Çelebi nedir?
Toplam 3 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 3 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    Üyelik tarihi
    16.Mart.2011
    Mesajlar
    1,602

    Çelebi nedir?


    çelebi (I)
    isim Türkçe çalap + Arapça
    1 . Bektaşi ve Mevlevi pirlerinin en büyüklerine verilen unvan.
    2 . eskimiş Hristiyan tüccar:
    "Çelebi, tütün mü alacaksınız?"- .
    3 . sıfat Görgülü, terbiyeli, olgun (kimse):
    "Yeleği gümüş köstekli, fesi kalıpsız, orta yaşlı bir adamdı. Son derece Osmanlı ve çelebi."- A. İlhan.

  2. #2
    Üyelik tarihi
    16.Mart.2011
    Mesajlar
    1,602

    Cevap: Çelebi nedir?


    SULTAN VELED VE ÇELEBİLİK MAKAMININ KURULUŞU

    Ekrem IŞIN/ Araştırmacı - Editör


    III. ULUSLARARASI MEVLÂNA KONGRESİ

    MEVLEVÎLİĞİN TARİHSEL TEMELLERİ: SULTAN VELED VE ÇELEBİLİK MAKAMININ KURULUŞU

    (Özet)

    Anadolu kültür tarihinde XIII. yüzyıl, tasavvufî düşünce temelleri üzerine tarikat organizasyonlarının inşa edilmeye başlandığı bir toplumsal yapılanma dönemidir. Selçuklu dünyasına yönelik Moğol tehdidi altında gerçekleştirilen bu yapılanmanın ilk tutarlı ve kalıcı örneği, yüzyılın sonuna doğru, Sultan Veled"in şahsında Mevlevîlik adıyla tarih sahnesinde yerini alır.

    Mevlevîliğin tarihsel temelleri, Anadolu"ya XIII. yüzyıl başından itibaren belli aralıklarla nüfuz eden Horasan tasavvuf ekolünün Selçuklu kültürüyle kaynaşması sonucu atılmıştır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî"nin (ö. 1273) döne-minde, babası Bahâeddîn Veled tarafından temsil edilen Kübrevîlik ile karşılığını Şems-i Tebrizî"de bulan Kalenderî felsefesi, daha sonra Mevlevîlik çatısı altında şekillenecek kültürel yapılanmayı besleyen iki farklı düşünce kaynağı olarak dikkat çekmektedir. Bu iki kaynak, Mevlevîlik tarihi boyunca tarikatın kimliğini, bize karşıt imgeler şeklinde sunan bir kültürel ayrışmanın da hazırlayıcısıdır. Tasavvuf tarihinde sıkça rastlanan bu olgu, ana gövdeden ayrılan tari-katların âdeta varlık nedeni iken, Mevlevîlik örneğinde böyle bir parçalanmaya kurumsal anlamda yol açmaz. Tarikat, yayıldığı geniş coğrafyada kurumsal yapısını korumuş, farklı mistik algılamaları aynı çatı altında bütünleştirebilmiştir. Bu tarihsel gerçeğin arka planında, Mevlevîliğin merkeziyetçi yapısı vardır.

    Mevlevî organizasyonu içinde idarî merkeziyetçiliği Çelebilik makamı temsil eder. Tarikata bir üst kimlik kazandıran bu kurum, Mevlânâ Celâleddîn Rûmî soyuna mensup mutasavvıf kimliklerin oluşturdukları bir aile yapılanması şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bu aile tarikatın tüzel kişiliğiyle özdeşleşmiş, dolayısıyla Doğu toplumlarındaki yönetici elitin dayandığı “hanedan” tipi örgütlenmenin tasavvuf tarihindeki en çarpıcı örneğini oluşturmuştur. Bizi burada ilgilendiren asıl konu, sosyolojik bir analizden çok, bu yönetici elitin hangi tarihsel koşullar altında ortaya çıktığını araştırmak ve Mevlevîliğin kuruluşunda oynadığı etkin role dikkat çekmektir.

    Tasavvuf ve tarikatlar tarihi üzerine çalışan araştırmacılar, Mevlânâ"nın mistik bir organizasyon kurmadığı konusunda bugün görüş birliği içindedirler. Mevlânâ"nın menkıbelerden arındırılmış tarihsel kişiliği ve yaşadığı zamana iz bırakan faaliyetleri arasında, böyle bir örgütlenmenin ipuçlarını verebilecek kanıtlara rastlanmaz. Bir bakıma Mevlâna geleneğe uymuş, merkezinde kendisinin yer aldığı cezbeci tasavvuf anlayışını, güçlü karizmasına dayanarak kökleştirmeyi başarmıştır. Onun çağı, seyyah dervişlerin çağıdır. Uzak coğrafyalardan gelen, kervansaraylarda konaklayan, şehir hayatının oturmuş düzeniyle bağdaşmayan bir faaliyet programına sahip bu dervişler, Selçuklu göğünü bir an aydınlatıp, sonra kaybolan yıldızlara benzerler. Oysa Mevlânâ, tam anlamıyla şehirlidir. Doğduğu Belh ve yaşadığı Konya, tasavvuf tarihine mistik düşünce üretiminin iki önemli merkezi olarak geçmiştir. Buna rağmen Mevlânâ, şehir hayatına kök salmış bir kurumun mimarı olmaktan uzak durur.

    Hiç şüphe yok ki bu uzak duruşu, bir hayat felsefesine dönüştüren bireysel ve toplumsal nedenler vardır. İlk anda göze çarpan neden, Mevlânâ"nın hayatına giren ve onu derinden etkileyen mistik kişiliklerin varlığıdır. Mevlânâ hayatı boyunca bir başka kişiliğe bağlanma, onunla özdeşleşme psikolojisini canlı tutmuş ve sonuçta giderek ağırlaşan manevî vesayet, onun faaliyet sahası-nı yalnızca düşünce üretimiyle sınırlı tutmuştur. Başka bir deyişle Mevlânâ, manevî vesayetin altında, kendi düşüncelerinden hareketle reel hayata dönük kurucu bir kişilik özelliği kazanamamıştır. Böyle bir durumu anlamak müm-kündür. Çünkü kurucu kişilikle vasî olan arasında, Mevlânâ"nın belki de hiç arzulamadığı kimlik çatışmasının ortaya çıkması kaçınılmazdır.

    Babası Bahâeddîn Veled"den itibaren Mevlânâ"nın bütün hayatını kuşatan vasî figürleri, tutarlı bir süreklilik gösterir. Babasının halifesi Seyyid Burhaneddîn, onun gençlik çağına damgasını vurmuştur. Şems-i Tebrizî ise Mevlânâ için âdeta benzersiz bir model oluşturmuş, daha sonra bağlanacağı ki-şiliklerde hep bu modelin yansımalarını görmüştür. Salâhaddîn Zerkûbî ve Çelebi Hüsameddîn, en azından Şems-i Tebrizî sonrasında Mevlânâ"nın hayatını dolduran bu türden kişiliklerdir. Sultan Veled, İbtidânâme adlı eserinde, babasının Salâhaddîn Zerkûbî"yi Şems-i Tebrizî"nin mazharı olarak bulduğunu kaydetmektedir. Diğer taraftan dikkati çeken nokta, Şems-i Tebrizî dışındaki vasî figürlerinin, mistik köken bakımından Mevlânâ"nın babası Bahâeddîn Veled"e bağlı bir geleneğin temsilcileri olmalarıdır. Mevlânâ bu geleneğin dışına çık-mamış, onun koruyucu kanatları altında aşk ve cezbe merkezli mistik kültürün yorulmaz bir işçisi olarak çalışmayı tercih etmiştir. Böyle bir tercihin karşısında, ondan kurucu kimliğe özgü faaliyet tarzlarını beklemek anlamsız olur.

    Mevlânâ bu tavrını oğlu Sultan Veled"e miras bırakır. Başka bir deyişle, etrafında kümelenen tasavvuf zümresi üzerindeki her türlü tasarruf hakkını oğluna değil, Çelebi Hüsameddîn"in şahsında bir vasî figüre devreder. Ahmed Eflâkî"nin naklettiğine göre, Mevlânâ hastalığı esnasında hilâfetin kendinden sonra kime geçeceği konusundaki bir soruya, Çelebi Hüsameddîn"i göstererek cevap vermiştir. Böylece Mevlevîliğin şekillenme sürecinde, tarikat öncesi yapının ürettiği son yönetici tipi olarak Çelebi Hüsameddîn tarih sahnesine çıkar.

    Sipehsâlâr"ın kaydına göre bu durumu Mevlevîler arasında pek hoş karşılamayanlar da vardır. Tıpkı Mevlânâ"nın Şems-i Tebrizî"ye bağlanmasını yadırgayanların ortaya koydukları sert tavrı, bu defa Sultan Veled"e yöneltenler, onun muktedir bir kişi olarak görmek isteyenlerin sesi yükselmeye başlamıştır. Ne var ki Sultan Veled, baba mirasına sahip çıkar ve İbtidânâme"sinde bu bağlanma psikolojisinin mantığını şöyle çizer:

    “Hüsameddîn babandan sonra uyulacak adam sensin, onun makamı sana düşer, çünkü senden daha ârif ve yol iz bilen yok dedi. Hayır dedim, babam ölmedi ki, o diri. Ölen, onun cesedi, maddî varlığı. (...) Ruhu ise Tanrı civarında bâkî. (...) Onun zamanında halifemizdin. Değişen bir şey yok. Önde de halifemiz sensin, sonda da. Muktedâsın, iki âlemde de şeyhsin. O gözü açık er bu makamı kabul etmem için çok ısrar etti, o makam senden başka kimseye yakışmaz dedi amma ben, riyâ ile değil, dille, gönülle çeşit çeşit yalvarıp yakardım, nihayet lûtfetti, sözümü kabul etti, umulan da müyesser oldu.”

    Sultan Veled"in kendi kaleminden çıkan bu anlatı, bize açıkça Mevlevîliğin daha bir süre vesayetle yönetileceğine ilişkin sağlam bir kanıt sunmaktadır. Sultan Veled, babasının vasiyeti üzere Çelebi Hüsameddîn"e teslim olduğunda tam 47 yaşındadır. 11 yıl Çelebi Hüsameddîn"in gölgesinde yaşamış, onun 1284"te vefat etmesiyle birlikte 58 yaşındayken bu defa Bektemüroğlu Şeyh Kerimeddîn"e bağlanmıştır. Bu şeyh hakkında yeterli bilgi yoktur. Ancak İbtidânâme"deki şu satırlar, onun Sultan Veled nezdindeki önemini ortaya koymaktadır:

    “Bektemüroğlu Kerimeddîn, zamanede seçkin velîdir. Bu devirde gönül sahibi odur, nefsini Tanrı uğruna kurban etmiştir. (...) Onu seven, ona dost olan kişinin işi, nihayet tamamlanır. Himmet ettiği er, Cüneyd ve Ma"rûf gibi yücelir. Onun sırlarını duyan anlar ki, o hürlerdendir. Dostum, bugün cihanda bize Hüsameddîn"in yadigârı odur.”

    Buradaki “Hüsameddîn"in yadigârı” ifadesinden, Şeyh Kerimeddîn"in Çelebi Hüsameddîn mensuplarından olduğu anlaşılmaktadır. Görüleceği gibi Mevlevî zümresi üzerindeki manevî otoriteyi, Mevlânâ ailesi dışındaki kişilerin temsil yetkisi devam etmektedir. Şeyh Kerimeddîn"in 1292 tarihinde vefat etmesiyle bu yetki doğrudan Sultan Veled"e geçer. Bu tarihte tam 66 yaşındadır.

    1292 tarihi Mevlevîlik için son derece önemlidir. Çünkü Mevlânâ soyuna mensup ilk yönetici olan Sultan Veled, Mevlevîlik adına bütün tasarruf hakkını eline geçirmiş, manevî otoritesini hakim kılmıştır.

    Mevlevî kültürü etrafında ilk tarikatlaşma hareketi, daha Çelebi Hüsameddîn zamanında başlamıştı. Mevlânâ Türbesi"nin inşası bu döneme rastlar. Türbe etrafında giderek genişleyen Mevlevî zümresi, burasını ileride tam teşekküllü bir dergâha dönüştürmek amacıyla çeşitli vakıflar kurmuşlar, elde edilen gelirlerle Türbe"de görevli hafız, mesnevîhân ve müezzinlerin ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Çelebi Hüsameddîn her Cuma namazdan sonra Kur"an ve Mesnevî okutmakta, ayrıca semâ meclisleri düzenlemektedir. Hiç şüphesiz bu faaliyetlerin gerisinde sistemli bir şekilde genişletilen güçlü bir vakıf organizasyonu vardır. Ahmed Eflâkî"nin kayıtlarına bakılırsa evkaf gelirleri, Çelebi Hüsameddîn"in kontrolü altındadır. Mütevelli kimliğiyle Çelebi Hüsameddîn, evkaf mahsulâtından gelen para ve nezirleri Mevlânâ"nın eşi Kera Hatun ile kızı Melike Hatun ve Sultan Veled"e ihtiyaçları nispetinde ayırmaktadır. Bundan anlaşılacağı üzere Çelebi Hüsameddîn, Mevlânâ ailesinin tam anlamıyla vasîsi konumundadır. Maddî ve manevî gücü kendi otoritesi altında toplamakla aile üzerinde de nüfuz kazanmıştır. 1292 tarihinden sonra makam postuna oturan Sultan Veled"in ilk işi, bu nüfuzun belli başlı kaynaklarını oluşturan maddî gücü, yani vakıf gelirlerini doğrudan Mevlânâ ailesinin kontrolüne sokmak olmuştur. Bu kontrol süreci hiç şüphesiz siyasî otoriteyle yakın ilişkilerin kurulmasını gerektirir. Nitekim onun Selçuklu ileri gelenlerinden Muineddîn Pervâne, Fahreddîn Sahib Ata ve Sultan Rükneddîn Kılıç Arslan ile yakın ilişkisi vardır. Bu ilişki ağı, kurulmakta olan Çelebilik makamının da siyasî otorite karşısındaki meşruiyetini sağlamıştır.

  3. #3
    Üyelik tarihi
    16.Mart.2011
    Mesajlar
    1,602

    Cevap: Bir Osmanlı Efendisi’nin Çizdiği Çelebi Tipi


    Bir Osmanlı Efendisi’nin Çizdiği Çelebi Tipi

    Prof.Dr. Mine Mengi
    Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
    Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi.


    Günümüzde de görgülü, kibar, zarif insan, bey, beyefendi karşılığı kullanılan çelebi kelimesinin dilimizde kullanımı oldukça eskilere gitmektedir. 14. yüzyıldan itibaren şehzadeler, padişah nedimleri, Divan-ı Hümayun katipleri, şair ve müellifler vb. gibi daha çok okumuş yazmış, bilgili, kültürlü kimseler için “çelebi”nin unvan olarak kullanıldığını kaynaklar kaydediyorlar[1]. Nitekim I.Murad ile Fatih dönemleri arasında Osmanlı şehzadelerinin çelebi unvanını taşıdıklarını biliyoruz. Ayrıca, Mevlânâ soyundan gelenlere, Mevlevi şeyhlerine Mevlevilik geleneği içerisinde çelebi denildiği gibi Bektaşilikte de Hacı Bektaş-ı Veli soyundan olan erkeklere çelebi dendiği bilinmektedir. Hatta kaynaklarda belirtildiğine göre özellikle Osmanlılar’ın son dönemlerinde soylu Hristiyanlar da bu unvanla anılmışlardır.

    Zaman içerisinde molla, seyyid, bey, efendi, beyefendi vb. unvanları karşılayan kelime, unvan olarak kullanımının yanısıra geçmişten günümüze toplumda aranan, istenen bazı ortak değerlere sahip örnek insan tipi olarak kültür tarihimizdeki yerini almıştır. Tarih içerisinde daha çok Osmanlı toplumundaki sosyal statüyle bağlantılı kullanımının yanısıra çelebi, edebiyatta da aşina olduğumuz bir kelimedir. Eski edebiyatımızda, şuara tezkirelerinin kendilerinden çoğu zaman “şi’r ü inşâda sâhib-i iktidâr”, “şi’r ü inşâya pür-iktidâr” ve “tırâzende-i safha-i itibâr”, “beyne’l-emsâl şöhret-şi’âr” vb. kalıp ifadeleriyle söz ettikleri çelebi unvanlı epeyce kalem erbabı vardır. Âşık Çelebi, Kınalızade Hasan Çelebi , Kâtip Çelebi, Evliya Çelebi, Çelebizade Âsım, Ahi Çelebi bunlardan hemen aklımıza gelenleri... Kaynak eserlerde özellikle tezkirelerde haklarında bilgi verilen çelebi unvanlı söz konusu kişilerin ortak özellikleri şair ve müellifliklerinden, âlimliklerinden başka dönemlerinde saygın kişilikleriyle itibar kazanmış olmalarıdır. Bu yazımıza konu olan aşağıdaki beyitlere gelince: Sâlim Efendi’ye ait söz konusu aşağıdaki beyitlerde ise çelebi, daha genel anlamda, dönemin örnek insan tipi olarak çizilmektedir.

    Beyitlerin sahibi 18. yüzyılın tanınmış tezkirecisi Mirzâzade Mehmed Sâlim ’dir. Sâlim , tezkireciliğinin yanısıra, aynı zamanda divan sahibi bir şairdir. Dîvân’ında bulunan “Fahriyye” başlıklı mesnevi şeklinde yazdığı manzumenin bir bölümünü döneminin çelebi tipinin tanıtımına ayırır. Sâlim, anılan bölümde döneminin toplumunda olan bazı sosyal değişimlere ve bu değişimler doğrultusunda ortaya çıkan değer yargılarına da ışık tutarak çelebi insan nasıl olmalıdır? sorusuna cevap arar. Şair anılan bölümde söze, şehirli ile taşralı karşılaştırması yaparak başlar.

    Döneminde toplumu meydana getiren sosyal sınıflar arasında fark kalmadığını, seçkin insanla, sıradan insanın birbirine karıştığını, sıradan insanın da soylu gibi görünmeye özendiğini dile getirerek konuya girer.

    Öyle bir hâle girdi kim dünyâ

    Fark olunmaz e’âli vü ednâ



    Dün gelen taşradan yeni türkler

    Eski mahdûm-ı şehre dahl eyler


    Erguvânî giyip libâs-ı cedîd

    Hep mehâdîme etmede taklîd



    Hara etmekle pûşiş-i dîbâ

    Anı hâşâ ki eylemez zîbâ



    Hele ne hâl ise gam-ı etrâk

    Âh illâ ki ba’zı bî-idrâk


    Bilmeyip haddini yine hâşâ

    Çelebiyim deyü eder da’vâ



    Kendi dîv-i sefîde benzer iken

    Cehl ile böyle dûn-ahter iken



    Bilmeyip kendini yine bâtıl
    Çelebi denmege olur mâ’il[2]

    Sâlim Efendi’nin buraya kadar söylediklerinden, dönemin Osmanlı toplumunda Anadolu’dan İstanbul’a olan göç sonucu, İstanbullu ile taşralının, daha doğrusu şehirli ile köylünün karşı karşıya geldiğini, taşralının şehirli gibi olma, onu taklit etme yoluna gittiğini ve bu gelişmeden şehirlinin rahatsız olduğunu öğreniyoruz. İstanbul’da doğup büyümüş bir Osmanlı bürokratı olan Sâlim, taşralı yerine, taşralı anlamında kullandığı Türklerin, İstanbul efendilerini giyim kuşamlarıyla taklit ederek, şehrin eski efendileriyle karışmalarından hatta onların yerine geçmelerinden yakınmaktadır. Ancak, şairi rahatsız eden en önemli husus taşralının şehir insanının giyim kuşamını taklit etmesinden çok çelebi olmaya özenmesidir. Çünkü çelebilik şehre, şehirliye özgüdür. Hatta çelebi olmanın belki de ön koşulu şehirli olmaktır. Şair, beyitlerin devamında gerçek çelebinin tasvirini ise şöyle yapar:

    Çelebi lâgar u latîf ister

    Tab’ı âyînesi nazîf ister



    ‘An’aneyle olup kibâr-zâde

    Söylene hep zekâsı dünyâda



    ‘İlm ü fazl u fünûn-ı vâlâya

    Hatt u imlâ vü şi’r ü inşâya



    Kudreti zâhir ola ser-tâ-pâ
    Eyligin söyleye bütün dünyâ



    ‘İlm ü tedrîse eyleyip gûşiş
    Hakkı dâmenle etmeye pûşiş

    Yukarıdaki beyitlerde, öteden beri Osmanlı toplumunun çelebi olmanın gereği saydığı temel değerlere dikkat çekildiği görülmektedir. Çelebilik soylu olmayı gerektirir; gelenekle kazanılır; ince, nazik, zeki, iyi eğitilmiş, kalem erbabından, olmasının yanı sıra, çelebi insan dürüstlüğü ve iyiliği ile tanınmıştır. Mirzâzade Mehmed Sâlim , ayrıca değişen toplum şartlarının getirdiği yeni değerleri de çelebiliğin hasletleri arasına katmıştır. Örneğin, çelebi har vurup harman savurmamalı tutumlu olmalıdır; eğlenceye, zevke fazla düşkün olmamalı, borç yapmamalıdır. Memuriyeti sırasında adil davranmalı; haktan, haklıdan yana olmalıdır. Eğitimsizlik, hele cehaletle şöhret kazanmak Sâlim Efendi’nin dönemindeki sahte çelebilerde kınadığı en kötü vasıftır.

    Olmaya her hevâsına meftûn

    Tâ sefâhatla olmaya medyûn



    Var iken bir libâs-ı müstesnâ

    Borc ile iki etmeye ammâ



    Halt edip ol ziyâde haddinden

    Borca batar dahı müderris iken



    Sonra mansıb alunca ol azlem

    Gele dâd u şikâyete ‘âlem



    Dâda dîvâna geldiginde bular

    İsmini kim bilir nice derler

    ..............

    Hazm ederdim bunu ne hâl ise ben

    Dâd ammâ ki ba’zı câhilden



    Belli olmuş iken ‘ayârı anın

    Câhil ü cehl iftihârı anın

    Söz böylece uzayıp gitmektedir. Ancak görüldüğü gibi beyitler, yeni toplum şartlarına göre yeniden yapılanması istenen çelebi insanın tanıtımıyla birlikte dönemin toplum yapısındaki bazı sorunlara da ışık tutmaktadır. Ekonomik sorunların yaşandığı, adalet mekanizmasının gerektiği gibi çalışmadığı, cehaleti şiar edinmiş sahte çelebilerin türediği bir dönemdir. Sâlim Efendi’nin yaşadığı dönem...Sosyal ve ahlâki değerlerin isteneniyle istenmeyeni birbirine karışmıştır. Anadolu’dan İstanbul’a olan insan göçüne dolaylı olarak dikkat çekilmiş ve göçle birlikte değerler karmaşasının ön plana geçtiği, bir bakıma dönemin örnek aydın tipi olan çelebinin tanıtımı sırasında dile getirilmiştir.

    Öte yandan, hemen her toplumda ve her devirde görülen şehirlinin köylüye tepeden bakması, onu küçümsemesi, taklitçilikle suçlaması Sâlim Dîvânı’nda da karşımıza çıkar. Ancak burada, verilen beyitlerde de açıkça görüldüğü gibi şairin kınamasının taşralı, köylü anlamında kullandığı “türk”e yönelik olduğunu bir kez daha belirtelim... Sâlim Dîvânı ’ndaki beyitler dikkate alındığında günümüz aydınlarından bir kısmının düşündüğü gibi “Etrâk-i bî-idrâk” sözünün Osmanlı’nın Türk ırkı için kullandığı bir tavsif olmadığı, bu tavsifin farklı anlaşılması gerektiği ortaya çıkar.

    Dergâh, Kasım 1995


    [1] W. Barthold , Çelebi mad., İsl.Ans., III, İst.1988,s. 369 vd.

    Mehmet İpşirli, Çelebi mad., T.Diy.Vak.İsl.Ans. ,VIII, İst.1993,s.259

    Mehmet Zeki Pakalın, Çelebi mad., Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü , I, İst.1993 s.342 vd.

    [2] Çelebi insan tipinin tanıtıldığı beyitler, Mîrzâzade Mehmed Sâlim Dîvânı , haz. Adnan İnce, Ank. 1994, (Tetimme Der-Beyân-ı Nefsü’l-Emr,s.176-178)den alınmıştır.

Benzer Konular

  1. Evliya Çelebi ve Anadolu Ağızları
    Konu Sahibi ahbar Forum Türk Dili ve Edebiyatı Genel İçerik
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 16.Mayıs.2011, 05:44

Bu Konu için Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •