DİLİN DOĞRU VE GÜZEL KULLANIMI ÜZERİNE

Prof. Dr. Şerif AKTAŞ/ Gazi Üni. Fen-Ed. Fak. TDE Böl. saktas@gazi.edu.tr

ÖZ: Dil, kimliğiminzin hem yapıcı unsuru hem de özüdür. Son derece karmaşık ve son derece varlığımızla iç içe olan dili ideal anlamda güzel ve doğru kullanmak yalnızca kişisel eğitimle başarılacak bir iş değildir.

Bireysel toplumsal ve tarihsel varlık olan insanın, bütün bu özellikleriyle toplum içinde yücelmeden onu doğru ve güzel kullanması mümkün değildir. Bunun gerçekleşmesi için de aristokrat bir zümrenin oluşmasına ihtiyaç vardır. Dil eğitiminin hedefi bu zümrenin zevki, anlayışı ve dil tercihleri dikkate alınarak belirlenmelidir.

Anahtar Kelimeler: Kültür, dili güzel kullanma becerisi, aristokrat zümre

About Correct and Aesthetic Usage of Language

ABSTRACT: Language is both the constructive element and the core of our identity. The ideal and correct use of language, which is of utmost complexity and in full integrity with our being, is not something to succeed with only our personal education. It is not possible for a human with his characteristics of being an individual, social and historical being, to use it correctly before he is elevated socially. Thus, there is a need for the formation of an aristocratic circle to make it possible. The target of language education should be determined by taking the taste, understanding and the language preferences of this circle into consideration.

Key Words: Culture, the ability to use language well, aristocratic circle

Dil Dediğimiz

Kültür tarihi boyunca dil ve öğretiminden çok söz edilmiş, farklı
dikkatlarlerleh dilin varlığı, oluşmasını ve gelişmesi ifadeye çalışmıştır.

İnsan, her an iç içe olduğu ve her türlü etkinlikleriyle zenginleştirdiği ve
geliştirdiği dilin mahiyetini kavrama ve anlama yolunda çok gayret sarf
etmiştir. Zamanımızda da bu çabaları artarak devam etmektedir. Yakın
dönem felsefesine dil felsefesi demek bile mümkündür. Zira geçen yüzyıl,
eserleriyle ismini duyuran düşünürlerin hemen hepsi dil felsefesi üzerine
eser vermişlerdir. Kültür ilimlerinin temel ve vazgeçilmez malzemesi
olan dil, hayran olduğumuz ve hayretler içinde seyrettiğimiz teknolojik
gelişmenin gerçekleşmesinde önemli rol sahibidir. Teknik medeniyet kulesinin
temelinde dil vardır. Bir an için, insanın anlaşan bir varlık olmadığını,
yani onun anlaşma ve kendisini ifade için dil adı verilen sistem vücut
vermediğini düşünelim. Başlangıcını bilmediğimiz zamandan günümüze,
insan etkinliği sonucu ortaya koyulmuş bütün eserlerin nasıl gerçekleştiğini
anlamak ve açıklamak imkânından mahrum kalırız. Sevgimizi,
kızgınlıklarımızı, her türlü ruh halimizi ve düşüncemizi dille ifade ettiğimizi
de hatırdan çıkarmamak gerekir. Dilsiz ne hayalden, ne tasarıdan,
ne hâlden ve ne de geçmişten söz edebiliriz. Bireysel dünyamızın da dille
ve onun verdiği imkânlarla oluştuğunu da akıldan çıkarmayalım. Dil, her
alanda kimliğimizin özüdür. Geçmişimiz onunla oluşmuş geleceğimiz
onunla şekillenecektir. Kısacası biyolojik varlığımız dışında her türlü etkinlik,
düşünce, davranış hayal ve benzeri yapıp etmelerin tamamı dille
gerçekleşmekte ve ifade edilmektedir. Dil ile gerçekleştirilen açık ve gizli,
yani görünen ve görünmeyen bütün bu etkinlikleri uzun uzun düşünüp
hesaplayarak yapmamız mümkün değil. Beynimizde düşündüğümüz, hissettiğimiz
her şey aynı anda dilimizin ucundadır. Dilde zamana, mekâna,
kişiye ait her türlü unsur spontane olarak aynı anda adeta iç içe girer. Bu
an varlığın akış halinde yaşandığı çok kısa bir zaman dilimi olarak düşünülmelidir.
Bunun için konuşma anında sayısız seçeneklerden hangisinin
tercih edileceğini, onunu nasıl söyleneceğini belirleyen husus dili kullanma
becerisidir. Bu beceride biyolojik özellikler bütünü, kültür, zevk ve
hayatın pratiği içinde kazanılmış her türlü alışkanlık ve değerler dünyasına
ait hususlar iç içe girer. Bütün bunlar seste, söyleyişte, kullanılan kelimenin
anlam dünyasında, jest ve harekette yansır. Konuşma anında bir
kelimenin seçilip seslendirilmesi sayısız işlemin, az önce sözünü ettiğimiz
çok kısa bir anda, gerçekleşmesine ihtiyaç gösterir. İletişim anında
hiçbir şey yerinde durmaz, hareket ve değişme esastır. İşte bunun için dil
kullanımdır denilmektedir. Otomobil kullanan bir insanı düşünelim. Aynı
anda birçok hususa bakmak ve kontrol etmek durumundadır. Bunlardan
birinin ihmali beklenmedik kazanın sebebi olabilir veya otomobil çalışmaz.
Dil kullanmanın da otomobil sürmekten daha karmaşık bir iş olduğunu
unutmamakta yarar var. Direksiyon başına geçip terlemeden bir
başkasının tarifi ve tavsiyesiyle şoför olmak nasıl mümkün değilse başkalarının
yönlendirmesiyle iyi, güzel, doğru ve yerinde bir söz söylemekte
mümkün değil gibi görünmektedir. Konuşarak anlaşmak insanın gerçek
leştirdiği son derece önemli becerilerden biridir. Bu beceride insana, topluma,
varlığa, zamana, mekâna ait birçok husus üst üste çakışır, sözde ve
seste görünmez çizgiler hâlinde varlıklarını anlaşılmaz biçimde sürdürürler.
Bunun için konuşma anının sentezi yoktur, o bütün hâlinde anlaşılmalıdır.
Bu beceri insan olmanın temel şartlarından biri gibi görünmektedir.

Öğrenmek ve Öğretmek

Bu kadar önemli olan, yani insanın temel varlık şartlarından birinin
ürünü diğerlerinin de gerçekleşmesini sağlayan dilin mahiyeti, gelişmesi,
yapısı özellikleri, anlam değerleri, ses zenginliği, ses anlam kaynaşması,
farklı diller arasındaki benzer ve farklılıklar, kişinin iç dünyasının oluşmasında
dilin rolü ve değeri gibi konularda yeterli ve zaman içinde değişmez
kurallar ortaya koyan incelemeler yapıldı mı? Günümüzde insanlık,
bu kadar iç içe olduğumuz dilin ne olup olmadığını, en azından anlamla
sesin, sesle sosyal çevrenin ve kişinin ilişkisini değişmez biçimde
ortaya koydu mu? Dilin geçmişiyle günümüzdeki hâli arasındaki ilişkiler
gözler önüne serildi mi? Elbette eş-zamanlı ve art zamanlı çok çalışmalar
yapıldı, yapılmakta ve yapılacak. Dil adına çok şeyler söylendi söylenecek,
teoriler geliştirildi geliştirilecek. Bu akış içinde dil, kendisine özgü
bir tebessümle, gerçekleştirilen her türlü etkinliği seyredip zamanla iç içe,
kucak kucağa-geçmişte olduğu gibi- yoluna devam ediyor ve edecek.
Âlimler, düşünürler, gramer yazarları, sözlük sahipleri elbette faaliyetlerini
sürdürecekler. Onlar gördüklerini hakikat sanmanın rahatlığıyla dil
gerçeğini farklı yönleriyle dile getirme gayretleriyle görevlerini yerine
getirdiler, getirecekler. Belki çok yeni teoriler geliştirenle de olacak. Bunların
zararlı olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak dilin temel işlevi
konuşmadır, yazmadır. Ana dilini konuşan yazan insan gramere, dil tarihine
olduğu gibi lehçeler arasındaki ilişkileri ve dilin geçmişiyle haldeki
durumu arasındaki farklılıkları bilmeye de ihtiyaç duymaz. Bu cümlelerle
dil üzerinde çalışanların gereksizliğinden söz etmek istemiyorum. Böyle
bir hususu akıldan geçirmek bile doğu değil. Ancak doğru ve güzel konuşma
alışkanlığı ve becerisi kazanma ile dil ile ilgili ilmi etkinliklerin
birbirinden farklı olduklarını ifade etmek istiyorum. İlmin temelinde merak
ve bilmek arzusunun yattığını hatırdan çıkarmamak gerekir. Ayrıca
dil üzerinde gerçekleştirilen çalışmalar, kültür tarihinin, etnoloji ve antropolojinin
problemlerini aydınlatmaya hizmet ederler.
Bir dili doğru ve güzel konuşma kişisel bir beceridir. Bu, dil alanından
gerçekleştirilen ilmî etkinliklerle ve dilbilgisi kurallarını öğrenmekle
kazanılmaz. Türkçe üzerinde çalışan yabancı dil bilginlerinin
Türkçeyi doğru ve güzel kullandıklarını söylemek iddia olur. Bir dilin dil
bilgisi kurallarını çok iyi öğrenmek o dili güzel ve doğru kullanmak için
yeterli değildir. Öyleyse dili kullanma becerisi kazanma işi ile dil ilminin
farklı alanlarında gerçekleştirilen çalışmaları birbirinden ayrı düşünmek
gerekmektedir. Dil felsefesinden, dil bilgisinden ve dil imlinin farklı alanlarındaki
çalışmalarından hareketle doğru, güzel ve etkili konuşma ve
yazma becerisi kazanılamaz. Öğretim siteminin farklı kademelerinde, dil
bilgisi kurallarından hareketle etkili, doğru ve güzel konuşma ve yazma
öğretiminin gerçekleşemediğini en iyi bilen ülke Türkiye olmalı. Çünkü
önce ilköğretimde, sonra ortaöğretimde şimdi de, bunlara ilave olarak
yüksek öğretimde dil tarihi hakkında bilgiler vererek ve dilbilgisi kurallarını
ezberleterek öğreterek Türkçe öğretimini sürdürmekte ısrar etmekteyiz.
Yabancı dil öğretimindeki başarısızlığımızın temelinde de, bir türlü
yenemediğimiz bu alışkanlıkların yattığını söylemek hiç de hatalı olmaz
sanıyorum. Bilgi öğretmek ile beceri ve alışkanlık kazandırmak birbirinden
çok farklı etkinliklerdir. Çocuk dili öğrenmez, onu doğal ortamda
konuşma becerisi ve alışkanlığı kazanır, sesleri söylerken birkaç kelimeyle
kendisini ifade ederken bu beceri ve alışkanlığı nasıl kazandığı gözlemlenebilmektedir.
Bütün bunlardan sonra asıl söyleyeceklerimize geçmeden bazı sorular
üzerinde kısaca durmak istiyorum. Bunlardan ilki Türkiye’de yazı
ve kültür dili neden İstanbul ağzı esas alınarak düzenlenmiştir? Diğerlerini
de şöyle sıralamak mümkün: Paris ve çevresinde yaşayanların dili neden
Fransızların resmi dilinin kaynağı durumundadır? Tarihî kültür merkezlerinde
ve büyük şehirlerde mi yoksa köylerde mi dil daha güzel, daha
doğru ve ihtiyaca cevap verecek biçimde kullanılır. Düşünce ve kültür
hayatı içinde zevki incelmiş, kişisel değerleri sürdürdüğü yaşama tarzının
akışı içinde olgunlaşmış ve yücelmiş, içinde yaşadığı toplumun üstün değerleriyle
bütünleşmiş aydınlar mı yoksa kırsalda beş on koyunu peşinde
ömrünü geçiren çoban, şehirde işçi çevrelerinde veya kenar semtlerde yaşamak
zorunda kalan kişiler mi dili iyi, doğru, güzel kullanma şansına sahiptir?
Dilin doğru, güzel ve yerinde kullanılması için zevkin yükselmesi,
insanî ilişkileri düzenleyen kuralların olgunlaşması, kültürün zenginleşmesi,
insanların zamanın getirdiği yenilikleri ve değerleri içselleştirmesi,
kısaca kelimenin gerçek anlamıyla aydın olması şart gibi görünmektedir.
Yani yalnızca maddî imkânlarıyla seçkin değil sürdürdükleri yaşama biçimi,
değerler dünyası ve sosyal hayatla ilgili pratikleriyle elit olmasına
ihtiyaç vardır. Böyle bir elit zümrede dil yücelmiş zevk, olgunlaşmış anlayış
ve kültür birikimiyle, hayatın akışı içinde kullanıla kullanıla ses ve
söyleyiş bakımlarından zenginleşir, yücelir. Böylece konuşma dili, bir
bakıma, sanat dili seviyesine yükselir. Kurallarla değil kullanım zevkiyle
dil olgunlaşır. Yüksek kültür ve yaşama tarzı zaman içinde kendi konuşma
diline vücut verir. Aristokrat veya yerleşmiş seçkinler zümresi olmayan
toplumlarda, anlaşma vasıtası olarak kullanılan dil kurallar uygun görünse de henüz işlenip güzelleşmemiştir. Bunun için geçiş dönemi toplumlarında,
yaşama tarzında gözlemlenen zevksizlik dilde de varlığını
sürdürür. Bu yalnız konuşma dilinde değil o dönemde ortaya konulan sanat
eserlerinde de hissedilir. Gerçek anlamıyla elit zümresi olmayan toplumlarda,
dilin kullanıla kulanıla kendi ses ve söyleyişini güzelleştirip
yüceltmesini beklemek bir ümitten öte geçemez. Osmanlı İmparatorluğu
zamanında İstanbul’da İmparatorluğa has bir kültürün İstanbul’da konuşma
dilini farklılaştırıp incelttiğini herkes bilmektedir. Cumhuriyet
Dönemi kendi elit zümresini oluşturabilseydi xx. yüzyıl sonlarında Ankara
başta olmak üzere büyük şehirlerde Türkçe bugünkünden daha farklı
bir seviyeye ulaşabilirdi. Çünkü elit zümre, sahip olduğu zevk ve kültür
birikimiyle, bilinen ve kabûl edilen dil kurallarını ve söyleyiş tarzını, hayatın
akışı içinde kendiliğinden yorumlayıp değerlendirerek güzelleştirir
ve zenginleştirir. Yeni nesiller, doğal ortamda, bu dili kullanma becerisini
kazanma imkânı elde ederler. Öyleyse bir dili doğru, güzel ve yerinde
kullanma gerçek anlamda elit zümrenin varlığı ve yaşama tarzıyla yakından
ilgilidir.

Öneriler

Öğretim hayatında dil becerisi kazandırma, yeni, farklı ve mahallî
söyleyişlerin hâkim olduğu edebî eserler aracılığıyla gerçekleşemez. Bunların
okunmasını yasaklamak da doğru değil. Ancak görevi dilin doğru ve
güzel kullanımı becerisi kazandırmak olan öğreticinin seçilmiş metinlerde
dilin nasıl kullanıldığını göstermesine ihtiyaç olduğu açıktır. Bu metinlerin
öğrencide iz bırakacak tarzda tekrar tekrar okunması ve yazdırılması
sözü edilen becerinin kazanılmasına zemin hazırlar. Türkçe derslerin
amaçlarından biri bu olmalıdır. Lise sonrasında okutulması zorunlu olan
derslerin konulmasında da amaç dili güzel ve doğru kullanma becerisi
kazandırmadır. Dil yasaklarla, kuralları değiştirerek zenginleşmez. Böyle
tedbirler güzel ve doğru konuşma ve yazmaya da hizmet etmez sanıyorum.
Yukarıda sözü edilen aristokrat çevrelerde konuşulan dilin kendiliğinden
örnek alınması, seçilmiş edebî metinlerin güzelliklerinin sezdirilmesi
güzel ve doğru konuşmaya hizmet edeceği düşüncesindeyiz.
Şüphesiz asıl olan, metin ve konuşmalarla bu dili kullananlar üzerinde
doğru ve güzel konuşma ve yazma arzusu uyandırmaktır. Böyle bir
arzu, başarı için gerekli yöntemi bulmakta güçlük çekmez, geç de kalmaz.
Ancak asıl olan geniş kitlenin dil bilincine kavuşmasıdır. Dilin
doğru ve güzel kullanılması gerektiğini kabul edenler, sözleri ve kuralları
değiştirmeden, ses ve söyleyişin kullanımla zenginleşip güzelleşeceğine
inanmalıdırlar.

Bir toplumda dili herkesin doğru ve güzel kullanması beklenemez.
Modele ihtiyaç vardır. Dili doğru ve güzel kullananların yani ciddi manada
elit zümrenin model alınması, taklit edilmesi gereklidir. Zevkleri
oturmuş, değerleri yerleşmiş ve yücelmiş bir elit zümrenin yaşama tarzına
vücut vermeden dilin güzel ve doğru konuşulmasını beklelmek iyi niyeti
gerçekliğe hakim kılma arzusunun ötesine geçemez sanıyorum. Sürdürülün
hayat bunun böyle olduğunu her dönem ve mekânda ortaya koymuştur.
Bir dili güzel konuşmak, yüksek zümre yaşama tarzında bir araya gelen
farklı unsurların birlikteliğinhe ihtiyaç gösterir.