Herşeyin rüyâ rengine
bürünmesiyle öyle rahatladım, öyle hafifledim ki, rüzgârın önünde, hiçbir ağırlığı yokmuş
gibi savrulup duran tüy bile benim kadar hafif değildir. Günlük hayatın yükü, rüyâya
benzeyen bu şiir atmosferinde üstümden kalktı...

Başım, dış dünyanın çok sesliliğinden, karmaşasından, ölçüsüz gürültüsünden
uzaklaşmam sayesinde, kocaman bir değirmenin tahıl öğütmesi gibi, sükûtu, sessizliği
öğütüyor, yaşıyor. Bu sessizlik sayesinde şiir hâlini, rüyâ hâlini yaşıyorum; bu hâl içinde şiir
dokunuyor. Yine bu hâl içinde, gönlüme mistik duyuşun aydınlığına yakın bir aydınlık
doluyor. Muradına ermiş, Fenâfi'l-lâh'a ulaşmış bir derviş gibi şevk içindeyim; cezbe
hâlindeyim.

Bütün bunlardan sonra, dünyanın -ki o artık bildiğimiz dünya olmaktan çıkmış ve
âdetâ bir sarmaşık olmuştur- kökü bendedir; dünya benim etrafımda ve benim isteklerime
göre şekilleniyor... Öyle seziyorum ki, şiirin bana sunduğu bu dünyanın bütün ölçüleri de
bana göredir. "...her şiirde dünya yeniden kurulur. Musıkînin bir başka eşi. (...) Şiir bir
ikameler san'atıdır." 37 Şiirin cezbeli havasına girmeden önce eşya bana hükmediyordu; şimdi,
şiirle kurduğum yeni dünyanın hâkimi benim. Böyle olunca da serinliğin, rahatlığın,
ferahlığın sembolü olan mavi bir ışığın ortasında, bütün yüklerimi atmış, hafiflemiş olarak
yüzüyorum. Tam bir rahatlama içindeyim...